Sosyal

Sayfalar

YUVARLAK DÜNYANIN DİKDÖRTGEN HAYATLARI

Fotoğraflar gibi saklanası anlar yaşıyorduk eskiden. Şimdi fotoğraflanası anların içinde olabilmek için kayboluyor gibiyiz. Bu güzel ânı hatırlayalım diye fotoğraf çekerken, burada fotoğraf güzel oluyor diye yapmacık bir an yaşamaya  başladık ve bu sunilikten ürküyorum. Ânı yaşayan kimse kalmadı, hatta kimsenin anı biriktirecek kadar hakiki kimsesi de kalmadı diye düşünmeden de edemiyorum sıklıkla. Sanırım kıymetli olanın ne olduğu konusunda herkesin oldukça kafası karıştı ve en nihayetinde de kıymet, olmayacak şeylere kaldı: En kötü kitaplara, en vasıfsız insanlara, en anlamsız söylemlere, en boş işlere… 

Kötünün, kaosun, tartışmanın, vasatın yükselişe geçtiği ve iyi niyetle yola çıkanların susuz kaldığı bir devir geçiyor gözlerimizin önünden. Ve alkışlanabilmek uğruna durumu daha da vahim hale getirenlerle çevrelenmiş durumdayız. Kimsenin kimseyle kıyaslanmadığı bir toplum içinde tehlikeli olmayan her şeyin; herkesin herkesi fazlasıyla umursadığı bir yerde rotasını nasıl da vahim bir yola döndürdüğünü kavrıyoruz. Bir kısmımızın -bu anlamsız tablo karşısında kendini kaybetmemenin gururunu yaşamak şöyle dursun- farkındalıklı olmanın ne kadar hastalıklı bir şey olduğunun üzüntüsüyle huzursuzlandığı da aşikar. 

Ben de, böyle gerçekçi gözlerle etrafıma odaklanınca ve “kıymetsiz kıymetlilere” gözlerim fazlasıyla takılınca Oğuz Atay gibi “Ne işim var bu dünyada benim?” serzenişleriyle köşeme çekiliyorum aniden. Bu sanal dünyanın dönüşünü, uzay boşluğuna açılan penceremden izliyorum uzunca süre. Yani çemberin içinden dışına adımlıyorum hızlıca. Kendime yetmek, kendimi iyi etmek ve üretmek için; dünyamı güzelleştirebildiğim, kendimi zenginleştirebildiğim kadar derine çekiliyorum. Hâlâ mahreminin bozulmasına izin vermediğim yegane hayatımın, bir yerlerinden çekiştirerek genişlemesini, genleşmesini ve düzgünleşmesini sağlıyorum. Küçücük bir telefon ekranındaki dikdörtgen hayatları gözlemleyerek geçirmediğim günlerimi çoğaltıyorum. İyi geliyor. 

Okuyorum bolca, kendime notlar çıkarıyorum. Yazıyorum da ara sıra, ama yine kendime oluyor satırlarım. Ekmek yapıyorum mesela, fırından gelen ekmek kokusunun ne kadar iyi hissettirdiğini, yaşayarak öğreniyorum. Çalışma odası evin beyni, mutfaksa kalbiymiş gibi geliyor ve tıpkı hayat gibi ikisinin arasında mekik dokuyorum. Sevdiğim her şeye ve herkese usul usul ve uzun uzun vakit ayırıyorum. Yalnızca en iyi filmler için vaktimi harcıyorum, en anlamlı sohbetlere kulak kabartıyorum ve en yeri dolmaz insanlara hayatımı açıyorum. Çiçeklere, ağaçlara denize ve göğe bakıyorum sıkılmadan. Renklerimi doğadan alıyorum. Tüm kötü hislerden kendimi arındırıyorum bile isteye. Yürüyorum bol bol, hem dışarıda hem kendi içimde. Etrafımı izliyorum yeni gözlerle, bakış açımı değiştiriyorum her sabah, başka bir manzarayı daha keşfedeyim diye. Her gece yatarken o gün kendime ne kattığımı soruyorum. Hem sorgu yargıcı hem sanık oluyorum o soruyla. Bir şey kazanmadığım hükmünü verdiğim gece, uykuyla bedelini ödüyorum ve sarı bir ışığın altında kitaplara sığınıyorum. Yeni kitaplar, şiirler, şarkılar ve kahramanlar da keşfediyorum böylece. Sevmenin başka başka hallerini öğreniyorum. 

Sümerler’den bugüne birçok düşünce ve yaşam biçimini görüyor, tüm insanlığın ortak kaderini bir dedektif gibi çözmeye çalışıyorum. Tarihin anlattıklarına, felsefenin aktardıklarına ve sanatın anlamlandırdıklarına kafa yoruyorum. Kendime çıkarımlar yapıyorum, sonra üzerine istersem bir de kurabiye yapıyorum mutfağa geçip bilgece. Kedilerle sohbet etmenin ulvi bir yanı var, en çok da bunu yapabildiğim için kendimle gurur duyuyorum. Evimin etrafında çöpten beslenen bir varlık olmaması için elimden geleni yapıyorum zaten olması gerektiği gibi. Kimsenin ne giydiğini bilmeye gereksinim duymadan kendi zevkimce alışverişe çıkıyorum, kendi doğrularımı bulmak için araştırıyorum yiyeceklerimi ve yaşam alanımda kendi dekorumu oluşturuyorum. Herkesin, başkalarının gözünde önemli olduğunun altını çizmeye çalıştığı bu çılgın dönemde, bu yanılgıya düşmemek gerektiğini kendime sık sık hatırlatıyorum. Tek başına değilim bu hayatta elbette ama herkes en nihayetinde tek başınadır diye düşündüğümden, kendi kendime yetmenin yollarını arşınlıyorum işte. Kendimden gerçek bir dünya yaratıyorum tüm benliğimle, zaten olması gerektiği gibi.  

Fakat mecburen, bu rutini bozmak gerekiyor bir gün. İyileştiğinde hastaneden çıkan hastalar gibi, beni ürküten her şeyin içimdeki dengesini nihayet sağladığım gün, dünyanın yer çekimine kapılırcasına pencereden uzanıyor zarifçe boynum. Ama öyle yabancılaşmış oluyorum ki dünyaya, elimi uzattıkça hem yakınımda hem uzağımda kalıyor her şey. Herkesin kendini çokça önemsediği; kendi fikrini, zevkini, kıyafetini, yediğini, içtiğini, yaptığı her eylemi gözler önüne serdiği bu tüm dikdörtgen hayatlara karşı mesafeli duruşumu engelleyemiyorum. Uzak olsun her şey ve yakın olayım kendime istiyorum çoğunlukla. Ya da kendine ve kendime yakın olanlarla dolsun etrafım ve dünyayı orası sanayım istiyorum. 

Bir şey insanın sadece kendi elinde değilse, istemenin yetersiz olduğunu da biliyorum elbette. Bu sebepten belki, çemberin içindeyken bile gözlerimi, aklımı çokça da kalbimi dışına gönderip nerede olmamak, nerede durmamak gerekliliğini görüyor, biliyor, hissediyorum. Ve uyguluyorum da. Tüm bu garipliğin ortasında olduğumun bilincinde, kendi kıymet listemi özgürce elimde tutmayı ve her şeye karşı sıcak bir mesafede durmayı böylece başarıyorum. 

Zerdüşt’ün dediği gibi, dünya dediğim şeyi önce kendim yaratıyorum, kendi aklım, kendi imgem, kendi istemim ve kendi sevgimle şekillendiriyorum onu. Hem zaten dünya dediğimiz şeyin de aslında bu olduğunu kavrıyorum. Evrenin içinde ne kadar yer kaplıyorsa dünya, dünyanın içinde o kadar minik bir yer kaplıyoruz biz de nihayetinde ve her birimiz kendi küçük gezegenimizi yaratıyoruz. Ya da şöyle denilebilir: Herkesleşmenin arttığı ve renkliliğin solduğu, üretilen her şeyin birbirine benzediği, nefretin ayyuka çıktığı, herkesin kelimeleriyle kötü enerjisini akıttığı bir dünya yarattık avucumuzun içinde. Şimdi de, başarabilenler olarak, kendi dünyamızı ondan sakınmaya çalışıyoruz.

Çünkü her zaman umut var dünyayı kurtarmak için ama insanın önce kendi dünyasını kurtarmasından geçiyor bu. Biliyoruz. Tıpkı incelikli düşünmek için ilk ve tek şartın düşünebiliyor olmaktan geçtiği gibi. 

Ve itiraf etmeliyim ki bu ikisi birbiriyle çok güçlü bir şekilde ilintili. 

Yorum Gönder

2017 @ fufuokur / TÜM HAKLARI SAKLIDIR. SİTEDE BULUNAN İÇERİĞİN KOPYALANMASI, İZİNSİZ YAYINI VE PAYLAŞIMI YASAKTIR. / Tasarım: K.S