Sosyal

Sayfalar

SON KEZ VE UZUN UZUN MERHABA


ŞUBAT

Hikâyeye göre; karıncanın, sıcacık evinde ziyafet yaptığı kış aylarından birindeyiz, kapısında ağustos böceği -tüm yaz şarkı söyleyerek tembellik yaptığından- bir miktar derbeder, fazlasıyla aç ve tir tir titrer halde... Batıda, kışa kar karışmadığından henüz, adalet yerini çok bulamamış, fakat doğuda, sanırım hikâye tıkırında ilerlemekte ve durum böyle olunca ağustosböcekleri arasındaki adaletsizlikten de başka bir hikâye gelişmekte!
Diyebilirdik. 

Fakat asıl hikâye bu değil...

Ağustos böceği, yaza doğru çıkıyor yumurtasından ve biraz sonra kanatlanıyor tırtıl gibi. Gebe kalıyor dişiyse ve yumurtalarını ısıtmak zorunda olduğundan, bol güneş alan bir ağaç dalına tutunuyor sımsıkı. Sırtında halkaları var, birbirine sürtüyor onları. Çünkü: Güneş olmadığında sıcak tutuyor bu sürtünme yumurtalarını. Ne var ki yumurtalar olgunlaştığında kış çoktan yaklaşmış oluyor, annenin çabası ve yorgun düşen vücudu ağaca takılı halde, rüzgarda savrulan boş bir kabuğa dönüşüyor. Yani kış kapıya dayandığında, bizim de karıncanın kapısına dayandığını sandığımız ağustos böceği, bu dünyadan zaten çoktan göçmüş oluyor.

Asıl hikaye işte bu: 

Şarkılar söyleyerek yazı geçirdiğini sandığımız ağustos böceğinin, aslında yaratmak uğruna tüm ömrünü heba eden, var etmek için kendini yok eden bambaşka bir hikâyenin kahramanı olması. 

Hikâyeler içinde bambaşka hikâyeler saklıyor böyle, hayat gibi... Yalan nerede bitiyor, gerçek nerede başlıyor bilemiyor insan. Anlatılanın içine gizleniyor o başlangıç ve bitiş çizgisi, işte o da bir tırtıl gibi, ancak görebilenle kanatlanıyor. 

Kışın içinde yaz yaratalım. Denizin ortasına kurulalım hayalimizde, üzerimize kar değil yıldız yağsın kış günü. Başımızda masal kuşları cıvıldasın ve dalga sesleri karışsın kelimelerimize. Biz hikâyelerin içinden masallar çıkaranlardan olalım. Kış uykusundan uyanmak için güneş toplayalım gökyüzünden gündüzleri. Ve geceleri yağan yıldızların birazını birleştirip ay yapalım masalın birine, kalanını denize atalım yakamoz olsun.    

Biz, hem sofrasını donatan karınca gibi çalışkan hem de gerekirse var etmek için ömrünü heba etmeye hazır olan ağustos böceği olalım. Kış soğuğunda yaz sıcağıyla ferahlatalım içimizi. 

Her daim içini ferahlatmayı bilenlere
MERHABA. 



MART

Yunan Mitolojisine göre, Demeter’in kızı Persephone bir gün güzel kokulu çiçeklerin arasında dolaşırken, Yeraltı Tanrısı Hades onu görür ve kaçırır. Aşık olmuştur çünkü Persephone’a. Demeter, kızından ayrı düşünce, aniden hastalanır, tüm coşkusunu yitirir. Onun kalbindekilerle birlikte doğadaki tüm çiçekler solar, ağaçlar kurur, böylece doğa da bir anne kalbinin hüznünü giyinir. Bu duruma çözüm arayan Zeus, Hades’e Persephone’u geri getirmesini söyler. Hades bu! Tamı tamına kabul eder mi hiç emri? Orta yolu bulur kendince ve sadece yılın üçte ikisinde, sevdiği kadın Persephone’u yeraltından yeryüzüne, annesinin yanına yollama kararı alır. Anne kızın kavuşmasıyla, doğa aniden çiçeklenmeye başlar. Yeryüzüne mis kokan bir bahar havası gelir. İşte bahar biraz da bu yüzden, kavuşmaların mevsimidir. 

Çiçeklenişin, tazelenişin, özlemleri bitirişin, uyanışın, ferahlığın, aşkın, kıpırdanışın, yürüyüşün, insanın içinin içine sığmayışının kokusu var havada. Kitapları alıp bir deniz kenarına yol almanın, gölgeden kaçıp güneşin kucağına oturmanın, kara bulutları dağıtmanın, kalbe iyi geleni bulmak için yollara koyulmanın mevsimi geldi. Badem ağaçları Demeter’in sevincini anlatıyor, erik ağaçları, mimozalar, nergisler... Şeftaliler çiçek açtı, şeftalinin kendinden güzel. Daha ne olsun? 

Kadınlara, kedilere, bahara döndük yüzümüzü ve çıkarıp attık kalbimizin karasını. Boncuk mavi, yaprak yeşil, güneş sarı ve biraz da dinginliğin moruna boyadık manzaramızı. İçimiz heveslenmeye aç, çiçeklenmeye hasret, sevgiye hiç doymaz çünkü.

Birlikte bahar olalım, birlikte baharı daha da coşturalım. Birilerine bahar olmak, birilerinin baharımıza bir çiçek daha uzatmasını dileyelim. Aşık olalım, kadın olalım, erkek olalım, insan olalım, çocuk olalım. Çünkü insan sözcüklerle her şey olabilir, birlikte buna şahit olalım. 

Sözcüklerin en efsunlu haliyle, hem ilkbahara hem de kalbinde her daim bahar olanlara
MERHABA.



NİSAN

Bütün istasyonlar kalabalık, istasyondaki bütün sarılmaların kalbi kırık. Özlemenin ilk ateşi gibi yanağa konan öpücükler, biraz solgun biraz da buruk ve sevdiği üzülmesin diye zorla gülümsemeye çalışan bir ifadede tüm yüzler, fakat gözler sönük. 

İnsanın aşkına, kardeşine, anasına, babasına, dostuna virgül koymak zorunda olduğu yılların hatırasıdır bütün istasyonlar. Hızla gidilemeyen evlerin, bir tuşla aranamayan sevgilinin, sıcak bir tas çorbanın bile hasretinin duyulduğu, bin bir ayrı hikâyeyi barındıran kitaplarla dolu bir sahaftır. Kime baksan hüzün, nereye dönsen ayrılıktır. 

Ve kavuşmadır istasyonlar. Elin, özlenen ele değmesi ve sımsıkı tutmasıdır. Valizi zorla kucaklayana, kahkahalarla sarılmadır. Giderken hüzünle gülümsenen o yüzden, sevinçle gözyaşlarının saçılmasıdır. 

İstasyonlar bitiş, istasyonlar başlangıçtır…

Fakat:
Biz istasyonları anlayabileceğimiz yılların çok ötesindeyiz artık. Ayrılıkların, aşkların kavuşmaların, özlemlerin hızlıca tükendiği, kayıp zamanın ortasında bir yerlerde. 

Aşkın en güçlü halinin bir kitap olarak başucumuzdaki komodinde durduğu, özlemin en derin halinin arasında bir ayraçla masamızda uzandığı, istasyon hikâyelerinin odamızdaki raflarda dizildiği… Sözcüklerle duyguları daha içten anlamaya çabaladığımız, işin aslı “gerçek” duygusu eksik olan bir çağdayız.

Sabahattin Ali gibi sevmeyi hissetmek için kitaplara sığınıyoruz misal. Sabahattin Ali gibi sevmeyi hissediyor muyuz bilinmez ama farkına bile varmadan Sabahattin Ali’yi seviyoruz işte. “Gerçek” duyguya yakınlaşıyoruz böylece biraz. Sözcükler birer duygu anahtarı elimizde, tüm eksik yanlarımızın kapılarını açıyoruz. Açtığımız her kapı, bize yeni sözcüklerle dönüyor, okumak yetmiyor, yazıyoruz. Yazmak da yetmeyince yaşarız belki diye tüm umudumuz. İnsan en çok “gerçek” bir yaşama aç, tüm gayemiz bundan deyip kadehlerimizi tokuşturuyoruz. Edebiyatla zamanımızın istasyonunu kuruyoruz en müşterek heveslerde. Vakit neymiş, çağ bizi nereye sürüklemiş umursamıyoruz. İçimizde bambaşka hayatların öğretileri, bambaşka aşkların hikâyeleri, bambaşka düşüncelerin ifadeleri ile rotamızı çizip kendimize doğru yolculuğa çıkıyoruz. Yol da, yolcu da, giden de, kalan da kendimiz oluyoruz.

“Bir insana bir insan herhalde yeterdi, fakat o da olmayınca?” diye soruyor Sabahattin Ali.

Cevap veriyorum: Edebiyat var, kitaplar, sözcükler…

Fakat yine de “gerçek” bir tebessüm bunca güzelken ve insanın acısına bir selam bile yeterken;

Hem özleyene hem özlenene
MERHABA.



MAYIS

Keşfedilmeye aç en büyük dünya, insanın kendi içinde gizli. 

Ayak basılmamış cesaretler, limanına uğranmamış hayaller, kuytulara gizlenmiş korkular, farkına varılmamış mutluluklar… Yarım kalanlar, eksik olanlar, gidenler, kalanlar ve hiç yerinden ayrılmayanlarla dolu, hem tenha hem kalabalık bir dünya her insanın içi. 
Her insan kendi içinin gezgini.

Uçurumlarla dolu tehlikeli yollara sapmak da var bu yolculukta, kır çiçekleriyle dolu bir bahçede yuvarlanmak da... Acımasın diye acımasızlığı hatırlatan bir dost gibi zihin, kötüyü haberdar eden bir kâhin gibi sezgi ve sevgisini eksik etmeyen bir anne gibi kalp de içimizdeki mola yerleri. 

Olmayanı, sevmeyeni, üzeni, ayağımıza taş değdirmeyeni, nedenleri, niçinleri, ne zamanları, kimleri kimleri doldurduğumuz bir valiz var elimizde ve kimse yok yanımızda. Tek bir soruyla marşa basıp yolculuğu başlattığımız, aynı anda da, denize atlama hızıyla derinlere vardığımız bir garip dünyayız. Kendimize ne uzak ne yakınız. Kendimize hem uzak hem yakınız. Tutsak yakalayacağız yakamızı, bıraksak bir daha bulamayacak kadar kaçacağız kendimizden. 

Ve işte böyle kendi içini kaçıran insanlarız bazen. Dışarıda akıp giden yaşama kanıp, büyülü dünyayı keşfetmekten kaçan, kendinde soluklanmayı başaramayan, yalnızlıktan ödü kopan… Karşısındakine bin türlü soruyu ardı ardına sorarken, kendine doğru anda, doğru soruyu sormaktan kaçınan insanlarız. 

Fakat:
İçinde değerli bir inci olduğundan habersiz, okyanusun merakında olan istiridye olmayı reddedip içimizdeki inciyi eteklerimizden savuracak güçlere ihtiyaç duyduğumuz bir an da geliyor elbet. İşte o vakit, edebiyata sarılıyoruz, felsefeyle donanıyoruz da kendi kendimizin keşfine çıkıyoruz. Anlamlarla donatıyoruz dört bir yanımızı. Sorular sorup, daha soru işaretini koymadan cevabı hazırlayacak kadar hevesli oluyoruz. Kelimelerle duygulara ifade, ifadelerle kelimelere can katıyoruz. İnsan, olmak isteyince ne olabilirse, o oluyoruz.

Çünkü biliyoruz: İnsanın kendine doğru arşınladığı her adımın anlamı büyük. 
Sorular, sorgulamalar, anlamlara ulaşmak için verilen çabalar mühim. 

Bunun bilinciyle, bunun bilincinde olan herkese
MERHABA. 



HAZİRAN

Kavramların karmaşasına düştük, çıkamıyoruz. 

Saygı istiyoruz ama kimseye saygı duymuyoruz. Özgürlük istiyoruz ama kimsenin özgürlük hakkını tanımıyoruz. Sevilelim istiyoruz ama çıkarsız sevmeyi beceremiyoruz. Siyahsak tüm dünyayı bir fırça alıp karaya çalmak, beyazsak tüm dünyayı bir leğene koyup çitilemek istiyoruz. Her şeyi ve herkesi olduğu gibi kabul etmek bir yana, sebepsizce küçümseme haddini kendimizde fütursuzca buluyoruz. Herkesle ilgili fikrimiz, her şeyle ilgili bilgimiz mevcut, fakat iş kendimize gelince sağır ve kör oluyoruz. 

Hal böyle olunca; insanın kendiyle olması gereken kavgasının yerini, insanın insanla kavgası devralıyor. Mutsuz olan mutluya, güçlü olan zayıfa, dişli olan sessize saldırmakta hiç sakınca görmüyor. Oysa, insan hem mutlu hem mutsuz, hem güçlü hem güçsüz, hem dişli hem sessiz bir varlıkken halihazırda, bu kaotik yapısını unutup bir kalıba sürükleniyor ve o kalıbın kurallarına uymaya başlıyor. Böylece; onlar, bizler, sizler olup parçalara ayrılıyoruz…

Hayatın çoktan seçmeli sorular silsilesinde, herkesin kendince bir şıkkı tercih edip doğru saydığını, kimsede cevap anahtarının bulunmadığını, doğruyu ve yanlışı ölçen hassas bir terazi olmadığını da sıklıkla unutuyoruz.

Fakat: Her şeye inat, vicdanın ve insanlığın izleri hâlâ keskin. Sanık ve tanığın yer değişebildiği empati mahkemesi tüm heybetiyle içimizde mevcut. Kalbimizdeki adalet çanları pas tutmadı, hâlâ çalıyor. Merhameti en sevmediğimize sunabildiğimizde, saygıyı kendimize benzemeyene duyabildiğimizde ancak insanlığımızı hatırlayacağımız kodlarımız, genlerimizde yazılı. 
Fark etmesek bile, bir kitapta hatırlıyoruz ansızın bunu. Bir tabloya bakarken görüyoruz, bir müzik içimizdeki duyguların tümünü ayağa kaldırmaya yeterken, okurken, yazarken veya severken tüm benliğimizle hatırlıyoruz. 

Sözün özü:
Ağızdan çıkınca kuş, kalemden çıkınca kanıt olur kelimeler. Düşüncelerin dönüştüğü, insanın değiştiği bu çağda ise, insanı anlamaya ve anlatmaya ne kuşlar ne kanıtlar yeter. Artık, sadece edilen sözlere, yazılan cümlelere değil biraz da insanın kendi içine bakması gerekir. Vakit, yargıları çöpe atmanın, saygıyı kuşanmanın, anlamaya çabalamanın, uyanmanın ve birbirimize sevgiyle uzanmanın vaktidir. Kendi içimizdeki derin kuyuya bir “Pan çığlığı” savurmanın ve kötü olan ne varsa kovalamanın vaktidir. 

O çığlığı edebiyatla savurana, o kötülüğü edebiyatla kovana 
MERHABA.


TEMMUZ

Ahşap bir iskeleye kendimizi zincirlemek istediğimiz mevsimin tam ortasındayız. Gözümüze mavi batsın, güneş aklımızı başımızdan alsın, yeşil içimize huzur doldursun diye yollara döküldüğümüz en güzel günler kapıda. En samimi akşamüstü sohbetleri, en cıvıltılı sabah saatleri ve en kahkahalı balkon gecelerine rezervasyonlarımızı yaptırdık. 
Yazın en derinine inmeye hazırız. 

Valizleri bir türlü seçemeyeceğimiz kıyafetlerle doldurmak, nereye gidileceğinin kararına varamamak, hangi denizin mavisinin daha mavi olduğunu tartışmak, sivrisineklerden dert yanmak ve “esmiyor” diye havaya bir sitem sallamaktan helak olacağımız dertli günlere de bir adım uzaktayız. En nihayetinde “Aman tek derdimiz bunlar olsun” diyerek tüm düşünceleri tatlıya bağlayacağımız, yazın sonuna kadar da bu sarı sıcak kıvamdan ayrılmayacağımızın içten içe de elbette farkındayız. 

Yanımıza kitap almayı unutmayacağımız, kitabın sayfalarına tuzlu sudan buruşmuş parmaklarla iz bırakacağımız, aralarına girmiş incecik iyot kokan kumlarla belki de bir kış gecesi kitaplık düzeltirken hayallere dalacağımız, zamansız anı biriktirdiğimiz en tatlı tatil zamanlarındayız. 
Ne güzel.

Fakat öte yandan:

Kişisel dertleri rafa kaldırmayı başarsak da, kötüye giden her ne varsa görmezden gelemeyeceğimiz bir vicdan yükümüz de yok değil. Yaz, sadece kendi sıkıntılarımızı erteleyebilme mevsimi... Kitlesel sorunlara çare olamamanın kusurunu içinde barındırmayan tek bir mevsim yok. Gökyüzünün pırıl pırıl olduğu günler, sadece gözümüzü kamaştırdığından dolayı güzel. İyiliğin sarhoşluğuna kanıp gözlerimizi kötülüğe kapatmamamız gerektiğini bilmenin huzuru ise hiçbir mevsimde yok. 

Bu yüzden; okumanın, yazmanın, görmenin ve anlamanın yollarını arşınlamaktan vazgeçmemenin de en doğru zamanlarındayız. En aydınlık sabahlarda bile karanlığı gören ve karanlık için çabalamaktan vazgeçmeyen insanlardan olmak zorundayız. Zâlimliği boğan âlimlikten uzaklaşmamak, kalbimizle görmemizi sağlayan sağduyudan kaçmamak, ideolojilerimizin temelini sevgiyle oluşturmak gibi birkaç önemli ve aslında küçücük ayrıntıyı asla atlamamalıyız. 

Güneşin, aklımızı başımızdan alırken, vicdanımızı ve anlamlara odaklanan kalbimizi ele geçirmesine izin vermeyeceğimiz aydınlık günler var önümüzde… 
Yazın en derinine inmeye ancak o zaman hazır oluruz. 

Sadece karanlıkta değil, aydınlık ve güzel görünen günlerde de 
iyi görebilmek için çabalayan tüm gözlere, 
ve gördüğü pürüzü iyileştirmeye çalışan tüm güzel kalplere…
MERHABA.

AĞUSTOS


Şiir gibidir aşk. 

Kumsala kurulmuş şıkır şıkır bir akşam masasında oturanların da kalbinde yazılıdır, gazete serilmiş bir yer sofrasının üzerindeki iki-üç zeytinle bir ekmeği bölüşenlerin de… 

Eşitlenme halidir aşk, tek bir şiir dizesinde.

İlk insandan bu yana, gelmiş geçmiş tüm atan kalplerin müsebbibidir. Şiiri yazdıran da şarkıyı söyleten de odur. Savaştıran da barıştıran da, sevdiren de ve sövdüren de kadere… Öyle geniş bir coğrafyası ve öyle ihtişamlı bir tarihi vardır ki, başlı başına bir sanattır. Şairin kanayan yarası, dizeleri ezber edenin yakıcı yara bandı... Ressamın fırçası, yazarın kâğıdı, heykeltıraşın oyma kalemidir. Tüm sanatları içine alan, içini dolduran en derin duygudur. 

Güneş gibidir aşk.

Battığında hüzünlendirse de bir miktar, tekrar doğacağından emin olduğundur. Doğarken de batarken de tüm duyguları harekete geçirip insanın ruhunu sarsan, kendine hayran bıraktıran… İçine ılık ılık akarken ve ruhunu aydınlatırken, tenini kararttığının farkına varılmayandır. En kızgın anlarda kaçılan, yalnız kalma halini yahut bir ağaç gölgesini aratan yaz günü gibidir. 

Bile bile yanma halidir aşk, kısacık bir an içinde.

Fakat öte yandan, cüret edememesidir bir şairin bile anlatmaya. 

Turgut Uyar’ın Tomris’ine şiir yazması değil şiir yazmaya çalışması bu sebeptendir. Ne yazılsa eksiktir belki de. Hangi tanıma girse yanlıştır. Ama sürekli anlatmak da istenendir işte. Çünkü akıldan çıkmayandır aşk. Aklı baştan alan, insanı baştan yaratandır. Tazeleyen, sersemleten, renklendiren, güzelleştirendir. Yıkan, dağıtan, sarsan, karartan ve mahveden de. Ve ne olursa olsun her şeye değen, değdiği her kalbe yakışandır. Durmadan kendini hatırlatan Tomris, durmadan göğe baktıran Turgut’tur. 

Aşka ve tüm âşıklara
MERHABA.


EYLÜL


“Sevgilim, işte eylül” diye başlayan şiir gibi şimdi vakit. 

Zamanı tırnak içine alıp yaşayanlara, akşamın hüznü gibi olan aşıklara gelen mis gibi eylül işte…

Takvimin mavi boncuğu. 
Denizin en güzel, en sakin zamanı. 
En bulutlusu, en ılığı gökyüzünün. 
Hafifçe ürpermenin, tatlı tatlı yağan yağmurun, toprak kokusunun ve ince bir battaniyeyi dizlerin üstüne sallandırmanın; kalbi yumuşatan, dertleri kapının önünde bıraktıran kıvamı… 
Huzurlu bir telaşın insanın yüreğini anlamsızca sarıp sarmaladığı, hem inatla yazın bitmediğini düşündüren hem de inatla sonbaharın özlendiğini hissettiren uzun günlerin ve en güzel “akşamdan geceye geçişlerin” ayı eylül. 

Hazırız yeniliğe, yeni bir mevsime, yeni güne. Tüm duygularımızı baştan ayağa kuşandık. Hazırız her mevsim gibi, iyiye de kötüye de. Rafa kaldırdığımız sıkıntıları kitaplarımızın satır aralarına serpiştirdik, hatta belki yenilerini bile, bir sonraki kitabın arasına ekledik ayraç niyetine. Sıraya koyduk çözülecek olan her şeyi. “Zaten çözülemeyecek olan ne var ki?” cümlesini de astık aklımızın bir köşesine. Biliriz çünkü dert, dermanıyla gelir; bulmak, görmek, anlamak gerekir sadece. Dermanı, kitaplarda arama vaktine attık nihayetinde adımımızı. Elbet gelecek bir hikâyenin içinden bize. 

Gelmiyor mu, sorun değil! Sürgüne gittiğini sanan Balıkçı’nın kendini mavi bir cennette bulması yahut daha da doğrusu kendini bulması gibi; derman gelmezse, biz gideriz derdin üstüne. 

Hem biliriz; insanın yarası gibi, ilacı da kendi içinde.

Bu sebepten yelkenimiz açık, rüzgâr kelimelerimizi dalgalandırıyor. Ne yazdan vazgeçtik, ne de sonbahara döndük sırtımızı. Edebiyata, sanata hevesli; güzele, iyiye azimli kalbimizi, koyduk önümüze satır satır. 

Ruhumuz doysa yetmez mi? 

Eylüle, maviye, sevgiye
MERHABA.




EKİM

Bugün bambaşka bir gün olsun. Yaşamaya dair bir şeyler yapalım. 

Bir zeytin değilse bile, bir çiçek ekelim mesela saksıya. Bırakalım pencerenin kenarında büyüsün ve yaşamın o ilk pırıltısını hem içeriye hem dışarıya anlatsın uzun uzun. Bir çiçek veyahut bir sincap değilsek bile, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden yaşayalım. Bütün işimiz gücümüz yaşamak olsun. 

Bir şiir yazamıyorsak ne çıkar? Bir şiir ezberleyelim tüm kalbimizle. Ve dökelim dizelerini, olur olmadık zamanda, bağıra bağıra ve gözlerinin içine bakarak sevdiğimizin. Yaşamın her soluğunu içimizde hissettirsin bize duygular, akalım bir şiirin içinde. 

Hastayım, sağlıklıyım, dertliyim, mutluyum değil, “yaşıyorum” diyelim bugün. Yaşamak yanımız ağır bassın her şeye. Yani nasıl ve nerede olursak olalım, en güzel ve en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bilerek yaşayalım. 

İçerideysek, duvarın ötesini hissedelim: İnsanları, hayvanları, kavgası ve rüzgârıyla yaşayalım yine de. Dışarıdaysak, toprak ve güneşle bahtiyar olalım. Fark etmeksizin hiçbir şey, sevelim dünyayı ve “yaşadım” diyebilelim günün sonunda. 

Nâzım olalım bugün. Nihayetinde boş bir ceviz gibi yuvarlanacağını bilsek de bu dünyanın, acısını çeksek ve mahzunluğunu hissetsek de zifiri karanlığın, yine de gülelim. Yanacağımızı bilsek de, var edebilmek için yok olmayı göze alalım, ışık olalım. Yaşamadığımız günleri en güzelleri ilan edelim avaz avaz ve en güzel sözü hâlâ söylemedik sayalım. İmkansızlığı sevelim yeri gelirse fakat asla ümitsizliğe kapılmayalım.

Nâzım’ın kelimeleri olalım bugün:
Birer birer ve hep beraber ipekli bir kumaş dokur gibi… 
Hep bir ağızdan sevinçli bir destan okur gibi yaşayalım. 


Yaşamaya “dahil” olan herkese, tüm yaşam sevincimle
MERHABA.



KASIM

İnsanın iç dünyasını hatırladığı ya da en azından hatırlamak zorunda olduğunu anladığı iklim var havada. Zamansa, sisli puslu tüm sabahların, sisli puslu ne varsa insanın içinde yüzüne vururcasına etrafını sardığı, sonbaharın son durağı. Keskinleşen soğuktan dolayı dışarıdaki yürüyüşlerin kısaldığı, içimize doğru adımlarınsa usulca hızlandığı uzun bir yolculuğun da başı…

Oğuz Atay’ın tabiriyle, takvimlerimiz “Ben iç dünyama dönüyorum, orada hayal kırıklığına yer yok”u gösteriyor kısacası.

Sarı sıcak bir masa lambasının altında geçirilen vakitlerin uzaması ve içilen kahve sayısının artmasıyla doğru orantılı içsel zenginliğimiz. Bilgiyle akla, duyguyla kalbe yatırımın ve kendi kendini okumanın en doğru zamanı. Çünkü, soğuktan kapanan kapıyla içeriye hapsolan insanın, bu esaretle içsel özgürlüğüne kavuşmasının ironisi gülümsüyor kitaplardan. İnsan herkes ve her şey oluyor satırlarda, satırların iyi geldiğini hücrelerine kadar hissediyor ve kendini önemsemeye başlıyor. İnsan, ancak kendini kavrayınca kendini önemsemeye başlıyor çünkü ve böylece atmosfer soğurken, insanın içindeki iklim ısınıyor. 

Topluyor kendini, dağılmış bir roman kahramanını okurken. Anlamadığı her şeyi, anlamasa dahi, anlamaya başlayacağı yeri keşfediyor. Fark etmeye başlıyor bakıp göremediklerini. Görüp görmezden geldikleriyle de itişiyor bir süre. Bilmek istediklerine veriyor kıymetli vaktini, bilmek istemediklerini ise en azından kapının arkasında, ayazda bırakması gerektiğini biliyor. İyi geliyor kendi halinde olmak insana. Ve gittikçe soğuyan bu hava, insana kendiyle tekrar tanışmayı vadediyor.

Zaten kim bilir belki, “Kasımda aşk başkadır” dedikleri de budur: 

İnsanın, 
sevmeye 
kendinden başlaması.  

Kendini seven herkese
MERHABA.


ARALIK

Kar yağarken, başımı göğe doğru kaldırır gözlerimi kırpıştırarak üzerime hızla gelen minik kar tanelerine bakarım. Hayatın tılsımlı bir tarafının olduğuna inandığım anlardan biridir çünkü bu. Zifiri karanlıkta, yıldızlar da dahil olur bu inancıma. Yerlere bir halı gibi serilen sonbahar yaprakları ile umut bekçisi gibi dallara dizilen ilkbahar çiçekleri de… Dolunaylı bir gece, aynalanmış bir deniz, denizi tatlı tatlı dövercesine yağan yağmur, yıllanmış bir zeytin ağacı ve toprağını bekleyen bir çam fidanı da. 

Bu efsunlu doğanın neresine dikkatlice baksam, tılsımından bir tutama bulanır gözlerim. On dört bin yıldır gözümün önünde duranı görmeye başlar, görmekten öteye geçip anlar, kalbime yaklaştırır, eşsizliğini kabul ederim ve aynı göğün, aynı yerin, aynı ağacın bu bin bir halinin, bu değişkenliğinin büyüsüne tutulur benliğim. 

Sonra usulca şöyle derim: Her şey mümkün.

Gitmez dediğin gider, kalmaz dediğin kalır. Olmaz dediğin her şey aniden olur. Sevmem dediğini severken bulursun kendini, sevmekten vazgeçemem dediğini yererken… Ve överken düşman bellediğin birinin bir düşüncesini. Yaşayamam dediğin yerde yaşarsın, ölürüm dediğin acıdan çıkarsın, kapanmaz dediğin yarayı unutursun. Sınırlar çizersin, sonra aşarsın bir bir çizdiğin sınırları. Yeri gelir aşmam dediğin çizgiden taşarsın bile. Aklında hiç olmayan belirir yanında, yanında hiç olmayan çıkar gider aklından ve aklından hiç çıkmayanı bırakırsın bir gün, bir yük gibi kenara. Yük gibi geleni mumla ararsın, mumla aradığınsa yük olur omuzlarına. 

Her şeyin bir doğma, her şeyin bir olgunlaşma ve her şeyin bir bozulma süreci vardır. Kısacası her şeyin var olma ve yok olma vadesi... Doğa sana bunu anlatır. 

Mümkünlerin kıyısında olduğunu anladığın büyülü bir bilgidir bu kabulleniş. Derin bir nefesle keskin bir ferahlama gibidir, yaksa da ciğerini iyi hissettirir. Bu bilgiyi alıp idrak edince bir büyünün içinde hissedersin. Şaşırmaların ötesine, mutsuzlukların berisine bir yol kurar, kendine de yeni bir rota çizersin. Biri sihirli bir değnekle kalbine dokunup ruhuna pırıltılar saçmışçasına yumuşar benliğin. Öfke, nefret, hınç, kin… Kötü olan ne varsa hepsini, hepsini bir kenara itersin. İyileştirici bir düşüncedir bu, rahatlatıcı ve içindeki iyiyi gıdıklayıcı bir yan etki yaratır. Mucizenin varlığı tartışılır elbette, ama varsa şayet, muhakkak ki bu rahatlama da tıpkı doğa gibi bir mucize etkisi taşır. 

Doğaya ve doğayı kendine ayna yapanlara 
MERHABA. 



OCAK

Tek bir “merhaba”nın bile vefasını bilene, dostluğun kıymetini görene ve tam da bu sebeple hayatımızdan gidenlere, son kez… ve sonsuza dek kalacak olanlara uzun uzun

MERHABA.






Yorum Gönder

2017 @ fufuokur / TÜM HAKLARI SAKLIDIR. SİTEDE BULUNAN İÇERİĞİN KOPYALANMASI, İZİNSİZ YAYINI VE PAYLAŞIMI YASAKTIR. / Tasarım: K.S