Sosyal

Sayfalar

MASMAVİ BİR GÜLÜŞ HALİKARNAS BALIKÇISI

Takvimler 1938 yılından gün alırken; ıssız, yolu, izi olmayan bir köyde büyük bir sıkıntı yaşanıyordu. Köyün bataklıkta olan bölgesine sivrisinekler musallat olmuş, günlük hayata yarattıkları sıkıntı şöyle dursun, durmadan sıtma yayıyor, insanların teker teker canlarını alıyorlardı. Dertler hep dermanı bulacak insana gelir ya, köyün muhtarı da aydın, ülkesini ve insanını seven, açık görüşlü bir insandı. Köye durmadan köprüler, yollar, okullar yapıyor fakat sivrisinekler karşısında aciz kalıyordu. Bir gün, doğan sekiz kız çocuğunun, dördünü kaybetmişken bir erkek çocuğu dünyaya geldi, onun umudu ve sevinciyle tüm köy halkına söz verdi, sivrisineklerden kurtulmak için köklü bir çare bulacaktı. Bunun ardından bir bilene danışıldı ve çözümün, bataklığın suyunu çekmekten geçtiğini ve bunun için de tek  çarenin, bölgeye bu suyu çekecek güçte olan okaliptüs ağaçlarının dikilmesi gerektiği öğrenildi. Köklü bir çare bulunmuştu hakikaten fakat o dönem, ülkede tohumlarını bulmak şöyle dursun, bu ağaç türü bile bilinmiyordu. Yine bir bilenin yardımıyla, Avusturalya’dan ülkeye yüzlerce tohum getirtildi. Köyün bataklık çevresine, uzun bir yol boyunca karşılıklı olarak ve tüm köy halkının işbirliği ile bu tohumlar dikildi. Böylece bitmek bilmez dert kısa bir süre içinde, ağaçtan bir derman bulmuş oldu. İşte o ağaçlar şimdi, Gökova’nın girişinde bulunan Âşıklar Yolu’nun iki yanından göğe uzanan okaliptüsler, o uğruna çözüm aranan erkek çocuğu Prof. Dr. Şadan Gökovalı ve bu fikri verip tohumları ülkeye getiren ve asıl dermanı bulmaya vesile olan adam, yani o önünden geçerken kayıtsız kalamadığımız Âşıklar Yolu’nun mimarı da Halikarnas Balıkçısı.

Bodrum aşığı, tarih düşkünü, hayvan dostu, doğa sevdalısı, bitki uzmanı, gezi rehberi, hikâye anlatıcısı, edebiyat adamı, Anadolu bilgini, yaşam sanatçısı gibi onlarca sıfat sıralanabilir uzun uzun, onu ifade edebilmek için… Ya da gür sesli bir “merhaba” yeter belki de, onun sevgi dolu başıbozukluğunu anlatmaya. 

Merhaba Halikarnas Balıkçısı, Merhaba!

Hayat, bir yerde değil insanda olur. Yaşamak, gönlü de dünyayı da aşar taşarcasına hayatla doldurmak demektir.

17 Nisan 1890’da Girit’ten dünyaya gür bir ağlama sesi savruldu. Cevat Şakir denildi bu ağlayan bebeğin adına ama kulağına bu ismi fısıldamadan önce, bir rüyanın etkisiyle başına da -sonraları pek kullanmayacağı- Musa ismi eklendi. Kabaağaçlı soyadını ise çok sonraları soyadı kanunuyla alacak fakat hayatının yarısından sonra, bunların hepsini bir kenara atacak ve yalnızca Halikarnas Balıkçısı olacaktı. Babası heybetli Mehmet Şakir Paşa, annesi ise naif Sare İsmet Hanım’dı. Tüm aile sanat ruhuyla işlenmiş, köklü ve itibarlı bir soyun incileri gibiydi. Kimisinin elinde fırça resim yapar, kimisinin elinde kalem tarih yazardı. Cevat Şakir ise bu ikisini harmanlayacak, kelimelerle resim yapacak ve tarihe adını bırakacaktı.Aile, Cevat Şakir iki buçuk yaşına girdiğinde, Şakir Paşa’nın işinden dolayı önce Atina Foleron’a, oradan da Büyükada’ya taşındı. Hep denize bakarak geçti Cevat Şakir’in çocukluğu, belki de deniz kıymet bileni, yanından ayırmıyordu. Okul çağına gelene kadar evin duvarlarında sanatçı ruhunu geliştirmek için resimler karaladı ve nihayet okuma çağı geldiğindeyse mahallenin okuluna başladı. İleri derecede İngilizce bildiğinden on yaşındayken, hazırlığı atlayarak Robert Koleji’ne başladı ve okulu çok iyi bir dereceyle de bitirdi. 

Bu okul dönemi, Cevat Şakir’in “Halikarnas Balıkçısı”na evrilmesindeki temellerin atıldığı yıllardı. Okul kütüphanesinden çıkmadığı için kütüphaneye girişinin yasaklandığı, arkadaşlarına gizli gizli kitaplar aldırarak yorganın altında fenerle kitap okuduğu, gizli gizli çeviriler yaptığı, karikatürler çizdiği ve hatta hikâyeler yazdığı… İlk öyküsü de bu yıllarda İkdam’da yayımlandı. Ardından, biraz da ailenin istekleri doğrultusunda, İngiltere’ye gitmeye karar verdi. Bu yolculuk onu, o tarihlerde, Oxford Üniversitesi’nde Yeni Çağlar Tarihi okuyan sayılı Türk gencinden biri yaptı. Fakat kendisi bölümünden asla memnun kalmadı. Öğrenmeye çaba gösterdiği her dersle ilgili, unutmak için de ayrı bir çaba gösterdiğini çok sonraları biraz da ironiyle itiraf edecekti. Ama o yıllar aynı zamanda da, Oxford’un ve Avrupa’nın kütüphanelerinden beslendiği ve bilgi birikimini her gün genişlettiği yıllar oldu. 

İngiltere’deyken Agnesi Kaferia adında bir İtalyan kızıyla tanışıp evlendi ve Mutarra Agustina adlı ilk kız çocuğunu kucağına aldı. Bu sırada İtalya’da yaşamaya başlayan Cevat Şakir, İtalyanca ve Latinceyi öğrendi, Roma Güzel Sanatlar Akademisi’ne kaydoldu, resim ve minyatür eğitimi aldı.

Cevat Şakir, 21 yaşındayken memlekete geri döndü. Yurtdışında evlendiği Agnesi ile Büyükada’daki Şakir Paşa Konağı’ndaydı artık. Basın işine girdi. Ama o dönemlerde, babasıyla yaşadığı bir münakaşa sonucunda kazayla onun ölümüne sebep oldu ve 14 yıl verilen hapis cezasının yedinci yılında, yakalandığı verem hastalığından dolayı özgür bırakıldı. Fakat, hapisten çıktığında hem ailesi hem de toplum tarafından biraz ötelenmiş bir insan olmanın ağırlığı da, bu cezanın bitmediğini gösteriyordu. Tam bu sıkıntılı dönemde, yolu Mehmet Zekeriya Sertel ile kesişti. Bir de dayısının kızı olan ve ona sırt çevirmeyen Hamdiye Hanım ile de evlenince kendini tekrar toparladığı ve hayata sıkı sıkı tutunduğu bir döneme girdi. İnsan yaşamı inişli çıkışlı olduğundan, bazen de çıkışların az inişlerin ise daha sıklıkla başa geldiğinden, yine sıkıntılı bir sürecin içine girecekti ama o sıralar bundan tamamen habersiz, hayata gözlerini açan oğlu Sina’nın mutluluğunu yaşıyordu. 

Hayatımda pek kazanmadım ki, kazanmasını öğreneyim. Ama kaybetmesini, hem de şahane kaybetmesini öyle öğrendim ki, en zengin kazanışlara taş çıkartan bir ferahlık ve gönül açıklığıyla, gülerek kaybederim.

Yeniden mesleğine döndü, Mehmet Zekeriya Sertel’in çıkardığı Resimli Ay, Resimli Hafta, Sedat Simavi’nin çıkardığı İnci, Kirpigibi dergilerde yazılar yazmaya ve hem eğitimini aldığı hem aileden gelen resim yeteneği ile karikatürler ve kapaklar çizmeye başladı. Hatta dergi kapakçılığını Batı’yla boy ölçüşecek düzeye getirdi. Yazılarının çoğunu da takma isimlerle yazıyordu. Çalıştığı dergilerden biri olan Resimli Ay’da, Hüseyin Kenan takma adı ile 13 Nisan 1925’te yayımlanan asker kaçağı üç köylünün son günlerini anlattığı “Hapishanede idama mahkum olanlar bile bile asılmaya nasıl giderler”başlıklı öyküsü onun için sıkıntılı gibi görünen oysa masmaviye dönecek günlerin kıvılcımı oldu. Yazıyı yayımlayan Mehmet Zekeriya Sertel’le birlikte Cevat Şakir’e “halkı askerlikten soğuttuğu, seferberlik aleyhinde bulunduğu” gerekçesiyle soruşturma açıldı.

24 Nisan 1925’te birlikte gözaltına alınıp tutuklandılar. Trenle Ankara’ya, oradan Cebeci Askeri Cezaevi’ne ve ardından da İstiklal Mahkemesi’ne uzanan günler geçti. İkisi de idam ile yargılandılar. Kendilerini anlatmaya çalıştıkları o yargı sürecine daha sonra, en baştan her şeyi anlattığı Mavi Sürgün kitabında uzun uzun yer verecekti. Kitabın girişinde, kendisini sabırlık bitkisine, Zekeriya’yı da tarla kuşuna benzetecekti. “Büyümekte olan sabırlığa, havada uçarak türküsünü söylemekte olan bir tarla kuşuna, günün birinde durup dururken ‘buyurun karakola’ derler. Karakola gittiğini bilmez, karakol bir muammadır, hem karanlık, som bir muamma. Belki muamma sözünün aslında karanlık anlamı vardır. Çünkü karanlıkta hiçbir şey görünmez.” Yargı kararını verdiğinde, idam olacaklarını bekleyen Cevat Şakir ve Zekeriya, sürgün edileceklerini öğrendiler. 

Cevat Şakir’i Halikarnas Balıkçısı yapacak olan serüven, işte o gün, yargının 3 yıllık Bodrum’a kesilen kalebentlik hükmüyle belirlendi. Zekeriya Sertel ise Sinop’a sürülmüştü. Hayatının en görkemli “inişi” olacağını düşündüğü Bodrum yolculuğu, böylece başlamış oldu. 

Çok tuhaftır, fakat insanın üzülme yeteneğinin bir sınırı vardır. 
Belki de büyük kederler, bir taraftan insanı acıtırken, 
bir taraftan da duygularını uyuşturuyordu.

Cevat Şakir’in, sonunda Bodrum’u değil aslında kendini bulacağı bu yol tam üç buçuk ay sürdü. Mavi Sürgünkitabında, bu yol maceralarını da uzun uzun anlatacaktı sonra. Fakat tüm zorlukların sonunda Bodrum’un o ıssız ve pırıl pırıl mavisini uzaktan gördüğü daha o ilk tepede, yolculuğun kirini pasını attı üzerinden. O an belki de, zorunlu sürgününü gönüllü sürgüne çevireceğini hissettiğinden, yüzüne bir gülümseme oturdu. Çünkü deniz de ona baştan başa masmavi gülümsüyordu.

Bodrum’a geldiklerinde ise kısa süreli bir şaşkınlık yaşadı, sürüldüğü kalenin artık kullanılamaz halde olduğunu öğrendi. Bu yüzden bir ev kiralaması gerektiği söylendiğinde ise şaşkınlığı sevince dönüştü. Kaymakam’ın yardımıyla deniz kenarında bir ev buldu ve oraya yerleşti. Hayat bize bazı vakitler düşündüğümüzden çok daha güzelini sunar. Hatta öyledir ki sunulan güzellikler hayallerimizi bile süsleyemeyecek kadar uzaktır bizim için. O gün, o evin içinde yalnız kaldığı ilk an, Cevat Şakir’in düşüncesi muhtemelen bu oldu. 
Bodrum’da bir evi vardı artık. Bembeyaz, iki katlı, dört odalı, bahçesinde kuyusu, önünde koca bir çınar ağacı olan, denizin kapının hemen ardında kıpırdandığı bir ev... Üstünden asmaların sarktığı, sardunyaların pencerelerden neşe saçtığı bir ev... Cevat Şakir’e, “Çocukluğumdan beri ilk defa hıçkıra hıçkıra çocuk gibi ağlayarak kapıya yüzüstü düştüm. Şiddetle hayret içindeydim.”  Satırlarını yazdıracak kadar kıymetli bir ev…
Sonrası bir buçuk sene boyunca durmaksızın deniz, mavi; durmaksızın toprak, yeşil… Sanki Bodrum, maviye ve yeşile doymak için Cevat Şakir’i, Cevat Şakir, Halikarnas Balıkçısı olmak için Bodrum’u beklemiş ve nihayet kavuşma gerçekleşmiş gibi bir bütünleşme hali. Bu gönüllü ahenk sürerken İstanbul’dan gelen bir haberle, Cevat Şakir sürgünde olduğunu hatırladı. Cezanın kalan bir buçuk yılını İstanbul’da sürdürmeliydi. Devlet sözüm ona iyilik yapmıştı ama asıl sürgünü o zaman başlattığından habersizdi. Cevat Şakir toplanıp mecburen İstanbul’a döndü. Gün sayarak geçirdiği bir buçuk yılın ardından karakola gitti, cezasının bittiğine dair kâğıdını alıp Bodrum’una koşacaktı. Karakolda isminin kaydı bulunamayınca, aslında İstanbul’a gelirken cezasının çoktan bitmiş olduğunu ve boşu boşuna hasretlikle kalbini kararttığını anladı. Elbette geçen zamana yapacak bir şey yoktu fakat geleceği artık tek renk olacaktı, kararlıydı. 
Ne kap, ne kacak; gönül dolusunca yaşıyorum. 
Zamanı hep yatay sanırlar. Ben geçmişte yokum, gelecekte de yokum, şimdi dikine varım, yükselmesine sonsuz, derinlemesine sonsuz…
Soluğu Bodrum’da aldı. 25 yıl boyunca da soluğunu hep Bodrum’da aldı sonra. Maviye doymanın mümkün olmadığını, yaşadıklarıyla anlattığı bir hayat hikâyesi bıraktı orada. Yoksul balıkçılar, adalar, koylar, balıklar, kuşlar, bitkiler, yüreği tertemiz insanlarla ömrünün en güzel günlerini yaşadı. Bodrum’u Ege’nin incisi yaptı, Bodrum da ona sahip çıktı ve kendilerinin balıkçısı ilan etti, Cevat Şakir artık Halikarnas Balıkçısı’ydı. Bodrum’da bulunduğu süre boyunca, halkla yakından ilgilendi, tüm dertlere çare olmaya çabaladı, sadece denize değil, toprağa da elini sürdü, hiç bilinmeyen onlarca ağaç, çiçek türü getirtip dikti, halkı her şeyle ilgili bilinçlendirdi. Bugün hâlâ Bodrum sokaklarını süsleyen palmiyeler, begonviller onun elinin toprağa attığı tohumların çocukları oldu. Halkla ve Bodrum’la artık bir bütündü. Hiçbir çıkar gözetmeksizin gözünün gördüğü her şeyi güzelleştirmeye çalışan Halikarnas Balıkçısı; Bodrum’da hem balıkçı, hem bahçıvan, hem öğretmen, hem yazar, hem rehber hem de baba oldu. Eşi Hamdiye Hanım’dan ayrıldıktan sonra göçmen bir ailenin kızı olan Hatice’yle evlenmiş ve bu evlilikten İsmet, Aliye, Suat adlarında üç çocuğu olmuştu. 
Dünyanın yedi harikasından biri olan Bodrum’daki Kral Mausolos’un anıt mezarıyla ilgili mimarlık ve heykel parçaları 1860 yıllarında arkeolog C.T. Newton ve İngiliz donanmasının yardımıyla Londra’ya kaçırılmış ve British Museum’da sergileniyordu. Balıkçı, bu duruma içerlendiği için İngiltere Kraliçesi’ne; Mausoleum’un yerinin Bodrum’un mavi göğü ve parlayan ışıklarının altı olduğunu, British Museum’un karanlık salonlarına yakışmadığını belirttiği bir mektup yazdı. Cevap gelmeyeceğini düşündüğü bu mektup, kısa sürede yanıtlandı. Balıkçı’yı yerden göğe kadar haklı bulduklarını ve bu sebeple, Mausoleum’un bulunduğu salonun duvarlarını maviye boyadıklarını ve ilave projektörlerle aydınlatmaya başladıklarını yazdılar. 
Bodrum’a, sınırlarını aşar şekilde güzellik katmaktan hiç çekinmedi. Muğla’daki Atatürk anıtının pembe mermerlerini Bodrum Kalesi’nin etrafından çıkarıp Gökova yolundan yolladı, Gökova’daki Okaliptüsleri okyanus aşırı yerlerden getirtti, Londra’dan balık tutma araçlarını ve ilk defa greyfurt fidanını da. İlk kez, onun elinden yetişen meyveyi tattı insanlar ve yine bir sürü portakal çeşidini de öyle. Denizle, toprakla, doğayla bir bütündü. Sanki ayrı bir dilleri vardı aralarında, kimsenin duyamadığı. 
1945 yılında, bir içki sofrasında valiye hakaret ettiği gerekçesiyle bir kez daha mahkemelik oldu. Bu ona oldukça ağır geldi. Bunun üzerine, İkinci Dünya Savaşı’nın etkileriyle günden güne sıkıntıya düşen ekonomik sarsıntı ve çocuklara uygun okulların yokluğu sebebiyle, ana kucağı gibi huzur bulduğu Bodrum’dan ayrılma ve İzmir’e taşınma kararı almak zorunda kaldı. Bir gün, karaya çekilmiş olan, çok sevdiği balıkçı teknesi Yatağan’a sarılıp öptü onu, vedalaştı kendince ve ceplerine doldurduğu tohumları Bodrum’un her yerine saçarak, İzmir’e doğru yola koyuldu. 

İzmir’de artık balık tutamasa ve toprakla eskisi kadar ilgilenemese de, yazmaya devam etti. Hatta yazı hayatının en verimli yılları burada geçti. Bu yıllarda ilham almak için yine sık sık Bodrum’a giderdi. Ektiği ağaçları tek tek kontrol eder ve balıkçı arkadaşlarıyla uzun sohbetlere dalardı. İzmir’deyken de radyodan Bodrum’un hava durumunu dinler, oradakileri arar ve hava durumuna göre ağaçlara nasıl bakacaklarını tarif ederdi. Ektiği her bitki, ağaçlar, çiçekler, elinin değdiği her şey adeta çocukları gibiydi. Her ne kadar, iyi baktıklarına inansa da, kendisi de görmeden içi rahat etmezdi. Ziyaretlerine sık aralıklarla devam etmesinin bir sebebi de buydu. Tabiri yerindeyse bir ayağı Bodrum’a uzanıyor, bir eliyle Bodrum’un üzerine kanat olmaya her daim devam ediyordu. İzmir yıllarında, Gündüz Hikâyeler Dergisi, Tan, Cumhuriyet, Demokrat İzmir, Anadolu gibi dergi ve gazetelere yazılar yazdı. Yazıları için karikatürler, resimler, bunun yanı sıra yağlı boya tablolar, tezhip ve minyatürler de yaptı. Bir yandan da tercümanlık ve rehberlik… Eski ve yeni Yunanca, Latince, Arapça, Farsça, İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Almanca ve İspanyolca dillerini konuşuyordu Balıkçı. İşini de titizlikle ve imrenilecek derecede iyi yapıyordu. Romanları, denemeleri, çocuk kitapları, öyküleri ve çevirileriyle birçok eser bıraktı o günlerden geriye. 

Bu verimli zamanlarda, tüm ruhunu sarıp sarmalayan, koca cüssesini çocuk sevinciyle dolduran büyük bir aşk da vardı içinde. Kalbi, İstanbul’a yaptığı bir ziyarette tanıştığı Azra Erhat için atıyordu artık. Sayfalarca mektuplaştılar seneler boyu. Bodrum’dan uzak kalmanın içinde eksilttiği sıcaklığı, Azra’sı ile doldurmuştu. 1957 yılının mayısında “Merhaba” diye başlayan, aşk dolu bir mektup yazdı İzmir’den İstanbul’a. “İki kulağını da kendi gönlüne veren kişi yürür değil, uçar. Bazı kuşlar vardır. Uyurken kanatlarını başlarının altına alırlar ve uyurlar. Sen de öyle yap. Başını kanadının altına al da, kendi yüreğini dinle, o ne diyorsa onu yap... Senin hayata karşı vazifen kendin olmaktır.” diyerek  kendi yüreğini dinlediğini de apaçık söyledi ona. O yıllardan ölene dek de yüreği hep Azra dedi. 
“Her yaşayan insan hayatın askeridir. Ölüm var her zaman. Ölüm hayata sığıyor ama hayat ölümü aşıyor. (…) Ama ben çocuklarımla aşarım ölümü. Çocuklarım olmazsa akrabalarım, sevdiklerim, onlar da olmazsa insan var.”
İzmir’deki son günlerinde çok sıkıntı çekti. Denizin kıyısından kopup bir apartman dairesinde yıllarca yaşamak, zorlukları aşmasına başlı başına engeldi. Merhaba Apartmanı, çatı katında bir deniz sevdalısını yaşattı yıllar boyu fakat Balıkçı’ya bu sıkışmışlık hali çok da iyi gelmedi. 
13 Ekim 1973’te mavi soluklaştı, deniz duruldu ve Balıkçı, Merhaba! dediği dünyaya, Merhaba Apartmanı’nda veda etti. Şadan Gökovalı’ya verdiği vasiyet üzerine Bodrum’a götürüldü cenazesi, tüm Bodrum halkı, Torbalı mevkiinde bekledi Halikarnas Balıkçısı’nı. Sonra hepsi yine onun peşine takılıp, oturduğu evin mahallesine, Kumbahçe’ye doğru yol aldı. Ellerinde çiçeklerle “Halikarnaslım” adlı tekneye bindirdiler onu. En sevdiği mavilikte son gezisini yaptı Balıkçı. Bütün körfezde dolaşıp kalenin arkasındaki limana yanaştı tekne. Balıkçılar, maviye sarılı tabutu omuzlarına alıp taşıdılar Türbetepe’ye kadar. Başına da kocaman bir kaya koydular, belli olsun diye. Böyle istemişti Balıkçı. Sadece yeri belli olsun istedi. Yaşamı sadelik ve mütevazılıkla geçmiş bir adama ancak bu yakışırdı.

“Ah… Ne acı… Doğa en can alıcı noktada elimi kilitledi. Son söylemek istediklerimi yazamadım. Sanırım ki yolcuyum. Dünyaya bir merhaba deyip gideceğim. Burnuma çiçek kokuları geliyor. Açın, açın pencereleri, son defa görmek istiyorum özgürlüğü. 
Merhaba çocuklar, merhaba dünya. 
Merhaba…”

Tüm ömrünü bir merhaba sıcaklığında, kanatlarını başının altına alıp yüreğini dinleyen ve kendi yüreğinin enerjisini herkese sirayet ettiren bir adam geçti bu topraklardan. Halikarnas Balıkçısı, Cevat Şakir Kabaağaçlı; altıncı kıta dediği Arşipel’in yıldızı ve Anadolu’nun en güzel mirası oldu bize. Tüm hayatı boyunca insanlara yararlı olmak için çabaladı, bildiğini paylaşmaktan bir an olsun geri durmadı. Tüm medeniyetlerin Anadolu topraklarına ait olduğunu anlatmaktan hiç vazgeçmedi. Seneler sonra bilimin ve arkeolojinin kanıtladığı bu bilgiyi, o durmaksızın yineledi. Azra Erhat, “Ege denen cenneti, Balıkçı isimli bir altın anahtar ile açtık” demişti onun için, oysa eksikti: O, bize tüm medeniyetlerin kapısını aralayan, iyi kalpli bir masal deviydi. Merakını, araştırmacı ruhunu, nezaketini, sabrını, saygısını, tarihe olan düşkünlüğünü, mitoloji sevdasını, yoksulluğunu, paraya duyduğu nefreti, doğaya duyduğu sevgiyi, çağında çığır açan önderliğini, “Mavi Yolculuğu”nu, rehberliğini, müziğe olan ilgisini, en sevdiği sözcük olan “merhaba”sını, coşkusunu, samimiyetini, neşesini, bilgisini, özgürlüğe verdiği değeri, sevginin en saf halini, denizi ve en önemlisi maviyi bıraktı satırlarına ve öyle gitti.

“Sonsuza dek gitmek, varacağımız yere varmadan gitmek, hatta hiçbir yere varmadan gitmek istiyorum. Hep gitmek, hiç durmadan gitmek.”

Yaşar Kemal, Balıkçı için; bizden Nobel’e aday olacak tek isim diye bahsetti, Nazım Hikmet iki kez mektup yazdı ona aynı cümleyle: “Dünyanın yetiştirdiği en büyük şairlerden birisin...” Edip Cansever, Bedri Rahmi Eyüboğlu onun için şiirler yazdı ve Attilâ İlhan ondan aldığı ilhamla hikâyeler yazdığını anlattı uzun uzun. İlhan Berk ise onu bir yaşama ustası olarak gördü. 

Onun tüm yazdıklarını ve ona dair tüm yazılanları okuyan, tüm mektuplarını ezber eden, onu yakından tanımak için her fırsatta gönülden çabalayan ben de, onun için bir yazı yazdım işte böyle: Onu; Anadolu gibi dimdik ayakta, elinde lahit gibi parıldayan bir ışıkla hayal ettiğimi, onun için ne yazsam, ne kadar yazsam eksik olacağını ama onu yazmaktan da anlatmaktan da asla geri durmayacağımı söylemek için... 

Ya da aslında sadece, geçmişten geleceğe aydınlık bir köprü kuran, kocaman ve gür sesli bir “MERHABA”demek için Balıkçı’ya...  MERHABA! 

Yorum Gönder

2017 @ fufuokur / TÜM HAKLARI SAKLIDIR. SİTEDE BULUNAN İÇERİĞİN KOPYALANMASI, İZİNSİZ YAYINI VE PAYLAŞIMI YASAKTIR. / Tasarım: K.S