Sosyal

Sayfalar

SEVMEK, BİR İNSANI SEVMEKLE BAŞLAR HER ŞEY

Masa Dergi / Mart 2018
Burgazada’ya giderken, vapurun Sait Faik koltuğuna otururum. Kadrolu şair martıları, köpüren denizi ve uzakta kalan şehrin siluetini onun gözünden görmek ister canım. Ada’daki iyot kokusuna karışan çam aromasını, bir kere kendim içinse, beş kere de onun için çekerim ciğerime. Beyoğlu’nda dolaşırken, adımlarımı onun hikâyelerinin ritmine göre ayarlarım çoğu zaman. Bir sahil kasabasına düşmüşse yolum, bir balıkçıyla onun dilinden konuşasım geliverir, tutmam kendimi. Kıraathane bozması bir masa-sandalye çıkmışsa karşıma, hemen oturur, onun gözleriyle bakarım gelip geçen insanlara ve elime bir kâğıt almışsam, yazar olma hevesiyle yazmam hiç, yalnızlığımı yatıştırma isteği duyar kalemim, Sait Faik gibi.
Bir yazarı sevmekten geçer yolumun üzerindeki manzaralar. Zihnimin içindeki düşünceleri, sevdiğim kitaplardaki sözcüklerle eğitirim.

Yalnızca bir insanı değil, bir kitabı yahut hiç tanımadığın halde çok iyi tanıdığın yazarını sevmekle de başlar her şey... Böyle sevgiler insanın yaşam pencerelerini genişletir çünkü, manzarasını değiştirir. Kelimeleri bir sünger gibi emen hayal dünyası; yürürken ortaya çıkıverir ansızın, adımların ritmine o karar verir, vapurdaki koltuğa o yönlendirir işte... Birine elini kaldırıp “merhaba” derken bile hakimiyet ondadır. Elini Sait Faik gibi kaldırırsın da misal, merhabanın tınısını Cevat Şakir ayarlar. Sözün özü, kitapları sevmek, sevdiği kitapların yazarına benzetir okuyanı ve biraz şair, biraz yazar, biraz öykücü, biraz da hayalperest bir insana dönüştürüverir onu zamanla. İnsan, sözcüklerle kendinden yeni bir insan yaratır farkına varmadan.
 ***
İlkbahar kapıya dayanınca, ada havası soluyasım geldiğinden belki ya da deniz de başka bir maviyle kırptığından gözünü ve güneşin, önündeki bulutları kovmasının gururlu parlaklığından, Sait Faik öyküleri düşer aklıma. Attilâ İlhan’ın tabiriyle “40 karanlığı” döneminde yaşadığı halde aydınlıktan şaşmamış Sait Faik’le, bir kez daha çiçeklenesim gelir. Bu ihtiyaçla, bu “bahara beş kala” zamanında, elimi yine onun öykülerine atacakken, bu kez kendi yaşam öyküsüne takıldı gözüm. Kitapların kendi rotasına inandığımdan, yolculuğun bu bilinmedik manzarasına akmaktan hiç gocunmadım. Yalnız Hatta Yapayalnız bir Sait Faik Abasıyanık Romanı. Bir editör-yazar anlatımıyla, yani aynı anda, hem bütünü hem detayı görebilen bir gözden.
 ***
Hayatına giren tüm kadınları çok sevdi kuşkusuz Sait Faik, yalnızdı hep ama kalbi hiç sevgisiz kalmadı. Sevmeyi seviyordu çünkü. Kitap, bu sebepten belki, en sevdiklerinden Eleni’nin anlatısıyla başladı ve ardından soluksuz bir biçimde akan, 1940’ların sokaklarının, siyasi havasının, insan ilişkilerininin ve o dönemin tüm edebiyatçılarının anlatıldığı sıcacık bir romana dönüştü. Yaşar Nabi, Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Rıfat Ilgaz, Sabahattin Kudret, Abidin Dino, Salah Birsel, Bedri Rahmi, Mina Urgan, Necati Cumalı, Peyami Safa… Romanda; Sait Faik’in onlarca yazarla ilişkisini, dönemin baskın edebiyat düşüncesini ve Sait Faik’in hiçbirinden etkilenmeden ve tüm eleştirilere de kulağını tıkamaya çalışarak, kendi öykü çizgisini nasıl çizmeye çabaladığını okudum. Herkes toplumsal gerçekçi yazılar yazarken, onun kendi içine açtığı pencereden başlayıp, kalemini insana ve insanın kendi uçurumuna yöneltmesi, onu hepsinden ayrıksı kılmıştı. Elbette buna verecek cevabı vardı Sait Faik’in: “Beni toplumcu olmamakla suçluyorlar. Bireyi yazıyorum diye eleştiriyorlar. Yahu toplum da bireylerden oluşmuyor mu zaten?” diyordu. Haklıydı. O bütüne değil parçalara odaklamıştı kendini. Bu sebepten yürürken yazıyordu tüm öykülerini, insanların yüzlerine bakarak, dertlerine odaklanarak, onları anlamaya çalışarak.

Tüm dünyanın savaş yorgunu olduğu, ülke içindeki siyasi baskının özellikle aydın kesime nefes aldırmadığı, Avrupa’da Hitler rüzgârının kâğıt kesiği gibi estiği o yıllar için, kitabın ilk sayfalarında çok yerinde bulduğum şöyle bir tanım yapılmış: “Aydan bakılsa dumanı tüterken görülürdü dünya.” İşte tam olarak böyle bir dönemin ortasında; balıkçıyı, meczubu, hancıyı, esnafı yazmaya çalışan bir adam elbette normal karşılanamazdı. Ama Sait Faik bunu umursamadan kalemini çakısıyla sivriltip kâğıdına dokundurmaktan vazgeçmiyordu.

Ne çare, ülkede her yazının altında buzağı arandığından, Çelme adlı öyküsündeki sıradan bir anlatım yüzünden, o da dönemindeki her yazar gibi tanıştı mahkeme salonuyla. Annesi bu durumdan o kadar etkilenmişti ki, eğer aklanırsa bir daha asla yazmayacağına dair söz vermek zorunda kaldı ona. Aklanınca ilk aklına gelen sevinmek değil, verdiği söze üzülmek oldu. Yazmanın, neyi olursa olsun, en tehlikeli suç olduğu yıllardı, annesine de sözü vardı ama Sait Faik elbette bu suçlanmayı umursamayacak ve annesine verdiği sözünü tutamayacak, yazma illetinden gönüllü olarak kurtulamayacaktı. İyi ki de o sözü tutamadı Sait Faik. Herkesten ayrı bir yazma yoluna saparak, özgün kalmayı başararak, hayata bambaşka bir ferahlıktan bakarak, sıradan bir insan olmakta direnerek kazıdı adını edebiyat tarihine. Zaten o yıllarda tek isteği de belki buydu: Eleştirildiği konuyla övülebilmek.

Hayatı, insanları, havayı, suyu, güneşi, mevsimleri, denizi, kuşları sevmekle başladı Sait Faik yazmaya ama en çok aşkı sevdi. Kitapta Eleni’sini, Aleksandra’sını ve Leyla Erbil’ini okurken bunu daha iyi anladım. “Aşk insanı bir şeyler icat etmeye zorlamalı. Yoksa ne anlamı kalır bir kadını düşünüp durmanın.” cümleleri çınladı kulaklarımda o bölümleri okurken. “İşte” dedim “yazılarını besleyen can damarların olmuş aşk, daha ne yapsın?”

Aslı Erdoğan 2010 yılında Sait Faik Abasıyanık Hikâye Armağanı’nı alırken, 12 yaşlarında Sait Faik’ten okuduğu bir hikâyenin kendisini ağlattığını, bu hikâyenin sevgiyle ilgili olduğunu ve insanları daha çok sevebilmek için onu da yazmaya teşvik ettiğini söylemişti. Belki Sait Faik, sevmeyi bu kadar sevmese, yazamazdı. Belki Aslı Erdoğan gibi nice yazar, o sevgiyi onun sözcüklerinden okumasa, bugün edebiyat tarihimiz eksik kalırdı. Elimdeki bu kitap, içindeki tüm güzel cümleler, bu naif hayat öyküsü hiçbir zaman yazılamazdı. Edebiyatın da can damarını besleyen yine edebiyatın kendisi. Yalnız hatta yapayalnız bir adamın sevgisi, edebiyata onlarca güzel insan, onlarca güzel eser kattı. O dönemin toplumsal gerçekçi yazarlarının etkisi tartışılamaz elbette ama Sait Faik’in, insanın içinde bir yerlere dokunan, yalın, bambaşka bir tarafı var. Sait Faik benim için hep özeldi ancak, Yalnız Hatta Yapayalnız’ın her sayfası, bu yalın sevgiyi içimin en derinine işledi.
Yazarın son sözünde kitabın oluşum hikâyesi anlatılıyor, en sonuna da amacının bir tarih kitabı yazmak olmadığını, bulgular üzerinden Sait Faik Abasıyanık’ın içsesine dokunabilmeyi, yalnızlığını anlayabilmeyi göze alarak yola çıktığını söylüyor Özlem Esmergül. Ben de bir okur olarak notumu iliştiriyorum bu son söze: Bir biyografi romanı, bir Sait Faik Abasıyanık kitabı ancak bu kadar sürükleyici anlatılabilirdi. Bugün Sait Faik okusa, belki de her şeyin sevmekle başladığını düşündüğü cümlesine, o ikinci cümleyi eklemez ve birilerinin onu çok iyi anlayıp, çok sevdiğini hissederdi...

“Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor.” demeye gönlü razı olmazdı.






1 yorum

  1. Ne güzel bir kitap yorumu olmuş Sevgili Fufu.. bayıldım yine...tadı üzüm gibi, demlenmiş...kokusu püfür püfür esen ada mimozası ve derginin dağıtımı ile etrafa yaydığın(ız) yapayalnız Sait Faik baharı ��

    YanıtlaSil

spotify

Ayın Önerileri

  • KİTAP: Adam Phillips / Kaçırdıklarımız
  • FİLM: Hacksaw Ridge
  • DİZİ: The Crown
2017 @ fufuokur / TÜM HAKLARI SAKLIDIR. SİTEDE BULUNAN İÇERİĞİN KOPYALANMASI, İZİNSİZ YAYINI VE PAYLAŞIMI YASAKTIR. / Tasarım: K.S