Sosyal

Sayfalar

YÜREK KENDİ YAPTIĞI ELEKTRİKLE ÇARPIYOR

Tezgah Dergi/Şubat 2018*
1890’da Girit’te, çoğunluğu ressam olan bir aileden, renklerle değilse bile kelimelerle resim yapacak olan güzel bir adam doğdu. Adı belliydi, Cevat Şakir olacaktı ama babaannesi Musa peygamberi rüyasında gördüğünden son anda başına Musa’yı da eklemeden edemeyeceklerdi. Üç isimli, bir de uzun soyisimli Musa Cevat Şakir Kabaağaçlı, adıyla müsemma upuzun boylu bir adam olacaktı büyüdükçe. Bir süre sonra, uzun isminden sıyrılacak, sadeleşecek ve yalnızca Halikarnas Balıkçısı olarak anılacaktı ama henüz o günler çok uzaktı. Yaşayacak uzun bir yazgı vardı önünde. Oxford Üniversitesi’nde Yeni Çağlar Tarihi okuyan sayılı Türk gencinden biri olacaktı mesela önce, babasının ölümüne sebep olacak kötü bir olay geçecekti başından, dergilere yazılar yazacaktı uzun uzun yine de umut dolu, hapishanelere düşecekti hatta bir yazısından ötürü ama yine de umudunu kaybetmeyecekti. Takma isimle yazdığı “İdama mahkum olanlar bile bile asılmaya nasıl giderler” yazısı ile neredeyse idama mahkum edilecekti de son anda yaşam ona göz kırpacak ve istiklal mahkemesi onu hiç bilmediği bir kaleye sürgün edecekti. O karanlığa doğru çıktığı yol uzayacak uzayacak uzayacaktı. Aylar sürecek ve o karanlık sürgün yerine bir türlü varamayacağı bir yolculuk yaşayacaktı. Son anda, karanlık, yüzünü maviye boyayacak ve mahkemenin zorunlu sürgününü, hayat gönüllü sürgüne çevirecekti. Halikarnas Balıkçısı olana dek, ortalama bir insanın hikâyesi neyse, onun bin kat fazlası geçecekti başından.

Mavi Sürgün kitabında kendi hikâyesini anlatırken şöyle diyecekti: “Hayat, bir yerde değil insanda olur. Yaşamak, gönlü de dünyayı da aşar taşarcasına hayatla doldurmak demektir.” Bu cümleyi dolu dolu kurabilecek bir hayat yaşayacaktı. Gür kahkahası yüzünde hiç solmayacak, maviye, doğaya, çiçeğe, ağaca, çocuğa düşkünlüğü hiç bitmeyecek, zenginlikte de yoksullukta da umutlu kalabilmeyi her daim başaracaktı. Kalın, kopmaz ve köklü bir göbek bağıyla Anadolu’ya bağlı olduğumuzu anlatacak bilgelikte geçirecekti tüm ömrünü. Sadece insanlara dokunmayacaktı ışığı, kalebentlikle geldiği Bodrum’u bugünkü Bodrum yapacak, yetmeyecek: Kaçırılıp İngiltere’de sergilenen Halikarnas Mozolesi için müze yetkililerine mektup bile yazacaktı. “Mozolenin, değerini ancak Bodrum’un masmavi gökyüzünde bulacağını” belirtecek, müze yetkilileri söylediğine hak verecek ve müzenin Bodrum mavisine boyatılacağını söyledikleri bir mektup göndereceklerdi ona. On üç ayda İstanbul’dan varılamayan, kimsenin bilmediği, yolu bile olmayan sürgün kenti Bodrum’u, sınırlarını aşarak, British Museum’a taşıyacaktı.

1947 yılında Bodrum’u bırakıp İzmir’e yerleşecek ve bundan tam on yıl sonra 11 Mayıs’ta“Merhaba” diye başlayan sıcacık bir mektup yazacaktı İzmir’den İstanbul’a.
“İki kulağını da kendi gönlüne veren kişi yürür değil, uçar. Bazı kuşlar vardır. Uyurken kanatlarını başlarının altına alırlar ve uyurlar. Sen de öyle yap. Başını kanadının altına al da, kendi yüreğini dinle, o ne diyorsa onu yap... Senin hayata karşı vazifen kendin olmaktır.” diyecekti çok sevgili Azra Erhat’ına. Bundan tam bir ay sonraki bir mektubunda da: “Çünkü yürek kendi yaptığı elektrikle çarpıyor.” yazacaktı. Tüm ömrünü bir merhaba sıcaklığında, kanatlarını başının altına alıp yüreğini dinleyerek ve kendi yüreğinin enerjisini herkese sirayet ettiren bir adam geçecekti bu topraklardan. Halikarnaslı Balıkçı diyecektik biz ona ama o Arşipelin yıldızı, mavi göğün bulutu, Anadolu’nun en güzel mirası olacaktı bize.

Yaşar Kemal, Balıkçı için; bizden Nobel’e aday olacak tek isim diye bahsederken, Nazım Hikmet iki kez mektup yazacaktı ona aynı cümleyle: “Dünyanın yetiştirdiği en büyük şairlerden birisin...” Edip Cansever, Bedri Rahmi Eyüboğlu onun için şiirler yazacak ve Attilâ İlhan ondan aldığı ilhamla hikâyeler yazdığını anlatacaktı uzun uzun. İlhan Berk ise onu bir yaşama ustası olarak görecekti. Onun tüm yazdıklarını ve ona dair tüm yazılanları okuyan, tüm mektuplarını ezber eden, Ege’de Aşıklar Yolu’ndaki, Balıkçı sayesinde dikilmiş okaliptus ağaçlarının gölgesinde, onun hikâyelerini dinleyen, onu yakından tanımak için her fırsatta gönülden çabalayan ben de onun için bir yazı yazacaktım işte böyle: Onu; Anadolu gibi dimdik ayakta, elinde lahit gibi parıldayan bir ışıkla hayal ettiğimi söyleyecektim...

Yazının son cümlesinde, geçmişten geleceğe aydınlık bir köprü kuran, kocaman ve gür sesli bir “MERHABA”diyecektim Balıkçı’ya...  MERHABA!

2 yorum

  1. ne güzel yazmışsınız,bayıldım...

    YanıtlaSil
  2. en kısa zamanda okuyacağım, daha tanışmadan sevdim..

    YanıtlaSil

2017 @ fufuokur / TÜM HAKLARI SAKLIDIR. SİTEDE BULUNAN İÇERİĞİN KOPYALANMASI, İZİNSİZ YAYINI VE PAYLAŞIMI YASAKTIR. / Tasarım: K.S