Sosyal

Sayfalar

BİR YÜREKLENDİRME

Masa Dergi/Şubat2018*
Çay mı demlesem kendimi mi assam kararsızlığıyla geçmiş Çehov tabirli güzel bir günün sonunda ve Gorki’ye şiddetle hak verdiğim bir gecenin, tam “keşke daha az şey bilseydim de huzurla uyusaydım” saatindeyim. Unutmamak ama aynı zamanda da hatırlamamak istediğim olaylar zihnime yırtıcı bir kuş gibi yuva yapmış, kocaman kanatlarıyla başımın orta yerindeki ağaçtan diğer tüm sevimli kuşları kovmuş, kalbim de tüm olan bitene perdesini çekip ışığını kapatmış da karanlıkta öylece kalakalmışım gibi bir hissin de tam ortasında... Yetmezmiş gibi; keskin bir soğuk hava sızısı yapıyor kulağımdaki tını “Ne acı, insan kendine ne kadar yenik”

Yine de umut insanı terk etmiyor ve bir yıldız kaysa diye bekliyor içimde masum bir dilek: “Ah” diyor “bu şarkıların gözü kör olsa ve şiirler tesbih gibi kopsa da dizeleri etrafa dağılırken en iç yakanları bulunamayacak köşelere yuva kursa... Ah bazı günler gecesini de alıp sırtına, uzak diyarlara yol alsa ve bazı duygular insanın tasması gibi ruhunda şıngırdayıp durmasa”

Ama bazen her şey tersinden gitmeye meyillidir ya, işte, tüm yıldızlar da çiviyle sabitleniyor sanki bu gece gökyüzüne, dileğim umudumla birlikte, perdesi kapalı yüreğimin önünde soğuktan soluyor.

Sabahtan bu yana devam eden kararsızlığıma noktayı koyup çay demliyorum ve gecenin demine layık renkte dolduruyorum bardağa. Evin tüm loş ışıklarını birleştirip, insanı güzel gösteren bir kıvama getiriyorum ortamı ve yıldızlardan sağlayamadığım mucizeyi, kütüphanemin önüne dikilip kitaplardan beklemeye başlıyorum. Bir kitabın, kendi hür iradesiyle, rafından kucağıma fırlamasını istiyor gönlüm, okudukça da yüreğimi genişletsin, perdelerimi yırtarcasına tek hamleyle açsın, içerime ışık doldursun diye geçiriyorum aklımdan ama raftaki tek bir toz tanesi bile kıpırdamıyor ben dokunmadan. İnsan mucizeyi beklememeli zaten, uzanıp kendi almalı. Uzanıp alıyorum ben de. Ama hiçbir ışık yakmıyor içimde ve kitabı, uykusunu bölmeden geri bırakıyorum: Aranan mucize belli ki bu değil. Böyle uykusunda sersemlettiğim üç-beş kitap sonrası, daha da daralan bir umutsuzluk çemberine geçiş yapmaya hazırlanıyorum. Tam o an, elim kendi iradesinde, alelâde hareketle bir kitaba uzanırken, gözüm başka bir kitapla flörtöz bir bakışma yaşıyor. Gözüm elime komutu veriyor aniden ve tüm vücudum saygı duyuyor komuta elimle beraber, onun olduğu rafa yöneliyorum. “Merhaba” tadında uzatıyorum elimi kitaba ve o da bir yıldız gibi kayıyor raftan. Dilekler, mucizeyle taçlanıyor.

“Bir yüreklendirme”ye ihtiyaç duyuyorum o an ve kitabın üzerinde tam olarak bu cümle yazıyor. Wilhelm Schmid, Mutsuz Olmak. Bir felsefeciden, bir psikoloji kitabı... Çayımı, artık hak etmiş gibi, içmeye başlarken koltuğa kendimi bırakıyorum. Kitabı, kıymetini bilir bir şekilde elimde evirip çevirdikten sonra, okumaya başlıyorum. “Ne kadar çok insan, sırf mutlu olmaları gerektiğine inandıkları için mutsuz oluyordur acaba?” diye soruyor hemen ilk sayfalarda yazar. Bugün yaşadığım mutsuzluk, salt mutsuzluk muydu, yoksa mutlu olmaya kendini şartlayan kalbim, umduğunu bulamayıp hayal kırıklığına mı dayanamadı diye düşünüyorum ben de. Yaz sıcağında akşamüstü esintisi gibi bir ferahlama geliyor tenime... Sorgulamak da taze bir esinti adı olmalıydı belki, ruha üfleyen ve varoluşu havalandıran daha güçlü bir rüzgar türü yok çünkü. Zihnim havalandıktan sonra doksan iki sayfalık kitabı iyi ki demlediğim çayla birlikte, bütün gece okuyorum. Yeni yeni pencereler açılırken ufkumda; tüm günü, tüm geceyi, tüm sıkıntıları, tüm dünyayı hatta zaman zaman kendimi bile unutuyorum. Kitapların büyülü yanı bu: İnsanı, başka bir dünyanın ve başka bir benliğin varlığına ikna etmek. Olan olur, olmayan oldurulamaz elbette, ama kitaplar oldurulamayanın da kıymetli olduğunu anlatır bazen: Mutsuzlukların, hoşnutsuzlukların, hastalıkların ve var olan tüm olumsuzlukların aslında zıtlıklarına değer kattığını...

“Mutluluk önemlidir ama anlam daha önemlidir.” diye devam ediyor başka bir sayfada. Ne kadar doğru. Bazı cümlelere insan tüm varoluşuyla hak vermekten alıkoyamıyor kendini. Hele tam zamanında gelen önermeler, nakış gibi işleniyor ruha. Anlamı olmayan bir mutluluğu, anlamlı bir mutsuzluğa tercih etmemeyi tereddütüsüz başarabilmek belki de en hakiki mutluluk. “İnsan hayatında esas meydan okuma, mutlu olmak değildir... Mutsuz olmakla baş etmek, onu sindirmek ve ona dayanmak çok daha zordur; kahramanca olan, böyle bir hayattır.” satırlarını okurken, bildiğim ama sıklıkla unuttuğum ve doğru zamanda fısıldanan cümlelerin, insanın üzerinde yarattığı efsunlu hale bürünüyorum artık tamamen. Bambaşka bir cümleyle tekrar ediyor yine bir başka sayfada, içime tekrar tekrar seslenircesine: “Masaldaki gökten yağan gümüş paralar gibi insanın kucağına düşen tesadüfleri kabullenmekte büyük bir marifet yoktur. Asıl büyük yaşama becerisi, talihin gölgeli yanında lazımdır insana, gökten bahtsızlık yağarken, herhangi bir şeyi kabullenmek zor geldiğinde...” tekrar tekrar okuyorum ben de, işitiyorum fısıltıyı. Yaramı sevmem gerektiğini bir kez daha içimin en derininde hissediyorum. İnsan ancak yarasını sevdiğinde bir yaşam sanatçısı olur çünkü, yaşamımın sanatçısı olmak için çabalıyor zihnim her cümlede.

Kitabı bitirir bitirmez, soluk bile almadan kütüphanenin başına dikiliyorum yine, bu kez daha dingin, kafamdaki müziğin ritmi farklı, kalbimin perdeleri açılmış, ruhum ışıklı... Gece yerini sabaha bırakmak üzere, umrumda mı? Hiç değil! Günden önce aydınlanmanın mağrurluğu var üzerimde, dimdik, kararlı bakışıyorum kitaplarla. Gözüm Schmid imzalı bir başka kitap arıyor. Biliyorum var, yanlış zamanda alınan doğru kitaplarla dolu kütüphaneler. Dosta doyum olmayınca unutulan zamanın bir tadı vardır; kalp deli gibi çırpınmaya başlasa bile, bir kahve içimi daha devam edesi gelir insanın sohbete, öyle tatlı bir hâl içinde şak diye buluyorum bir başka kitabını: Sakin Olmak. İlk cümlelerini okuyorum: “Yaşam nedir ki aslında? Yoğunlukla hissedilen, derken sonra hiç hissedilmeyen bir şey, görünüşe göre hep aynı ama sonra tamamen bambaşka, ara ara ziyadesiyle değişken, sonra yine safi alışkanlık. Hazlar ve mutluluk da getirir, acılar ve mutsuzluk da, bir yaşamın ikisi arasında nasıl bölüneceğini de kimse bilemez.” Hemen rafa dönüp yanındaki kitabı alıyorum yavaş bir aceleyle. Düşmanlığın Faydaları. Ve yine onun yanındaki diğer kitabı alıyorum hızlıca: Aşk Neden Bu Kadar Zordur ve Yine de Nasıl Mümkün Olur?
Wilhelm Schmid’in felsefeyle harmanladığı psikolojik tespitlerini kitap isimlerine bile yansıttığı, kitabın ismini okurken bile kapaktan gelen esintiyle bir yaraya merhem olduğu hissinin tadına varıyorum uzun uzun önce, sonra bu üç kitabı koltuğumun altına alıp kapıya yöneliyorum. Odanın ışığını kapatmadan önce son kez kütüphaneye dönüp gülümseyerek bir teşekkür savuruyorum. Aşk yazan kitaba kısa bir bakış atıp bu kez ben kendi hissimi fısıldıyorum... “Sana biraz aşktan söz edeyim: Yıldızlara uzanır gibi uzanmak raftaki bir kitaba ve sevgilinin başını okşar gibi çevirmek sayfalarını.”
Işığı kapatıp odadan çıkıyorum. Yatağımın başucuna diziyorum kitapları. Kafamdaki müzik suskun. Huzur dolu yastığım. İçim yağmurun yıkadığı yapraklar gibi pırıl pırıl. Gün doğmuş.
İnsanlar yeni bir güne merhaba diyorlar, bense yeni bir “ben”e...

1 yorum

  1. Ne güzel bir yazı :) İçim huzur doldu ve ilk işim kitapları kütüphaneden alıp okumak olacak.
    Kaleminize sağlık, iyi ki keşfetmişim blogunuzu.

    YanıtlaSil

2017 @ fufuokur / TÜM HAKLARI SAKLIDIR. SİTEDE BULUNAN İÇERİĞİN KOPYALANMASI, İZİNSİZ YAYINI VE PAYLAŞIMI YASAKTIR. / Tasarım: K.S