Sosyal

Sayfalar

Masa Dergi/Şubat2018*
Çay mı demlesem kendimi mi assam kararsızlığıyla geçmiş Çehov tabirli güzel bir günün sonunda ve Gorki’ye şiddetle hak verdiğim bir gecenin, tam “keşke daha az şey bilseydim de huzurla uyusaydım” saatindeyim. Unutmamak ama aynı zamanda da hatırlamamak istediğim olaylar zihnime yırtıcı bir kuş gibi yuva yapmış, kocaman kanatlarıyla başımın orta yerindeki ağaçtan diğer tüm sevimli kuşları kovmuş, kalbim de tüm olan bitene perdesini çekip ışığını kapatmış da karanlıkta öylece kalakalmışım gibi bir hissin de tam ortasında... Yetmezmiş gibi; keskin bir soğuk hava sızısı yapıyor kulağımdaki tını “Ne acı, insan kendine ne kadar yenik”

Yine de umut insanı terk etmiyor ve bir yıldız kaysa diye bekliyor içimde masum bir dilek: “Ah” diyor “bu şarkıların gözü kör olsa ve şiirler tesbih gibi kopsa da dizeleri etrafa dağılırken en iç yakanları bulunamayacak köşelere yuva kursa... Ah bazı günler gecesini de alıp sırtına, uzak diyarlara yol alsa ve bazı duygular insanın tasması gibi ruhunda şıngırdayıp durmasa”

Ama bazen her şey tersinden gitmeye meyillidir ya, işte, tüm yıldızlar da çiviyle sabitleniyor sanki bu gece gökyüzüne, dileğim umudumla birlikte, perdesi kapalı yüreğimin önünde soğuktan soluyor.

Sabahtan bu yana devam eden kararsızlığıma noktayı koyup çay demliyorum ve gecenin demine layık renkte dolduruyorum bardağa. Evin tüm loş ışıklarını birleştirip, insanı güzel gösteren bir kıvama getiriyorum ortamı ve yıldızlardan sağlayamadığım mucizeyi, kütüphanemin önüne dikilip kitaplardan beklemeye başlıyorum. Bir kitabın, kendi hür iradesiyle, rafından kucağıma fırlamasını istiyor gönlüm, okudukça da yüreğimi genişletsin, perdelerimi yırtarcasına tek hamleyle açsın, içerime ışık doldursun diye geçiriyorum aklımdan ama raftaki tek bir toz tanesi bile kıpırdamıyor ben dokunmadan. İnsan mucizeyi beklememeli zaten, uzanıp kendi almalı. Uzanıp alıyorum ben de. Ama hiçbir ışık yakmıyor içimde ve kitabı, uykusunu bölmeden geri bırakıyorum: Aranan mucize belli ki bu değil. Böyle uykusunda sersemlettiğim üç-beş kitap sonrası, daha da daralan bir umutsuzluk çemberine geçiş yapmaya hazırlanıyorum. Tam o an, elim kendi iradesinde, alelâde hareketle bir kitaba uzanırken, gözüm başka bir kitapla flörtöz bir bakışma yaşıyor. Gözüm elime komutu veriyor aniden ve tüm vücudum saygı duyuyor komuta elimle beraber, onun olduğu rafa yöneliyorum. “Merhaba” tadında uzatıyorum elimi kitaba ve o da bir yıldız gibi kayıyor raftan. Dilekler, mucizeyle taçlanıyor.

“Bir yüreklendirme”ye ihtiyaç duyuyorum o an ve kitabın üzerinde tam olarak bu cümle yazıyor. Wilhelm Schmid, Mutsuz Olmak. Bir felsefeciden, bir psikoloji kitabı... Çayımı, artık hak etmiş gibi, içmeye başlarken koltuğa kendimi bırakıyorum. Kitabı, kıymetini bilir bir şekilde elimde evirip çevirdikten sonra, okumaya başlıyorum. “Ne kadar çok insan, sırf mutlu olmaları gerektiğine inandıkları için mutsuz oluyordur acaba?” diye soruyor hemen ilk sayfalarda yazar. Bugün yaşadığım mutsuzluk, salt mutsuzluk muydu, yoksa mutlu olmaya kendini şartlayan kalbim, umduğunu bulamayıp hayal kırıklığına mı dayanamadı diye düşünüyorum ben de. Yaz sıcağında akşamüstü esintisi gibi bir ferahlama geliyor tenime... Sorgulamak da taze bir esinti adı olmalıydı belki, ruha üfleyen ve varoluşu havalandıran daha güçlü bir rüzgar türü yok çünkü. Zihnim havalandıktan sonra doksan iki sayfalık kitabı iyi ki demlediğim çayla birlikte, bütün gece okuyorum. Yeni yeni pencereler açılırken ufkumda; tüm günü, tüm geceyi, tüm sıkıntıları, tüm dünyayı hatta zaman zaman kendimi bile unutuyorum. Kitapların büyülü yanı bu: İnsanı, başka bir dünyanın ve başka bir benliğin varlığına ikna etmek. Olan olur, olmayan oldurulamaz elbette, ama kitaplar oldurulamayanın da kıymetli olduğunu anlatır bazen: Mutsuzlukların, hoşnutsuzlukların, hastalıkların ve var olan tüm olumsuzlukların aslında zıtlıklarına değer kattığını...

“Mutluluk önemlidir ama anlam daha önemlidir.” diye devam ediyor başka bir sayfada. Ne kadar doğru. Bazı cümlelere insan tüm varoluşuyla hak vermekten alıkoyamıyor kendini. Hele tam zamanında gelen önermeler, nakış gibi işleniyor ruha. Anlamı olmayan bir mutluluğu, anlamlı bir mutsuzluğa tercih etmemeyi tereddütüsüz başarabilmek belki de en hakiki mutluluk. “İnsan hayatında esas meydan okuma, mutlu olmak değildir... Mutsuz olmakla baş etmek, onu sindirmek ve ona dayanmak çok daha zordur; kahramanca olan, böyle bir hayattır.” satırlarını okurken, bildiğim ama sıklıkla unuttuğum ve doğru zamanda fısıldanan cümlelerin, insanın üzerinde yarattığı efsunlu hale bürünüyorum artık tamamen. Bambaşka bir cümleyle tekrar ediyor yine bir başka sayfada, içime tekrar tekrar seslenircesine: “Masaldaki gökten yağan gümüş paralar gibi insanın kucağına düşen tesadüfleri kabullenmekte büyük bir marifet yoktur. Asıl büyük yaşama becerisi, talihin gölgeli yanında lazımdır insana, gökten bahtsızlık yağarken, herhangi bir şeyi kabullenmek zor geldiğinde...” tekrar tekrar okuyorum ben de, işitiyorum fısıltıyı. Yaramı sevmem gerektiğini bir kez daha içimin en derininde hissediyorum. İnsan ancak yarasını sevdiğinde bir yaşam sanatçısı olur çünkü, yaşamımın sanatçısı olmak için çabalıyor zihnim her cümlede.

Kitabı bitirir bitirmez, soluk bile almadan kütüphanenin başına dikiliyorum yine, bu kez daha dingin, kafamdaki müziğin ritmi farklı, kalbimin perdeleri açılmış, ruhum ışıklı... Gece yerini sabaha bırakmak üzere, umrumda mı? Hiç değil! Günden önce aydınlanmanın mağrurluğu var üzerimde, dimdik, kararlı bakışıyorum kitaplarla. Gözüm Schmid imzalı bir başka kitap arıyor. Biliyorum var, yanlış zamanda alınan doğru kitaplarla dolu kütüphaneler. Dosta doyum olmayınca unutulan zamanın bir tadı vardır; kalp deli gibi çırpınmaya başlasa bile, bir kahve içimi daha devam edesi gelir insanın sohbete, öyle tatlı bir hâl içinde şak diye buluyorum bir başka kitabını: Sakin Olmak. İlk cümlelerini okuyorum: “Yaşam nedir ki aslında? Yoğunlukla hissedilen, derken sonra hiç hissedilmeyen bir şey, görünüşe göre hep aynı ama sonra tamamen bambaşka, ara ara ziyadesiyle değişken, sonra yine safi alışkanlık. Hazlar ve mutluluk da getirir, acılar ve mutsuzluk da, bir yaşamın ikisi arasında nasıl bölüneceğini de kimse bilemez.” Hemen rafa dönüp yanındaki kitabı alıyorum yavaş bir aceleyle. Düşmanlığın Faydaları. Ve yine onun yanındaki diğer kitabı alıyorum hızlıca: Aşk Neden Bu Kadar Zordur ve Yine de Nasıl Mümkün Olur?
Wilhelm Schmid’in felsefeyle harmanladığı psikolojik tespitlerini kitap isimlerine bile yansıttığı, kitabın ismini okurken bile kapaktan gelen esintiyle bir yaraya merhem olduğu hissinin tadına varıyorum uzun uzun önce, sonra bu üç kitabı koltuğumun altına alıp kapıya yöneliyorum. Odanın ışığını kapatmadan önce son kez kütüphaneye dönüp gülümseyerek bir teşekkür savuruyorum. Aşk yazan kitaba kısa bir bakış atıp bu kez ben kendi hissimi fısıldıyorum... “Sana biraz aşktan söz edeyim: Yıldızlara uzanır gibi uzanmak raftaki bir kitaba ve sevgilinin başını okşar gibi çevirmek sayfalarını.”
Işığı kapatıp odadan çıkıyorum. Yatağımın başucuna diziyorum kitapları. Kafamdaki müzik suskun. Huzur dolu yastığım. İçim yağmurun yıkadığı yapraklar gibi pırıl pırıl. Gün doğmuş.
İnsanlar yeni bir güne merhaba diyorlar, bense yeni bir “ben”e...

BİR YÜREKLENDİRME

Masa Dergi/Şubat2018*
Çay mı demlesem kendimi mi assam kararsızlığıyla geçmiş Çehov tabirli güzel bir günün sonunda ve Gorki’ye şiddetle hak verdiğim bir gecenin, tam “keşke daha az şey bilseydim de huzurla uyusaydım” saatindeyim. Unutmamak ama aynı zamanda da hatırlamamak istediğim olaylar zihnime yırtıcı bir kuş gibi yuva yapmış, kocaman kanatlarıyla başımın orta yerindeki ağaçtan diğer tüm sevimli kuşları kovmuş, kalbim de tüm olan bitene perdesini çekip ışığını kapatmış da karanlıkta öylece kalakalmışım gibi bir hissin de tam ortasında... Yetmezmiş gibi; keskin bir soğuk hava sızısı yapıyor kulağımdaki tını “Ne acı, insan kendine ne kadar yenik”

Yine de umut insanı terk etmiyor ve bir yıldız kaysa diye bekliyor içimde masum bir dilek: “Ah” diyor “bu şarkıların gözü kör olsa ve şiirler tesbih gibi kopsa da dizeleri etrafa dağılırken en iç yakanları bulunamayacak köşelere yuva kursa... Ah bazı günler gecesini de alıp sırtına, uzak diyarlara yol alsa ve bazı duygular insanın tasması gibi ruhunda şıngırdayıp durmasa”

Ama bazen her şey tersinden gitmeye meyillidir ya, işte, tüm yıldızlar da çiviyle sabitleniyor sanki bu gece gökyüzüne, dileğim umudumla birlikte, perdesi kapalı yüreğimin önünde soğuktan soluyor.

Sabahtan bu yana devam eden kararsızlığıma noktayı koyup çay demliyorum ve gecenin demine layık renkte dolduruyorum bardağa. Evin tüm loş ışıklarını birleştirip, insanı güzel gösteren bir kıvama getiriyorum ortamı ve yıldızlardan sağlayamadığım mucizeyi, kütüphanemin önüne dikilip kitaplardan beklemeye başlıyorum. Bir kitabın, kendi hür iradesiyle, rafından kucağıma fırlamasını istiyor gönlüm, okudukça da yüreğimi genişletsin, perdelerimi yırtarcasına tek hamleyle açsın, içerime ışık doldursun diye geçiriyorum aklımdan ama raftaki tek bir toz tanesi bile kıpırdamıyor ben dokunmadan. İnsan mucizeyi beklememeli zaten, uzanıp kendi almalı. Uzanıp alıyorum ben de. Ama hiçbir ışık yakmıyor içimde ve kitabı, uykusunu bölmeden geri bırakıyorum: Aranan mucize belli ki bu değil. Böyle uykusunda sersemlettiğim üç-beş kitap sonrası, daha da daralan bir umutsuzluk çemberine geçiş yapmaya hazırlanıyorum. Tam o an, elim kendi iradesinde, alelâde hareketle bir kitaba uzanırken, gözüm başka bir kitapla flörtöz bir bakışma yaşıyor. Gözüm elime komutu veriyor aniden ve tüm vücudum saygı duyuyor komuta elimle beraber, onun olduğu rafa yöneliyorum. “Merhaba” tadında uzatıyorum elimi kitaba ve o da bir yıldız gibi kayıyor raftan. Dilekler, mucizeyle taçlanıyor.

“Bir yüreklendirme”ye ihtiyaç duyuyorum o an ve kitabın üzerinde tam olarak bu cümle yazıyor. Wilhelm Schmid, Mutsuz Olmak. Bir felsefeciden, bir psikoloji kitabı... Çayımı, artık hak etmiş gibi, içmeye başlarken koltuğa kendimi bırakıyorum. Kitabı, kıymetini bilir bir şekilde elimde evirip çevirdikten sonra, okumaya başlıyorum. “Ne kadar çok insan, sırf mutlu olmaları gerektiğine inandıkları için mutsuz oluyordur acaba?” diye soruyor hemen ilk sayfalarda yazar. Bugün yaşadığım mutsuzluk, salt mutsuzluk muydu, yoksa mutlu olmaya kendini şartlayan kalbim, umduğunu bulamayıp hayal kırıklığına mı dayanamadı diye düşünüyorum ben de. Yaz sıcağında akşamüstü esintisi gibi bir ferahlama geliyor tenime... Sorgulamak da taze bir esinti adı olmalıydı belki, ruha üfleyen ve varoluşu havalandıran daha güçlü bir rüzgar türü yok çünkü. Zihnim havalandıktan sonra doksan iki sayfalık kitabı iyi ki demlediğim çayla birlikte, bütün gece okuyorum. Yeni yeni pencereler açılırken ufkumda; tüm günü, tüm geceyi, tüm sıkıntıları, tüm dünyayı hatta zaman zaman kendimi bile unutuyorum. Kitapların büyülü yanı bu: İnsanı, başka bir dünyanın ve başka bir benliğin varlığına ikna etmek. Olan olur, olmayan oldurulamaz elbette, ama kitaplar oldurulamayanın da kıymetli olduğunu anlatır bazen: Mutsuzlukların, hoşnutsuzlukların, hastalıkların ve var olan tüm olumsuzlukların aslında zıtlıklarına değer kattığını...

“Mutluluk önemlidir ama anlam daha önemlidir.” diye devam ediyor başka bir sayfada. Ne kadar doğru. Bazı cümlelere insan tüm varoluşuyla hak vermekten alıkoyamıyor kendini. Hele tam zamanında gelen önermeler, nakış gibi işleniyor ruha. Anlamı olmayan bir mutluluğu, anlamlı bir mutsuzluğa tercih etmemeyi tereddütüsüz başarabilmek belki de en hakiki mutluluk. “İnsan hayatında esas meydan okuma, mutlu olmak değildir... Mutsuz olmakla baş etmek, onu sindirmek ve ona dayanmak çok daha zordur; kahramanca olan, böyle bir hayattır.” satırlarını okurken, bildiğim ama sıklıkla unuttuğum ve doğru zamanda fısıldanan cümlelerin, insanın üzerinde yarattığı efsunlu hale bürünüyorum artık tamamen. Bambaşka bir cümleyle tekrar ediyor yine bir başka sayfada, içime tekrar tekrar seslenircesine: “Masaldaki gökten yağan gümüş paralar gibi insanın kucağına düşen tesadüfleri kabullenmekte büyük bir marifet yoktur. Asıl büyük yaşama becerisi, talihin gölgeli yanında lazımdır insana, gökten bahtsızlık yağarken, herhangi bir şeyi kabullenmek zor geldiğinde...” tekrar tekrar okuyorum ben de, işitiyorum fısıltıyı. Yaramı sevmem gerektiğini bir kez daha içimin en derininde hissediyorum. İnsan ancak yarasını sevdiğinde bir yaşam sanatçısı olur çünkü, yaşamımın sanatçısı olmak için çabalıyor zihnim her cümlede.

Kitabı bitirir bitirmez, soluk bile almadan kütüphanenin başına dikiliyorum yine, bu kez daha dingin, kafamdaki müziğin ritmi farklı, kalbimin perdeleri açılmış, ruhum ışıklı... Gece yerini sabaha bırakmak üzere, umrumda mı? Hiç değil! Günden önce aydınlanmanın mağrurluğu var üzerimde, dimdik, kararlı bakışıyorum kitaplarla. Gözüm Schmid imzalı bir başka kitap arıyor. Biliyorum var, yanlış zamanda alınan doğru kitaplarla dolu kütüphaneler. Dosta doyum olmayınca unutulan zamanın bir tadı vardır; kalp deli gibi çırpınmaya başlasa bile, bir kahve içimi daha devam edesi gelir insanın sohbete, öyle tatlı bir hâl içinde şak diye buluyorum bir başka kitabını: Sakin Olmak. İlk cümlelerini okuyorum: “Yaşam nedir ki aslında? Yoğunlukla hissedilen, derken sonra hiç hissedilmeyen bir şey, görünüşe göre hep aynı ama sonra tamamen bambaşka, ara ara ziyadesiyle değişken, sonra yine safi alışkanlık. Hazlar ve mutluluk da getirir, acılar ve mutsuzluk da, bir yaşamın ikisi arasında nasıl bölüneceğini de kimse bilemez.” Hemen rafa dönüp yanındaki kitabı alıyorum yavaş bir aceleyle. Düşmanlığın Faydaları. Ve yine onun yanındaki diğer kitabı alıyorum hızlıca: Aşk Neden Bu Kadar Zordur ve Yine de Nasıl Mümkün Olur?
Wilhelm Schmid’in felsefeyle harmanladığı psikolojik tespitlerini kitap isimlerine bile yansıttığı, kitabın ismini okurken bile kapaktan gelen esintiyle bir yaraya merhem olduğu hissinin tadına varıyorum uzun uzun önce, sonra bu üç kitabı koltuğumun altına alıp kapıya yöneliyorum. Odanın ışığını kapatmadan önce son kez kütüphaneye dönüp gülümseyerek bir teşekkür savuruyorum. Aşk yazan kitaba kısa bir bakış atıp bu kez ben kendi hissimi fısıldıyorum... “Sana biraz aşktan söz edeyim: Yıldızlara uzanır gibi uzanmak raftaki bir kitaba ve sevgilinin başını okşar gibi çevirmek sayfalarını.”
Işığı kapatıp odadan çıkıyorum. Yatağımın başucuna diziyorum kitapları. Kafamdaki müzik suskun. Huzur dolu yastığım. İçim yağmurun yıkadığı yapraklar gibi pırıl pırıl. Gün doğmuş.
İnsanlar yeni bir güne merhaba diyorlar, bense yeni bir “ben”e...
Tezgah Dergi/Şubat 2018*
1890’da Girit’te, çoğunluğu ressam olan bir aileden, renklerle değilse bile kelimelerle resim yapacak olan güzel bir adam doğdu. Adı belliydi, Cevat Şakir olacaktı ama babaannesi Musa peygamberi rüyasında gördüğünden son anda başına Musa’yı da eklemeden edemeyeceklerdi. Üç isimli, bir de uzun soyisimli Musa Cevat Şakir Kabaağaçlı, adıyla müsemma upuzun boylu bir adam olacaktı büyüdükçe. Bir süre sonra, uzun isminden sıyrılacak, sadeleşecek ve yalnızca Halikarnas Balıkçısı olarak anılacaktı ama henüz o günler çok uzaktı. Yaşayacak uzun bir yazgı vardı önünde. Oxford Üniversitesi’nde Yeni Çağlar Tarihi okuyan sayılı Türk gencinden biri olacaktı mesela önce, babasının ölümüne sebep olacak kötü bir olay geçecekti başından, dergilere yazılar yazacaktı uzun uzun yine de umut dolu, hapishanelere düşecekti hatta bir yazısından ötürü ama yine de umudunu kaybetmeyecekti. Takma isimle yazdığı “İdama mahkum olanlar bile bile asılmaya nasıl giderler” yazısı ile neredeyse idama mahkum edilecekti de son anda yaşam ona göz kırpacak ve istiklal mahkemesi onu hiç bilmediği bir kaleye sürgün edecekti. O karanlığa doğru çıktığı yol uzayacak uzayacak uzayacaktı. Aylar sürecek ve o karanlık sürgün yerine bir türlü varamayacağı bir yolculuk yaşayacaktı. Son anda, karanlık, yüzünü maviye boyayacak ve mahkemenin zorunlu sürgününü, hayat gönüllü sürgüne çevirecekti. Halikarnas Balıkçısı olana dek, ortalama bir insanın hikâyesi neyse, onun bin kat fazlası geçecekti başından.

Mavi Sürgün kitabında kendi hikâyesini anlatırken şöyle diyecekti: “Hayat, bir yerde değil insanda olur. Yaşamak, gönlü de dünyayı da aşar taşarcasına hayatla doldurmak demektir.” Bu cümleyi dolu dolu kurabilecek bir hayat yaşayacaktı. Gür kahkahası yüzünde hiç solmayacak, maviye, doğaya, çiçeğe, ağaca, çocuğa düşkünlüğü hiç bitmeyecek, zenginlikte de yoksullukta da umutlu kalabilmeyi her daim başaracaktı. Kalın, kopmaz ve köklü bir göbek bağıyla Anadolu’ya bağlı olduğumuzu anlatacak bilgelikte geçirecekti tüm ömrünü. Sadece insanlara dokunmayacaktı ışığı, kalebentlikle geldiği Bodrum’u bugünkü Bodrum yapacak, yetmeyecek: Kaçırılıp İngiltere’de sergilenen Halikarnas Mozolesi için müze yetkililerine mektup bile yazacaktı. “Mozolenin, değerini ancak Bodrum’un masmavi gökyüzünde bulacağını” belirtecek, müze yetkilileri söylediğine hak verecek ve müzenin Bodrum mavisine boyatılacağını söyledikleri bir mektup göndereceklerdi ona. On üç ayda İstanbul’dan varılamayan, kimsenin bilmediği, yolu bile olmayan sürgün kenti Bodrum’u, sınırlarını aşarak, British Museum’a taşıyacaktı.

1947 yılında Bodrum’u bırakıp İzmir’e yerleşecek ve bundan tam on yıl sonra 11 Mayıs’ta“Merhaba” diye başlayan sıcacık bir mektup yazacaktı İzmir’den İstanbul’a.
“İki kulağını da kendi gönlüne veren kişi yürür değil, uçar. Bazı kuşlar vardır. Uyurken kanatlarını başlarının altına alırlar ve uyurlar. Sen de öyle yap. Başını kanadının altına al da, kendi yüreğini dinle, o ne diyorsa onu yap... Senin hayata karşı vazifen kendin olmaktır.” diyecekti çok sevgili Azra Erhat’ına. Bundan tam bir ay sonraki bir mektubunda da: “Çünkü yürek kendi yaptığı elektrikle çarpıyor.” yazacaktı. Tüm ömrünü bir merhaba sıcaklığında, kanatlarını başının altına alıp yüreğini dinleyerek ve kendi yüreğinin enerjisini herkese sirayet ettiren bir adam geçecekti bu topraklardan. Halikarnaslı Balıkçı diyecektik biz ona ama o Arşipelin yıldızı, mavi göğün bulutu, Anadolu’nun en güzel mirası olacaktı bize.

Yaşar Kemal, Balıkçı için; bizden Nobel’e aday olacak tek isim diye bahsederken, Nazım Hikmet iki kez mektup yazacaktı ona aynı cümleyle: “Dünyanın yetiştirdiği en büyük şairlerden birisin...” Edip Cansever, Bedri Rahmi Eyüboğlu onun için şiirler yazacak ve Attilâ İlhan ondan aldığı ilhamla hikâyeler yazdığını anlatacaktı uzun uzun. İlhan Berk ise onu bir yaşama ustası olarak görecekti. Onun tüm yazdıklarını ve ona dair tüm yazılanları okuyan, tüm mektuplarını ezber eden, Ege’de Aşıklar Yolu’ndaki, Balıkçı sayesinde dikilmiş okaliptus ağaçlarının gölgesinde, onun hikâyelerini dinleyen, onu yakından tanımak için her fırsatta gönülden çabalayan ben de onun için bir yazı yazacaktım işte böyle: Onu; Anadolu gibi dimdik ayakta, elinde lahit gibi parıldayan bir ışıkla hayal ettiğimi söyleyecektim...

Yazının son cümlesinde, geçmişten geleceğe aydınlık bir köprü kuran, kocaman ve gür sesli bir “MERHABA”diyecektim Balıkçı’ya...  MERHABA!

YÜREK KENDİ YAPTIĞI ELEKTRİKLE ÇARPIYOR

Tezgah Dergi/Şubat 2018*
1890’da Girit’te, çoğunluğu ressam olan bir aileden, renklerle değilse bile kelimelerle resim yapacak olan güzel bir adam doğdu. Adı belliydi, Cevat Şakir olacaktı ama babaannesi Musa peygamberi rüyasında gördüğünden son anda başına Musa’yı da eklemeden edemeyeceklerdi. Üç isimli, bir de uzun soyisimli Musa Cevat Şakir Kabaağaçlı, adıyla müsemma upuzun boylu bir adam olacaktı büyüdükçe. Bir süre sonra, uzun isminden sıyrılacak, sadeleşecek ve yalnızca Halikarnas Balıkçısı olarak anılacaktı ama henüz o günler çok uzaktı. Yaşayacak uzun bir yazgı vardı önünde. Oxford Üniversitesi’nde Yeni Çağlar Tarihi okuyan sayılı Türk gencinden biri olacaktı mesela önce, babasının ölümüne sebep olacak kötü bir olay geçecekti başından, dergilere yazılar yazacaktı uzun uzun yine de umut dolu, hapishanelere düşecekti hatta bir yazısından ötürü ama yine de umudunu kaybetmeyecekti. Takma isimle yazdığı “İdama mahkum olanlar bile bile asılmaya nasıl giderler” yazısı ile neredeyse idama mahkum edilecekti de son anda yaşam ona göz kırpacak ve istiklal mahkemesi onu hiç bilmediği bir kaleye sürgün edecekti. O karanlığa doğru çıktığı yol uzayacak uzayacak uzayacaktı. Aylar sürecek ve o karanlık sürgün yerine bir türlü varamayacağı bir yolculuk yaşayacaktı. Son anda, karanlık, yüzünü maviye boyayacak ve mahkemenin zorunlu sürgününü, hayat gönüllü sürgüne çevirecekti. Halikarnas Balıkçısı olana dek, ortalama bir insanın hikâyesi neyse, onun bin kat fazlası geçecekti başından.

Mavi Sürgün kitabında kendi hikâyesini anlatırken şöyle diyecekti: “Hayat, bir yerde değil insanda olur. Yaşamak, gönlü de dünyayı da aşar taşarcasına hayatla doldurmak demektir.” Bu cümleyi dolu dolu kurabilecek bir hayat yaşayacaktı. Gür kahkahası yüzünde hiç solmayacak, maviye, doğaya, çiçeğe, ağaca, çocuğa düşkünlüğü hiç bitmeyecek, zenginlikte de yoksullukta da umutlu kalabilmeyi her daim başaracaktı. Kalın, kopmaz ve köklü bir göbek bağıyla Anadolu’ya bağlı olduğumuzu anlatacak bilgelikte geçirecekti tüm ömrünü. Sadece insanlara dokunmayacaktı ışığı, kalebentlikle geldiği Bodrum’u bugünkü Bodrum yapacak, yetmeyecek: Kaçırılıp İngiltere’de sergilenen Halikarnas Mozolesi için müze yetkililerine mektup bile yazacaktı. “Mozolenin, değerini ancak Bodrum’un masmavi gökyüzünde bulacağını” belirtecek, müze yetkilileri söylediğine hak verecek ve müzenin Bodrum mavisine boyatılacağını söyledikleri bir mektup göndereceklerdi ona. On üç ayda İstanbul’dan varılamayan, kimsenin bilmediği, yolu bile olmayan sürgün kenti Bodrum’u, sınırlarını aşarak, British Museum’a taşıyacaktı.

1947 yılında Bodrum’u bırakıp İzmir’e yerleşecek ve bundan tam on yıl sonra 11 Mayıs’ta“Merhaba” diye başlayan sıcacık bir mektup yazacaktı İzmir’den İstanbul’a.
“İki kulağını da kendi gönlüne veren kişi yürür değil, uçar. Bazı kuşlar vardır. Uyurken kanatlarını başlarının altına alırlar ve uyurlar. Sen de öyle yap. Başını kanadının altına al da, kendi yüreğini dinle, o ne diyorsa onu yap... Senin hayata karşı vazifen kendin olmaktır.” diyecekti çok sevgili Azra Erhat’ına. Bundan tam bir ay sonraki bir mektubunda da: “Çünkü yürek kendi yaptığı elektrikle çarpıyor.” yazacaktı. Tüm ömrünü bir merhaba sıcaklığında, kanatlarını başının altına alıp yüreğini dinleyerek ve kendi yüreğinin enerjisini herkese sirayet ettiren bir adam geçecekti bu topraklardan. Halikarnaslı Balıkçı diyecektik biz ona ama o Arşipelin yıldızı, mavi göğün bulutu, Anadolu’nun en güzel mirası olacaktı bize.

Yaşar Kemal, Balıkçı için; bizden Nobel’e aday olacak tek isim diye bahsederken, Nazım Hikmet iki kez mektup yazacaktı ona aynı cümleyle: “Dünyanın yetiştirdiği en büyük şairlerden birisin...” Edip Cansever, Bedri Rahmi Eyüboğlu onun için şiirler yazacak ve Attilâ İlhan ondan aldığı ilhamla hikâyeler yazdığını anlatacaktı uzun uzun. İlhan Berk ise onu bir yaşama ustası olarak görecekti. Onun tüm yazdıklarını ve ona dair tüm yazılanları okuyan, tüm mektuplarını ezber eden, Ege’de Aşıklar Yolu’ndaki, Balıkçı sayesinde dikilmiş okaliptus ağaçlarının gölgesinde, onun hikâyelerini dinleyen, onu yakından tanımak için her fırsatta gönülden çabalayan ben de onun için bir yazı yazacaktım işte böyle: Onu; Anadolu gibi dimdik ayakta, elinde lahit gibi parıldayan bir ışıkla hayal ettiğimi söyleyecektim...

Yazının son cümlesinde, geçmişten geleceğe aydınlık bir köprü kuran, kocaman ve gür sesli bir “MERHABA”diyecektim Balıkçı’ya...  MERHABA!
Tezgah Dergi/Ocak 2018*

Bundan on yıl evvel, her gece, yatağımın üzerindeki tavana astığım ve sabahları ilk hatırlamak istediğim cümleyle kapatıyordum gözlerimi. Yazının tılsımı içime işleyene kadar, her gece, iştahla tekrarlıyordum: “Yarın belki de kendime uyanırım!”

Fernando Pessoa bundan seksen altı yıl evvel kurmuştu bu cümleyi, ocak ayının sekiziydi ve çok çok sonraki bir ocak ayının sekizinde, bir kadın onu alıp kendine “iyi geceler” cümlesi yaptı.
Hayatta tesadüfler var mıdır ve insana iyi gelir mi bilemem ama edebiyatta tesadüfler vardır ve iyileştirici etkisine kefilim.

Pessoa, kendi ruhunun içinde yarattığı yetmiş iki ayrı karakter olarak tanınsa da, işte bu sebepten benim için yetmiş üçüncü karakteri var ve o benim şifacım. Zaten, her yazar, bir okurun şifacısı. Ama Pessoa da şöyle bir fark da var: O, yaratmak için kendini yok ettiğini söylese de; çeşitli oyuncuların, çeşitli oyunları sergiledikleri boş bir sahne olarak görse de kendini, ustaca hazırladığı yetmiş iki karakterle aslında kendinin ve edebiyatın da şifacısı. Tek başına ve tanınmayan birkaç şiirin şairi olarak dünyadan ayrılan bir insan ve çok sonra tek başına dev bir kadro olarak edebiyat dünyasına dönen bir insanlık aynı zamanda. Yarattığı karakterlerden Campos’a söylettiği gibi: “Bütün zamanlarda tüm insanlık” olduğunun farkında olan bir Pessoa o. Her ne kadar tek bir “kişi” demek olsa da Pessoa’nın kelime anlamı, o isminin ona yüklediği sorumluluğun çok ötesine geçip kendi deyimiyle kendinden bir heteronym yaratmış. Kendine özel bir biyografi, bir hayat felsefesi, bir politik görüş, bir inanç ile kendi ruhundan, yetmiş iki ayrı edebiyat insanı var etmiş, kendini çoğalttıkça azaltmış ya da kendi azaldıkça çoğalmış belki de. İşin özü; ölümden çok sonra, ardında bıraktığı sandığın kapağı açılınca başlamış asıl yaşam onun için.

Huzursuzluğun Kitabı, Pessoa’nın yarattığı karakterlerden Bernardo Soares adıyla yayımlanmış önce, Bu kitabın da diğer yazdıklarıyla birlikte, Pessoa’ya ait olduğu, sandığı açıldıktan sonra anlaşılmış. Pandora’nın Kutusu gibi Pessoa’nın sandığı da... Tıpkı Pandora’nın merakına yenik düşmesi gibi Pessoa’nın kız kardeşinin de merakına yenik düşmesiyle açılmış sandık. Ama bu kez dünyaya kötülük yayılmamış, gizem kapısı aralanmış ve dünya kelimelerden gelen güzelliğe bulanmış. Şaşırmamak lazım; çünkü herkesin bir Pandora Kutusu vardır bu hayatta, gizem tüm varlıklara özeldir ve kimilerinin gizemi aralandığında dünyayı güzelliğe boyarken kimilerininki dünyayı çirkinliğe boğar. Ve kimileri Pandora’nın Kutusuna sahiptir, kimileri de Pandora’nın Kutusunda yaşar. Pessoa, kutusunu ardında bırakarak, bize, “Kutuyu açan Pandora mıyız yoksa kutu içinde yaşayan gizemli varlıklar mıyız?” sorularını düşündüren, modern zamanların Zeus’u olmuştur böylece.

Zaten bir kelime sanatçısının insanlara karşı en büyük sorumluluğu da bu değil midir? İnsana kendi varoluşunu sorgulatabilmek... İçindeki yıldız tozunu üfleyerek havalandırabilmek, halı altında birikmiş her ne varsa, en azından kendine itiraf etmesini sağlayabilmek... Pessoa bunu hem hayat hikayesiyle hem de yazdığı her kelimeyle layığıyla başaranlardan. Huzursuzluğun Kitabı’nı okuyup kendini sorgulamayan tek bir kişi yoktur diye düşünüyorum. Varsa eğer, hemen şu an bunun nedenini sorgulamalı ve eline kitabı bir daha almalı bence. Çünkü, bazı kitaplar ömür boyu her yeni gün aynı iştahla okunabilir ve yine ömür boyu her yeni gün farklı tatlarla anlaşılabilir nitelikte. Bu, insanın gizemiyle kelimelerin büyüsünün kimyasal karışımı işte.

“İçimin derinlerinde yığınla dostum var benim, her biri kendine has, gerçek, sınırları gayet iyi çizilmiş ve hep yarım kalmış bir varlığa sahip.” Öyle. İçimiz ayrı bir evren. Nara benzeyen bir yapımız var... Tek bir insan suretinde, binbir suret parçası gizliyoruz. Her biri tek tek bizi ifade etmekte yetersiz ama toplamı bizi oluşturuyor. Her birini tanımak bu yüzden zaruri. Her birini bilmek ve o çerçevede arayarak asıl kendimize ulaşmak, varlığımıza karşı en büyük görevimiz. Gerçekten bu görevi yerine getirebiliyor muyuz? Sormak, yoklamak lazım ara ara. Bu konuda bir istatistik yapılabilse, eminim sonuç: İnsanların çoğu hayattan kendileriyle tanışmadan ayrılıyor, olurdu. Bir ömrü heba ettiğinin farkında bile olamamak... Hayata en acı, en acınası veda! Sanığın da tanığın da mağdurun da aynı kişi olduğu bir mahkemenin hüküm anını görmemek için, kendini bilmek mühim. Bu yüzden içimizdeki bir suretle değil tüm suretlerle yüzleşmek ve hepsiyle bütünlüklü anlaşarak kendimizi doğurmak olmalı uğraşımız. Bu yüzden okumayı, anlamayı, sorgulamayı, bilmeyi ve böylelikle kendimizle tanışmayı arzulamalıyız daima.


İşte ancak o zaman “Yarın belki de kendimize uyanırız!”

HER YAZAR, BİR OKURUN ŞİFACISI

Tezgah Dergi/Ocak 2018*

Bundan on yıl evvel, her gece, yatağımın üzerindeki tavana astığım ve sabahları ilk hatırlamak istediğim cümleyle kapatıyordum gözlerimi. Yazının tılsımı içime işleyene kadar, her gece, iştahla tekrarlıyordum: “Yarın belki de kendime uyanırım!”

Fernando Pessoa bundan seksen altı yıl evvel kurmuştu bu cümleyi, ocak ayının sekiziydi ve çok çok sonraki bir ocak ayının sekizinde, bir kadın onu alıp kendine “iyi geceler” cümlesi yaptı.
Hayatta tesadüfler var mıdır ve insana iyi gelir mi bilemem ama edebiyatta tesadüfler vardır ve iyileştirici etkisine kefilim.

Pessoa, kendi ruhunun içinde yarattığı yetmiş iki ayrı karakter olarak tanınsa da, işte bu sebepten benim için yetmiş üçüncü karakteri var ve o benim şifacım. Zaten, her yazar, bir okurun şifacısı. Ama Pessoa da şöyle bir fark da var: O, yaratmak için kendini yok ettiğini söylese de; çeşitli oyuncuların, çeşitli oyunları sergiledikleri boş bir sahne olarak görse de kendini, ustaca hazırladığı yetmiş iki karakterle aslında kendinin ve edebiyatın da şifacısı. Tek başına ve tanınmayan birkaç şiirin şairi olarak dünyadan ayrılan bir insan ve çok sonra tek başına dev bir kadro olarak edebiyat dünyasına dönen bir insanlık aynı zamanda. Yarattığı karakterlerden Campos’a söylettiği gibi: “Bütün zamanlarda tüm insanlık” olduğunun farkında olan bir Pessoa o. Her ne kadar tek bir “kişi” demek olsa da Pessoa’nın kelime anlamı, o isminin ona yüklediği sorumluluğun çok ötesine geçip kendi deyimiyle kendinden bir heteronym yaratmış. Kendine özel bir biyografi, bir hayat felsefesi, bir politik görüş, bir inanç ile kendi ruhundan, yetmiş iki ayrı edebiyat insanı var etmiş, kendini çoğalttıkça azaltmış ya da kendi azaldıkça çoğalmış belki de. İşin özü; ölümden çok sonra, ardında bıraktığı sandığın kapağı açılınca başlamış asıl yaşam onun için.

Huzursuzluğun Kitabı, Pessoa’nın yarattığı karakterlerden Bernardo Soares adıyla yayımlanmış önce, Bu kitabın da diğer yazdıklarıyla birlikte, Pessoa’ya ait olduğu, sandığı açıldıktan sonra anlaşılmış. Pandora’nın Kutusu gibi Pessoa’nın sandığı da... Tıpkı Pandora’nın merakına yenik düşmesi gibi Pessoa’nın kız kardeşinin de merakına yenik düşmesiyle açılmış sandık. Ama bu kez dünyaya kötülük yayılmamış, gizem kapısı aralanmış ve dünya kelimelerden gelen güzelliğe bulanmış. Şaşırmamak lazım; çünkü herkesin bir Pandora Kutusu vardır bu hayatta, gizem tüm varlıklara özeldir ve kimilerinin gizemi aralandığında dünyayı güzelliğe boyarken kimilerininki dünyayı çirkinliğe boğar. Ve kimileri Pandora’nın Kutusuna sahiptir, kimileri de Pandora’nın Kutusunda yaşar. Pessoa, kutusunu ardında bırakarak, bize, “Kutuyu açan Pandora mıyız yoksa kutu içinde yaşayan gizemli varlıklar mıyız?” sorularını düşündüren, modern zamanların Zeus’u olmuştur böylece.

Zaten bir kelime sanatçısının insanlara karşı en büyük sorumluluğu da bu değil midir? İnsana kendi varoluşunu sorgulatabilmek... İçindeki yıldız tozunu üfleyerek havalandırabilmek, halı altında birikmiş her ne varsa, en azından kendine itiraf etmesini sağlayabilmek... Pessoa bunu hem hayat hikayesiyle hem de yazdığı her kelimeyle layığıyla başaranlardan. Huzursuzluğun Kitabı’nı okuyup kendini sorgulamayan tek bir kişi yoktur diye düşünüyorum. Varsa eğer, hemen şu an bunun nedenini sorgulamalı ve eline kitabı bir daha almalı bence. Çünkü, bazı kitaplar ömür boyu her yeni gün aynı iştahla okunabilir ve yine ömür boyu her yeni gün farklı tatlarla anlaşılabilir nitelikte. Bu, insanın gizemiyle kelimelerin büyüsünün kimyasal karışımı işte.

“İçimin derinlerinde yığınla dostum var benim, her biri kendine has, gerçek, sınırları gayet iyi çizilmiş ve hep yarım kalmış bir varlığa sahip.” Öyle. İçimiz ayrı bir evren. Nara benzeyen bir yapımız var... Tek bir insan suretinde, binbir suret parçası gizliyoruz. Her biri tek tek bizi ifade etmekte yetersiz ama toplamı bizi oluşturuyor. Her birini tanımak bu yüzden zaruri. Her birini bilmek ve o çerçevede arayarak asıl kendimize ulaşmak, varlığımıza karşı en büyük görevimiz. Gerçekten bu görevi yerine getirebiliyor muyuz? Sormak, yoklamak lazım ara ara. Bu konuda bir istatistik yapılabilse, eminim sonuç: İnsanların çoğu hayattan kendileriyle tanışmadan ayrılıyor, olurdu. Bir ömrü heba ettiğinin farkında bile olamamak... Hayata en acı, en acınası veda! Sanığın da tanığın da mağdurun da aynı kişi olduğu bir mahkemenin hüküm anını görmemek için, kendini bilmek mühim. Bu yüzden içimizdeki bir suretle değil tüm suretlerle yüzleşmek ve hepsiyle bütünlüklü anlaşarak kendimizi doğurmak olmalı uğraşımız. Bu yüzden okumayı, anlamayı, sorgulamayı, bilmeyi ve böylelikle kendimizle tanışmayı arzulamalıyız daima.


İşte ancak o zaman “Yarın belki de kendimize uyanırız!”
2017 @ fufuokur / TÜM HAKLARI SAKLIDIR. SİTEDE BULUNAN İÇERİĞİN KOPYALANMASI, İZİNSİZ YAYINI VE PAYLAŞIMI YASAKTIR. / Tasarım: K.S