Sosyal

Sayfalar

İNSAN KENDİNİ NE KADAR AZ TANIYOR!


Biraz hayal kurmak tehlikeliyse,
bunun çözümü daha az hayal kurmak değil,
daha fazla ve her zaman hayal kurmaktır.”
REDDEDİLEN KİTAP
1910’lu yılların başı. Paris’te bir adam yazdığı kitabı yayımlatabilmek için bir editöre yollar. Editör’den aldığı cevap, okumayı sürdüremediği ve cümlelerin gereksiz uzun olduğu yönündedir. Reddedilir.
Vazgeçmeye niyeti olmayan adam, kitabını bu kez başka bir yayın evinin editörüne yollar ve “Son derece belirgin bir patolojik vaka, anlaşılamaz ve karmakarışık olaylar” cümlesiyle damgalanır kitabı. Reddedilir.
Sırada yeni bir bekleyiş süreci vardır. Kitap başka bir yayın evinin başka bir editörünün masasına ve insafına bırakılır. Sonuç değişmez: Bir adamın uykuya geçmek amacıyla yatağında dönüp durduğunu anlattığı düşünülen ilk satırlar, yetmezmiş gibi bir de otuz sayfalık karalama olarak görülür. Reddedilir.
Son, ama sonuç değişmese son olmayacak, bir hamle daha yapar adam. Biri bakmamış görmüş, istiridyeyi açmış ve içindeki inciyi fark etmiştir nihayet, kitap basılır ve yayın evi sahibi Gaston Calmette’eye, derin ve içten minnetin ifadesi olarak ithaf edilir.

O adam yirminci yüzyılın en iyi yazarlarının başında gelen Marcel Proust ve o minnet hissiyle bastırılan kitap Kayıp Zamanın İzinde’nin ilk incisi “Swann’ların Tarafı”dır.

2010’lu yılların sonu. İstanbul’da bir kadın bu kitabı okuyabilmek için altı ayını seve seve feda eder. Hikayenin cilvesi, o kadın da bir editördür ve kitabı kabul eden editörün algısı gibi, aldığı haz hayatında hiçbir kitaptan almadığı kadar derindir. İstiridyeyi ilk hamlede kırmış ve sabırla içindeki incinin gözlerini almasına, kalbini ve zihnini büyülemesine izin vermiştir.

BİR ŞÖLENE ÇAĞIRILIYORDUM
Haziran’ın dokuzu. Okulların yaz tatiline gireceği Cuma günü. Bir yandan öğrencilerimi dördüncü sınıftan mezun etmenin burukluğu ve bir yandan da pırıl pırıl yirmi dört çocuğu hayata hazırlamanın gururuyla karışmanın verdiği dalgınlıktan, okuduğum kitabı evde unutmuştum. Dört yıl boyunca -ne olursa olsun- her sabah ilk ders saatinde kitap okumuştuk öğrencilerimle ve ritüelimizin hem de son günü yanımda kitabım yoktu! Tek bir gün bile kitapsız girmemiştim sınıfa ve son gün de elimde kitap olmadan adımımı atmamaya kararlıydım... Öğretmenler odasına koşup yanında yedek kitabı olan var mı diye sordum. Yanında kitabı olmayan insanlarla yaşadığımızdan çoğu vakit, yedek kitap bulunduranını bulmak epey zor gibi gelmişti fakat neyse ki bir arkadaşım hızır gibi yetişti ve dolabından “Albertine Kayıp” kitabını çıkarıp verdi. “Aldım ama okuyamadım zaten, ağır kitap, al senin olsun” dedi. Neden yedek kitap olduğunu da bu cümleyle özetlemiş oldu. “Çünkü bu bir serinin altıncı kitabı, elbette okuyamazsın” diye hafiften onun nezdinde çoğu kişide olan bu edebiyat bilinçsizliğine sitemlenerek ve aynı zamanda minnetle teşekkür ederek aldım kitabı. Aldım almasına ama ellerim de titredi alırken. Çünkü kitaplığımda bir çiçek gibi, hâlâ bu seri için yeterli odaklanma becerisine sahip olmadığımı düşünerek beklettiğim ve asla okumaya yeltenemediğim bir serinin altıncı kitabını bir saat boyunca okumak durumundaydım. Öyle ki ne başka kitap arayacak zamanım ne de başka alternatifim vardı. Sınıfa mecburen elimde Albertine Kayıp’la girdim o gün ve böylece aklımda hep ötelediğim bir serinin altıncı kitabından, kırk dakika boyunca okuduğum yirmi altı sayfa, korktuğum ve hatta çekindiğim bir dünyanın kapısını araladı içimde. O aralanma ile artık hazır olduğumu anladım ve kitaba ilk bakışta aşk gibi derinden bir bağlılık hissettim... Beni ilk vuran cümle daha ilk sayfadaki “İnsan kendini ne kadar az tanıyor!”[1] olmuştu. Evet öyleydi, okuyamayacağımı düşündüğüm kitap, bana bunu içtenlikle fısıldamıştı. Kitaplar insana tam zamanında gelir zaten. Okur değildir kitabı seçen, kitap tüm heybetiyle okurun karşısına dikilir ve “beni şimdi okursan, aslında kendini okuyacaksın” der. Duyarsak onu ne âlâ. Ama bazen okur, kitabı erken kucaklar ve ona seslenmediği halde inatla alır, zamanı gelmeden de okumaya başlar. İşte bu erken karşılaşmada kitap ketumlaşır, tüm varlığını sermez okurun önüne, kendini anlaşılmazlığın altına gizler, okuru sıkar. Oysa geç kaldığımızı düşündüğümüz tüm kitaplar -tam olarak o histen dolayı- doğru zamanda gelmiştir.
Ben de öyle bir geç kalmışlık hissettim o yirmi altı sayfada...
Kitap bana sesleniyordu ve tam zamanıydı: Bir şölene çağırılıyordum...
O akşam evde elime serinin ilk kitabını aldım ve büyülü yolculuğum başladı.

KENDİME AİT BİR GECE
O haziran gecesini tarif edecek duyguyu, çok sonra serinin beşinci kitabını okurken karşılaştığım “Hayatımın bir kış günü kadar kısa görünen bu zamansız akşamında, yine bütün duygularım bir araya toplanmakta, bütünleşmekteydi sanki” [2] cümlesiyle tarif edebilirim ancak. Öyle uzun, öyle kısa, anlatımla bütünleştiğim, anlatılanla dağıldığım sayısız gece yaşadım tüm seri boyunca. Bir “gece yazarı” Marcel Proust. Ölümünden seneler sonra, son on yılını birlikte geçirdiği hizmetkârı Céleste Albaret’nin[3] anlattığına göre; tüm odası, dış dünyanın sesinden arınmak için mantarla kaplanmış, panjurları daima kapalı, çift kat camı ve yine daima kapalı olan kalın mavi perdeleriyle, gün ışığının tüm şehirde oynaştığı vakitlerde bile kendine ait bir gece yaratıp yazmaya devam etmiş. “Gece okuru”yum ben de. Sabah erkenden kalkacak bile olsam erken uyuyamam. Herkes uyuduktan sonra yeni bir hayat bahşedilir sanki bana, zihnim on kat açılır ve kitaplar asla uykumu getirmez, aksine uyandırır. Proust’la tüm kitap boyunca gece konusunda da bütünleştik bu sebepten. Swann’ların Tarafı “Uzun zaman, geceleri erken yattım” cümlesi ile başladığında onun bir “gece yazarı” olduğunu henüz hiç bilmeden hissetmiştim zaten. Kendine ait gecelerde yazılmış kitabı, kendime ait gecelerde işledim içime.
İlk kitapta -anlatıcısının adının kitap boyunca iki kez geçtiği- Marcel’den çocukluk yıllarını ve çocukluk gözlemlerini, kendi zaman takvimimde yaşadığım anlık sıçramalarla dinledim. “Dünya her birimiz için bir hamlede baştan sona yaratılmamıştır. Yaşadıkça, hiç aklımızdan geçmeyen şeyler eklenir dünyamıza.”[4] Bunu özellikle kitaplarla çok daha iyi idrak ediyorum. Bazen, okudukça da hiç aklımızdan geçmeyen şeyler ekleniyor çünkü dünyamıza. Çocukken çaya bandırarak yediğim bir bisküvinin ağzımda dağılan tadıyla, benliğimi o ana hapsettiğimi ve zaman akıp gitse bile bir yanımın hep o ve onun gibi nice anlarda nöbette beklediğini, bir kez daha o tadı aldığımda şimdiki zamanı yaşayan benliğimin, nöbet tutan benliğime ışık hızıyla ve sanki aradan onca zaman geçmemişçesine sarıldığını, okurken bizzat hissederek ekledim dünyama. Asıl yaşamak bu! Bazen çok basit şeyler bile aydınlatıcı olur kitaplarda. Dil, dili aşan bir biçimde anlatıyorsa hele, en basit ve üstüne düşünülmemiş duyguları bile canlandırır. Bu düşüncemi duymuş gibiydi Proust.
“İşte bu nedenle” diyordu “bazen dâhi bir yazarın yeni şaheserini okurken, kendi küçümsemiş olduğumuz fikirlerimizi, bastırmış olduğumuz sevinç ve üzüntüleri, aşağıladığımız koca bir duygu âlemini o şaheserde bulup sevinir ve birden değerli olduklarını anlarız.” [5] Geçen her dakikamın, hayatıma giren her duygunun, zaman içinde yarattığım tüm değişimlerin değerlendirmesini yaptım ve her ânımın kendi içimde değerlenmelerini cümle cümle izledim.
ANİDEN BİR ŞEY OLUYOR, BÜYÜLÜ BİR AN...
Tüm seri, anlatıcının kronolojik olmayan ama zamandaki sıçramalarının da mantıksal boşluklar yaratmadığı hikayesini dinlemekle geçiyor. Doğayı, müziği, resim sanatını, edebiyatı, aşkı, o dönemin güncel olaylarını, Paris burjuva yaşamını ve tüm bunların detaylarındaki güzelliği şiirsel ve dil üstü bir anlatımla nakış gibi işleyerek anlatıyor. Öyle ki bazı anlarda kitabı kanatırcasına altını çizmek, cümlelere sarılmak, kitabı öpmek işten bile gelmiyor okuyana. “Hiç kimse, görünür ve görünmez arasındaki ilişkiyi saptamakta Proust’tan daha ileri gidememiştir”[6] diyor Merleau-Ponty. Tek cümleyle dev anlatım diyorum ben de bu tanım için.
Yakalanan Zaman yani serinin son kitabının son yarısına kadar anlatıcının hayatına ortak olmak, fikirlerine hayran olmakla geçip giderken roman, aniden bir şey oluyor, büyülü bir an: Anlatıcı Marcel bir kütüphanede çocukluk hatıralarını canlandıran bir kitaba rastlıyor. Bir insan kendisinde derin iz bırakmış bir nesneyle, onu tamamen hafızasından çıkardığını sandığı bir anda karşılaşırsa ruhu tufana uğrar. “Eskiden bakmış olduğumuz bir şeyi tekrar görürsek, eski bakışımızla birlikte o zamanlar bu bakışı dolduran bütün imgeler bize geri gelir” çünkü. O büyülü an, o tüm imgeleri geri getiren hatıra, romanı başa döndürecek bir sarmal yaratıyor. Roman aslında bittiği yerde başlıyor. Anlatım, o andan son satıra kadar, kitabın nasıl ortaya çıktığını, edebiyatın insana ne sunduğunu, sanatın hayata katkısını anlayacağımız, geçmişi ve onun kayıp izlerini sürmenin değerini idrak edeceğimiz, derinliği ve metaforlarıyla hafızamızdan asla çıkmayacak bir şölene dönüşüyor. Son satırlarında ilk kez okuyucusuna bir not iliştiriyor Proust: Onları asla okurlarım olarak görmüyorum, onlar benim değil kendi kendilerinin okuru olacaklar... Ve, cümlelerine cevap verme zorunluluğu duyduğum şu ifadeyle devam ediyor: “Onlardan beni övmelerini veya yermelerini değil, gerçekten yazdığım gibi mi olduğunu, kendilerinde okudukları kelimelerin benim yazdığım kelimeler mi olduğunu söylemelerini bekleyecektim.” [7]Ben onu, yüz yıl beklettikten sonra, parlak gözlerle ferahfeza bir cevap bırakıyorum bu tek sorusu için kitabın sol yanına: Kelimelerin kelimelerim oldu!
BAZI SEVGİLER İNSANIN YÜREĞİNİ BÜYÜTÜYOR
Kitabı bir yandan okurken bir yandan da Proust hayranlığımın altını dolduracak olan başka okumalar yaptım. Céleste Albaret’nin kitabı ile Proust’un günlük hayatını ve kitabı yazım sürecini okudum misal. Alain De Botton’ın, Proust’a, Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir* adıyla bir kitap çıkartacak kadar nasıl hayran olduğunu anladım. Proust’un, İngilizce’den Fransızca’ya Ruskin’in bir kitabını çevirip ön söz olarak yazdığı Okuma Üzerine metniyle, ön sözün bile bir kitap değeri taşıyacak kadar nitelikli olabileceğini gördüm. Deleuze’un kitaba felsefi bir yaklaşım geliştirme ihtiyacının oluşmasına hak verdim. Türkiye’de basılmış Proust üzerine okumadığım kitap kalmadığında, karşıma bambaşka bir kitap çıktı. Proust’un gençlik yıllarında seçkin aile çocuklarının arasında yaygın olan sorular dizisine on üç ve yirmi bir yaşlarında verdiği cevapların kendi el yazısı baskılarıyla birlikte verildiği ve maalesef Türkçe çevirisi olmayan ingilizce bir kitap. Sorulara çocuk yaşta verdiği cevaplarla, bana dehasını bir kez daha ve sarsılamaz şekilde kanıtladı.
Proust hayatıma kelime kelime sızdı altı ay boyunca. Kelime kelime sokuldum ben de onun zihnine. Bir insanın var olmaması onu sevmeye engel değil, sınırsızca sevdim ben kelimeleriyle tanıdığım bu adamı. Zamanında ve bilinçle okuyan, okuyacak olan her okur kadar sevdim. Bazı sevgiler insanın yüreğini büyütüyor. Bahsettiğim testte, nasıl ölmek istediğine dair bir soru vardı, daha çok sevilmiş bir adam olarak ölmek istediğini yazmış cevap olarak Proust. Bir mektup zamanda yolculuk yapabilse ve bugünden o güne yollanabilseydi eğer, ona çok sevildiğini söylemek isterdim.

YANILGI
Her ne kadar benim mektubum hayâli olsa da, Kayıp zamanın izinde kitabını okuyan ve reddeden editörlerden ilki André Gide, kitap çıktıktan kısa bir süre sonra Proust’a gerçek bir mektup yazmış, kitabı elinden düşürmeden okuduğunu ve yaptığı bu hatanın, hayatının en utanç verici hatası olduğunu söylemiş.
Haklı elbette pişmanlığında ama yine de bu kitapla ilgili en büyük yanılgı editörlerinki değil bana göre...
Asıl yanılgı: Tarihin en uzun romanı olan, bir buçuk milyon kelimeden oluşmuş, yedi ciltlik, dört bin sayfalık Kayıp Zamanın İzinde’nin sonlarında
“Kendimizin on yıl sonra, kitaplarımızın da yüz yıl sonra var olmayacağını kabulleniriz” [8]
cümlesini kuran Proust’a ait.

Bir buçuk milyon kelimenin içinde, on bir kelimelik dünyanın en güzel yanılgısı...






[1] Albertine Kayıp YKY syf:7
[2] Mahpus YKY syf: 62
[3] Bilinmeyen Yönleri ve Gizli Hayatı ile Monsieur Proust-Düzyazı Yayın evi
[4] Albertine Kayıp YKY syf: 62
[5] Mahpus YKY syf: 282
[6] Kayıp Zamanın Etrafında Everest yay. Syf: 11
[7] Yakalanan zaman YKY syf:336
[8] Yakalanan Zaman YKY syf:347

6 yorum

  1. Kitabı tahlil ve izahtaki yetkinliğiniz nedeniyle sizi kutlarım... kelimelerinizin çorap söküğü gibi cümlelere dizilişini hayranlıkla okuduğumu ifade etmeliyim... Nacizane tebriklerimi sunuyorum...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim, çok mutlu oldum yorumunuza...

      Sil
  2. Funda, kelimelerinin seçimi insanın içini ısıtıyor... Çok iyi bir yazı, tebrikler ve sevgiler.

    YanıtlaSil
  3. Öyle güzel yansıtmışsınız ki hissettiklerinizi.. Proust ile tanışmak için sabırsızlanmamak mümkün değil.

    YanıtlaSil
  4. her yazdığınızı merakla okuyor, her önerdiğiniz kitabı seveceğimden adım gibi emin olarak alıp okuyorum. Kendi adıma; hayatıma kattığınız anlam için çok teşekkür etmek istedim.

    YanıtlaSil
  5. Alain de botton'un da bütün kitapları güzeldir. Tavsiye ederim. Aşk üzerine en son okuduğum kitabı. Aşka farklı bakış açısıyla bakıp ufkumu açtı diyebilirim. İnstagram hesabınızı takip ediyorum da kitap zevkiniz hoşuma gidiyor. Naçizane okumak isterseniz tavsiyemdir�� - Sebahat

    YanıtlaSil

2017 @ fufuokur / TÜM HAKLARI SAKLIDIR. SİTEDE BULUNAN İÇERİĞİN KOPYALANMASI, İZİNSİZ YAYINI VE PAYLAŞIMI YASAKTIR. / Tasarım: K.S