Sosyal

Sayfalar


Biraz hayal kurmak tehlikeliyse,
bunun çözümü daha az hayal kurmak değil,
daha fazla ve her zaman hayal kurmaktır.”
REDDEDİLEN KİTAP
1910’lu yılların başı. Paris’te bir adam yazdığı kitabı yayımlatabilmek için bir editöre yollar. Editör’den aldığı cevap, okumayı sürdüremediği ve cümlelerin gereksiz uzun olduğu yönündedir. Reddedilir.
Vazgeçmeye niyeti olmayan adam, kitabını bu kez başka bir yayın evinin editörüne yollar ve “Son derece belirgin bir patolojik vaka, anlaşılamaz ve karmakarışık olaylar” cümlesiyle damgalanır kitabı. Reddedilir.
Sırada yeni bir bekleyiş süreci vardır. Kitap başka bir yayın evinin başka bir editörünün masasına ve insafına bırakılır. Sonuç değişmez: Bir adamın uykuya geçmek amacıyla yatağında dönüp durduğunu anlattığı düşünülen ilk satırlar, yetmezmiş gibi bir de otuz sayfalık karalama olarak görülür. Reddedilir.
Son, ama sonuç değişmese son olmayacak, bir hamle daha yapar adam. Biri bakmamış görmüş, istiridyeyi açmış ve içindeki inciyi fark etmiştir nihayet, kitap basılır ve yayın evi sahibi Gaston Calmette’eye, derin ve içten minnetin ifadesi olarak ithaf edilir.

O adam yirminci yüzyılın en iyi yazarlarının başında gelen Marcel Proust ve o minnet hissiyle bastırılan kitap Kayıp Zamanın İzinde’nin ilk incisi “Swann’ların Tarafı”dır.

2010’lu yılların sonu. İstanbul’da bir kadın bu kitabı okuyabilmek için altı ayını seve seve feda eder. Hikayenin cilvesi, o kadın da bir editördür ve kitabı kabul eden editörün algısı gibi, aldığı haz hayatında hiçbir kitaptan almadığı kadar derindir. İstiridyeyi ilk hamlede kırmış ve sabırla içindeki incinin gözlerini almasına, kalbini ve zihnini büyülemesine izin vermiştir.

BİR ŞÖLENE ÇAĞIRILIYORDUM
Haziran’ın dokuzu. Okulların yaz tatiline gireceği Cuma günü. Bir yandan öğrencilerimi dördüncü sınıftan mezun etmenin burukluğu ve bir yandan da pırıl pırıl yirmi dört çocuğu hayata hazırlamanın gururuyla karışmanın verdiği dalgınlıktan, okuduğum kitabı evde unutmuştum. Dört yıl boyunca -ne olursa olsun- her sabah ilk ders saatinde kitap okumuştuk öğrencilerimle ve ritüelimizin hem de son günü yanımda kitabım yoktu! Tek bir gün bile kitapsız girmemiştim sınıfa ve son gün de elimde kitap olmadan adımımı atmamaya kararlıydım... Öğretmenler odasına koşup yanında yedek kitabı olan var mı diye sordum. Yanında kitabı olmayan insanlarla yaşadığımızdan çoğu vakit, yedek kitap bulunduranını bulmak epey zor gibi gelmişti fakat neyse ki bir arkadaşım hızır gibi yetişti ve dolabından “Albertine Kayıp” kitabını çıkarıp verdi. “Aldım ama okuyamadım zaten, ağır kitap, al senin olsun” dedi. Neden yedek kitap olduğunu da bu cümleyle özetlemiş oldu. “Çünkü bu bir serinin altıncı kitabı, elbette okuyamazsın” diye hafiften onun nezdinde çoğu kişide olan bu edebiyat bilinçsizliğine sitemlenerek ve aynı zamanda minnetle teşekkür ederek aldım kitabı. Aldım almasına ama ellerim de titredi alırken. Çünkü kitaplığımda bir çiçek gibi, hâlâ bu seri için yeterli odaklanma becerisine sahip olmadığımı düşünerek beklettiğim ve asla okumaya yeltenemediğim bir serinin altıncı kitabını bir saat boyunca okumak durumundaydım. Öyle ki ne başka kitap arayacak zamanım ne de başka alternatifim vardı. Sınıfa mecburen elimde Albertine Kayıp’la girdim o gün ve böylece aklımda hep ötelediğim bir serinin altıncı kitabından, kırk dakika boyunca okuduğum yirmi altı sayfa, korktuğum ve hatta çekindiğim bir dünyanın kapısını araladı içimde. O aralanma ile artık hazır olduğumu anladım ve kitaba ilk bakışta aşk gibi derinden bir bağlılık hissettim... Beni ilk vuran cümle daha ilk sayfadaki “İnsan kendini ne kadar az tanıyor!”[1] olmuştu. Evet öyleydi, okuyamayacağımı düşündüğüm kitap, bana bunu içtenlikle fısıldamıştı. Kitaplar insana tam zamanında gelir zaten. Okur değildir kitabı seçen, kitap tüm heybetiyle okurun karşısına dikilir ve “beni şimdi okursan, aslında kendini okuyacaksın” der. Duyarsak onu ne âlâ. Ama bazen okur, kitabı erken kucaklar ve ona seslenmediği halde inatla alır, zamanı gelmeden de okumaya başlar. İşte bu erken karşılaşmada kitap ketumlaşır, tüm varlığını sermez okurun önüne, kendini anlaşılmazlığın altına gizler, okuru sıkar. Oysa geç kaldığımızı düşündüğümüz tüm kitaplar -tam olarak o histen dolayı- doğru zamanda gelmiştir.
Ben de öyle bir geç kalmışlık hissettim o yirmi altı sayfada...
Kitap bana sesleniyordu ve tam zamanıydı: Bir şölene çağırılıyordum...
O akşam evde elime serinin ilk kitabını aldım ve büyülü yolculuğum başladı.

KENDİME AİT BİR GECE
O haziran gecesini tarif edecek duyguyu, çok sonra serinin beşinci kitabını okurken karşılaştığım “Hayatımın bir kış günü kadar kısa görünen bu zamansız akşamında, yine bütün duygularım bir araya toplanmakta, bütünleşmekteydi sanki” [2] cümlesiyle tarif edebilirim ancak. Öyle uzun, öyle kısa, anlatımla bütünleştiğim, anlatılanla dağıldığım sayısız gece yaşadım tüm seri boyunca. Bir “gece yazarı” Marcel Proust. Ölümünden seneler sonra, son on yılını birlikte geçirdiği hizmetkârı Céleste Albaret’nin[3] anlattığına göre; tüm odası, dış dünyanın sesinden arınmak için mantarla kaplanmış, panjurları daima kapalı, çift kat camı ve yine daima kapalı olan kalın mavi perdeleriyle, gün ışığının tüm şehirde oynaştığı vakitlerde bile kendine ait bir gece yaratıp yazmaya devam etmiş. “Gece okuru”yum ben de. Sabah erkenden kalkacak bile olsam erken uyuyamam. Herkes uyuduktan sonra yeni bir hayat bahşedilir sanki bana, zihnim on kat açılır ve kitaplar asla uykumu getirmez, aksine uyandırır. Proust’la tüm kitap boyunca gece konusunda da bütünleştik bu sebepten. Swann’ların Tarafı “Uzun zaman, geceleri erken yattım” cümlesi ile başladığında onun bir “gece yazarı” olduğunu henüz hiç bilmeden hissetmiştim zaten. Kendine ait gecelerde yazılmış kitabı, kendime ait gecelerde işledim içime.
İlk kitapta -anlatıcısının adının kitap boyunca iki kez geçtiği- Marcel’den çocukluk yıllarını ve çocukluk gözlemlerini, kendi zaman takvimimde yaşadığım anlık sıçramalarla dinledim. “Dünya her birimiz için bir hamlede baştan sona yaratılmamıştır. Yaşadıkça, hiç aklımızdan geçmeyen şeyler eklenir dünyamıza.”[4] Bunu özellikle kitaplarla çok daha iyi idrak ediyorum. Bazen, okudukça da hiç aklımızdan geçmeyen şeyler ekleniyor çünkü dünyamıza. Çocukken çaya bandırarak yediğim bir bisküvinin ağzımda dağılan tadıyla, benliğimi o ana hapsettiğimi ve zaman akıp gitse bile bir yanımın hep o ve onun gibi nice anlarda nöbette beklediğini, bir kez daha o tadı aldığımda şimdiki zamanı yaşayan benliğimin, nöbet tutan benliğime ışık hızıyla ve sanki aradan onca zaman geçmemişçesine sarıldığını, okurken bizzat hissederek ekledim dünyama. Asıl yaşamak bu! Bazen çok basit şeyler bile aydınlatıcı olur kitaplarda. Dil, dili aşan bir biçimde anlatıyorsa hele, en basit ve üstüne düşünülmemiş duyguları bile canlandırır. Bu düşüncemi duymuş gibiydi Proust.
“İşte bu nedenle” diyordu “bazen dâhi bir yazarın yeni şaheserini okurken, kendi küçümsemiş olduğumuz fikirlerimizi, bastırmış olduğumuz sevinç ve üzüntüleri, aşağıladığımız koca bir duygu âlemini o şaheserde bulup sevinir ve birden değerli olduklarını anlarız.” [5] Geçen her dakikamın, hayatıma giren her duygunun, zaman içinde yarattığım tüm değişimlerin değerlendirmesini yaptım ve her ânımın kendi içimde değerlenmelerini cümle cümle izledim.
ANİDEN BİR ŞEY OLUYOR, BÜYÜLÜ BİR AN...
Tüm seri, anlatıcının kronolojik olmayan ama zamandaki sıçramalarının da mantıksal boşluklar yaratmadığı hikayesini dinlemekle geçiyor. Doğayı, müziği, resim sanatını, edebiyatı, aşkı, o dönemin güncel olaylarını, Paris burjuva yaşamını ve tüm bunların detaylarındaki güzelliği şiirsel ve dil üstü bir anlatımla nakış gibi işleyerek anlatıyor. Öyle ki bazı anlarda kitabı kanatırcasına altını çizmek, cümlelere sarılmak, kitabı öpmek işten bile gelmiyor okuyana. “Hiç kimse, görünür ve görünmez arasındaki ilişkiyi saptamakta Proust’tan daha ileri gidememiştir”[6] diyor Merleau-Ponty. Tek cümleyle dev anlatım diyorum ben de bu tanım için.
Yakalanan Zaman yani serinin son kitabının son yarısına kadar anlatıcının hayatına ortak olmak, fikirlerine hayran olmakla geçip giderken roman, aniden bir şey oluyor, büyülü bir an: Anlatıcı Marcel bir kütüphanede çocukluk hatıralarını canlandıran bir kitaba rastlıyor. Bir insan kendisinde derin iz bırakmış bir nesneyle, onu tamamen hafızasından çıkardığını sandığı bir anda karşılaşırsa ruhu tufana uğrar. “Eskiden bakmış olduğumuz bir şeyi tekrar görürsek, eski bakışımızla birlikte o zamanlar bu bakışı dolduran bütün imgeler bize geri gelir” çünkü. O büyülü an, o tüm imgeleri geri getiren hatıra, romanı başa döndürecek bir sarmal yaratıyor. Roman aslında bittiği yerde başlıyor. Anlatım, o andan son satıra kadar, kitabın nasıl ortaya çıktığını, edebiyatın insana ne sunduğunu, sanatın hayata katkısını anlayacağımız, geçmişi ve onun kayıp izlerini sürmenin değerini idrak edeceğimiz, derinliği ve metaforlarıyla hafızamızdan asla çıkmayacak bir şölene dönüşüyor. Son satırlarında ilk kez okuyucusuna bir not iliştiriyor Proust: Onları asla okurlarım olarak görmüyorum, onlar benim değil kendi kendilerinin okuru olacaklar... Ve, cümlelerine cevap verme zorunluluğu duyduğum şu ifadeyle devam ediyor: “Onlardan beni övmelerini veya yermelerini değil, gerçekten yazdığım gibi mi olduğunu, kendilerinde okudukları kelimelerin benim yazdığım kelimeler mi olduğunu söylemelerini bekleyecektim.” [7]Ben onu, yüz yıl beklettikten sonra, parlak gözlerle ferahfeza bir cevap bırakıyorum bu tek sorusu için kitabın sol yanına: Kelimelerin kelimelerim oldu!
BAZI SEVGİLER İNSANIN YÜREĞİNİ BÜYÜTÜYOR
Kitabı bir yandan okurken bir yandan da Proust hayranlığımın altını dolduracak olan başka okumalar yaptım. Céleste Albaret’nin kitabı ile Proust’un günlük hayatını ve kitabı yazım sürecini okudum misal. Alain De Botton’ın, Proust’a, Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir* adıyla bir kitap çıkartacak kadar nasıl hayran olduğunu anladım. Proust’un, İngilizce’den Fransızca’ya Ruskin’in bir kitabını çevirip ön söz olarak yazdığı Okuma Üzerine metniyle, ön sözün bile bir kitap değeri taşıyacak kadar nitelikli olabileceğini gördüm. Deleuze’un kitaba felsefi bir yaklaşım geliştirme ihtiyacının oluşmasına hak verdim. Türkiye’de basılmış Proust üzerine okumadığım kitap kalmadığında, karşıma bambaşka bir kitap çıktı. Proust’un gençlik yıllarında seçkin aile çocuklarının arasında yaygın olan sorular dizisine on üç ve yirmi bir yaşlarında verdiği cevapların kendi el yazısı baskılarıyla birlikte verildiği ve maalesef Türkçe çevirisi olmayan ingilizce bir kitap. Sorulara çocuk yaşta verdiği cevaplarla, bana dehasını bir kez daha ve sarsılamaz şekilde kanıtladı.
Proust hayatıma kelime kelime sızdı altı ay boyunca. Kelime kelime sokuldum ben de onun zihnine. Bir insanın var olmaması onu sevmeye engel değil, sınırsızca sevdim ben kelimeleriyle tanıdığım bu adamı. Zamanında ve bilinçle okuyan, okuyacak olan her okur kadar sevdim. Bazı sevgiler insanın yüreğini büyütüyor. Bahsettiğim testte, nasıl ölmek istediğine dair bir soru vardı, daha çok sevilmiş bir adam olarak ölmek istediğini yazmış cevap olarak Proust. Bir mektup zamanda yolculuk yapabilse ve bugünden o güne yollanabilseydi eğer, ona çok sevildiğini söylemek isterdim.

YANILGI
Her ne kadar benim mektubum hayâli olsa da, Kayıp zamanın izinde kitabını okuyan ve reddeden editörlerden ilki André Gide, kitap çıktıktan kısa bir süre sonra Proust’a gerçek bir mektup yazmış, kitabı elinden düşürmeden okuduğunu ve yaptığı bu hatanın, hayatının en utanç verici hatası olduğunu söylemiş.
Haklı elbette pişmanlığında ama yine de bu kitapla ilgili en büyük yanılgı editörlerinki değil bana göre...
Asıl yanılgı: Tarihin en uzun romanı olan, bir buçuk milyon kelimeden oluşmuş, yedi ciltlik, dört bin sayfalık Kayıp Zamanın İzinde’nin sonlarında
“Kendimizin on yıl sonra, kitaplarımızın da yüz yıl sonra var olmayacağını kabulleniriz” [8]
cümlesini kuran Proust’a ait.

Bir buçuk milyon kelimenin içinde, on bir kelimelik dünyanın en güzel yanılgısı...






[1] Albertine Kayıp YKY syf:7
[2] Mahpus YKY syf: 62
[3] Bilinmeyen Yönleri ve Gizli Hayatı ile Monsieur Proust-Düzyazı Yayın evi
[4] Albertine Kayıp YKY syf: 62
[5] Mahpus YKY syf: 282
[6] Kayıp Zamanın Etrafında Everest yay. Syf: 11
[7] Yakalanan zaman YKY syf:336
[8] Yakalanan Zaman YKY syf:347

İNSAN KENDİNİ NE KADAR AZ TANIYOR!


Biraz hayal kurmak tehlikeliyse,
bunun çözümü daha az hayal kurmak değil,
daha fazla ve her zaman hayal kurmaktır.”
REDDEDİLEN KİTAP
1910’lu yılların başı. Paris’te bir adam yazdığı kitabı yayımlatabilmek için bir editöre yollar. Editör’den aldığı cevap, okumayı sürdüremediği ve cümlelerin gereksiz uzun olduğu yönündedir. Reddedilir.
Vazgeçmeye niyeti olmayan adam, kitabını bu kez başka bir yayın evinin editörüne yollar ve “Son derece belirgin bir patolojik vaka, anlaşılamaz ve karmakarışık olaylar” cümlesiyle damgalanır kitabı. Reddedilir.
Sırada yeni bir bekleyiş süreci vardır. Kitap başka bir yayın evinin başka bir editörünün masasına ve insafına bırakılır. Sonuç değişmez: Bir adamın uykuya geçmek amacıyla yatağında dönüp durduğunu anlattığı düşünülen ilk satırlar, yetmezmiş gibi bir de otuz sayfalık karalama olarak görülür. Reddedilir.
Son, ama sonuç değişmese son olmayacak, bir hamle daha yapar adam. Biri bakmamış görmüş, istiridyeyi açmış ve içindeki inciyi fark etmiştir nihayet, kitap basılır ve yayın evi sahibi Gaston Calmette’eye, derin ve içten minnetin ifadesi olarak ithaf edilir.

O adam yirminci yüzyılın en iyi yazarlarının başında gelen Marcel Proust ve o minnet hissiyle bastırılan kitap Kayıp Zamanın İzinde’nin ilk incisi “Swann’ların Tarafı”dır.

2010’lu yılların sonu. İstanbul’da bir kadın bu kitabı okuyabilmek için altı ayını seve seve feda eder. Hikayenin cilvesi, o kadın da bir editördür ve kitabı kabul eden editörün algısı gibi, aldığı haz hayatında hiçbir kitaptan almadığı kadar derindir. İstiridyeyi ilk hamlede kırmış ve sabırla içindeki incinin gözlerini almasına, kalbini ve zihnini büyülemesine izin vermiştir.

BİR ŞÖLENE ÇAĞIRILIYORDUM
Haziran’ın dokuzu. Okulların yaz tatiline gireceği Cuma günü. Bir yandan öğrencilerimi dördüncü sınıftan mezun etmenin burukluğu ve bir yandan da pırıl pırıl yirmi dört çocuğu hayata hazırlamanın gururuyla karışmanın verdiği dalgınlıktan, okuduğum kitabı evde unutmuştum. Dört yıl boyunca -ne olursa olsun- her sabah ilk ders saatinde kitap okumuştuk öğrencilerimle ve ritüelimizin hem de son günü yanımda kitabım yoktu! Tek bir gün bile kitapsız girmemiştim sınıfa ve son gün de elimde kitap olmadan adımımı atmamaya kararlıydım... Öğretmenler odasına koşup yanında yedek kitabı olan var mı diye sordum. Yanında kitabı olmayan insanlarla yaşadığımızdan çoğu vakit, yedek kitap bulunduranını bulmak epey zor gibi gelmişti fakat neyse ki bir arkadaşım hızır gibi yetişti ve dolabından “Albertine Kayıp” kitabını çıkarıp verdi. “Aldım ama okuyamadım zaten, ağır kitap, al senin olsun” dedi. Neden yedek kitap olduğunu da bu cümleyle özetlemiş oldu. “Çünkü bu bir serinin altıncı kitabı, elbette okuyamazsın” diye hafiften onun nezdinde çoğu kişide olan bu edebiyat bilinçsizliğine sitemlenerek ve aynı zamanda minnetle teşekkür ederek aldım kitabı. Aldım almasına ama ellerim de titredi alırken. Çünkü kitaplığımda bir çiçek gibi, hâlâ bu seri için yeterli odaklanma becerisine sahip olmadığımı düşünerek beklettiğim ve asla okumaya yeltenemediğim bir serinin altıncı kitabını bir saat boyunca okumak durumundaydım. Öyle ki ne başka kitap arayacak zamanım ne de başka alternatifim vardı. Sınıfa mecburen elimde Albertine Kayıp’la girdim o gün ve böylece aklımda hep ötelediğim bir serinin altıncı kitabından, kırk dakika boyunca okuduğum yirmi altı sayfa, korktuğum ve hatta çekindiğim bir dünyanın kapısını araladı içimde. O aralanma ile artık hazır olduğumu anladım ve kitaba ilk bakışta aşk gibi derinden bir bağlılık hissettim... Beni ilk vuran cümle daha ilk sayfadaki “İnsan kendini ne kadar az tanıyor!”[1] olmuştu. Evet öyleydi, okuyamayacağımı düşündüğüm kitap, bana bunu içtenlikle fısıldamıştı. Kitaplar insana tam zamanında gelir zaten. Okur değildir kitabı seçen, kitap tüm heybetiyle okurun karşısına dikilir ve “beni şimdi okursan, aslında kendini okuyacaksın” der. Duyarsak onu ne âlâ. Ama bazen okur, kitabı erken kucaklar ve ona seslenmediği halde inatla alır, zamanı gelmeden de okumaya başlar. İşte bu erken karşılaşmada kitap ketumlaşır, tüm varlığını sermez okurun önüne, kendini anlaşılmazlığın altına gizler, okuru sıkar. Oysa geç kaldığımızı düşündüğümüz tüm kitaplar -tam olarak o histen dolayı- doğru zamanda gelmiştir.
Ben de öyle bir geç kalmışlık hissettim o yirmi altı sayfada...
Kitap bana sesleniyordu ve tam zamanıydı: Bir şölene çağırılıyordum...
O akşam evde elime serinin ilk kitabını aldım ve büyülü yolculuğum başladı.

KENDİME AİT BİR GECE
O haziran gecesini tarif edecek duyguyu, çok sonra serinin beşinci kitabını okurken karşılaştığım “Hayatımın bir kış günü kadar kısa görünen bu zamansız akşamında, yine bütün duygularım bir araya toplanmakta, bütünleşmekteydi sanki” [2] cümlesiyle tarif edebilirim ancak. Öyle uzun, öyle kısa, anlatımla bütünleştiğim, anlatılanla dağıldığım sayısız gece yaşadım tüm seri boyunca. Bir “gece yazarı” Marcel Proust. Ölümünden seneler sonra, son on yılını birlikte geçirdiği hizmetkârı Céleste Albaret’nin[3] anlattığına göre; tüm odası, dış dünyanın sesinden arınmak için mantarla kaplanmış, panjurları daima kapalı, çift kat camı ve yine daima kapalı olan kalın mavi perdeleriyle, gün ışığının tüm şehirde oynaştığı vakitlerde bile kendine ait bir gece yaratıp yazmaya devam etmiş. “Gece okuru”yum ben de. Sabah erkenden kalkacak bile olsam erken uyuyamam. Herkes uyuduktan sonra yeni bir hayat bahşedilir sanki bana, zihnim on kat açılır ve kitaplar asla uykumu getirmez, aksine uyandırır. Proust’la tüm kitap boyunca gece konusunda da bütünleştik bu sebepten. Swann’ların Tarafı “Uzun zaman, geceleri erken yattım” cümlesi ile başladığında onun bir “gece yazarı” olduğunu henüz hiç bilmeden hissetmiştim zaten. Kendine ait gecelerde yazılmış kitabı, kendime ait gecelerde işledim içime.
İlk kitapta -anlatıcısının adının kitap boyunca iki kez geçtiği- Marcel’den çocukluk yıllarını ve çocukluk gözlemlerini, kendi zaman takvimimde yaşadığım anlık sıçramalarla dinledim. “Dünya her birimiz için bir hamlede baştan sona yaratılmamıştır. Yaşadıkça, hiç aklımızdan geçmeyen şeyler eklenir dünyamıza.”[4] Bunu özellikle kitaplarla çok daha iyi idrak ediyorum. Bazen, okudukça da hiç aklımızdan geçmeyen şeyler ekleniyor çünkü dünyamıza. Çocukken çaya bandırarak yediğim bir bisküvinin ağzımda dağılan tadıyla, benliğimi o ana hapsettiğimi ve zaman akıp gitse bile bir yanımın hep o ve onun gibi nice anlarda nöbette beklediğini, bir kez daha o tadı aldığımda şimdiki zamanı yaşayan benliğimin, nöbet tutan benliğime ışık hızıyla ve sanki aradan onca zaman geçmemişçesine sarıldığını, okurken bizzat hissederek ekledim dünyama. Asıl yaşamak bu! Bazen çok basit şeyler bile aydınlatıcı olur kitaplarda. Dil, dili aşan bir biçimde anlatıyorsa hele, en basit ve üstüne düşünülmemiş duyguları bile canlandırır. Bu düşüncemi duymuş gibiydi Proust.
“İşte bu nedenle” diyordu “bazen dâhi bir yazarın yeni şaheserini okurken, kendi küçümsemiş olduğumuz fikirlerimizi, bastırmış olduğumuz sevinç ve üzüntüleri, aşağıladığımız koca bir duygu âlemini o şaheserde bulup sevinir ve birden değerli olduklarını anlarız.” [5] Geçen her dakikamın, hayatıma giren her duygunun, zaman içinde yarattığım tüm değişimlerin değerlendirmesini yaptım ve her ânımın kendi içimde değerlenmelerini cümle cümle izledim.
ANİDEN BİR ŞEY OLUYOR, BÜYÜLÜ BİR AN...
Tüm seri, anlatıcının kronolojik olmayan ama zamandaki sıçramalarının da mantıksal boşluklar yaratmadığı hikayesini dinlemekle geçiyor. Doğayı, müziği, resim sanatını, edebiyatı, aşkı, o dönemin güncel olaylarını, Paris burjuva yaşamını ve tüm bunların detaylarındaki güzelliği şiirsel ve dil üstü bir anlatımla nakış gibi işleyerek anlatıyor. Öyle ki bazı anlarda kitabı kanatırcasına altını çizmek, cümlelere sarılmak, kitabı öpmek işten bile gelmiyor okuyana. “Hiç kimse, görünür ve görünmez arasındaki ilişkiyi saptamakta Proust’tan daha ileri gidememiştir”[6] diyor Merleau-Ponty. Tek cümleyle dev anlatım diyorum ben de bu tanım için.
Yakalanan Zaman yani serinin son kitabının son yarısına kadar anlatıcının hayatına ortak olmak, fikirlerine hayran olmakla geçip giderken roman, aniden bir şey oluyor, büyülü bir an: Anlatıcı Marcel bir kütüphanede çocukluk hatıralarını canlandıran bir kitaba rastlıyor. Bir insan kendisinde derin iz bırakmış bir nesneyle, onu tamamen hafızasından çıkardığını sandığı bir anda karşılaşırsa ruhu tufana uğrar. “Eskiden bakmış olduğumuz bir şeyi tekrar görürsek, eski bakışımızla birlikte o zamanlar bu bakışı dolduran bütün imgeler bize geri gelir” çünkü. O büyülü an, o tüm imgeleri geri getiren hatıra, romanı başa döndürecek bir sarmal yaratıyor. Roman aslında bittiği yerde başlıyor. Anlatım, o andan son satıra kadar, kitabın nasıl ortaya çıktığını, edebiyatın insana ne sunduğunu, sanatın hayata katkısını anlayacağımız, geçmişi ve onun kayıp izlerini sürmenin değerini idrak edeceğimiz, derinliği ve metaforlarıyla hafızamızdan asla çıkmayacak bir şölene dönüşüyor. Son satırlarında ilk kez okuyucusuna bir not iliştiriyor Proust: Onları asla okurlarım olarak görmüyorum, onlar benim değil kendi kendilerinin okuru olacaklar... Ve, cümlelerine cevap verme zorunluluğu duyduğum şu ifadeyle devam ediyor: “Onlardan beni övmelerini veya yermelerini değil, gerçekten yazdığım gibi mi olduğunu, kendilerinde okudukları kelimelerin benim yazdığım kelimeler mi olduğunu söylemelerini bekleyecektim.” [7]Ben onu, yüz yıl beklettikten sonra, parlak gözlerle ferahfeza bir cevap bırakıyorum bu tek sorusu için kitabın sol yanına: Kelimelerin kelimelerim oldu!
BAZI SEVGİLER İNSANIN YÜREĞİNİ BÜYÜTÜYOR
Kitabı bir yandan okurken bir yandan da Proust hayranlığımın altını dolduracak olan başka okumalar yaptım. Céleste Albaret’nin kitabı ile Proust’un günlük hayatını ve kitabı yazım sürecini okudum misal. Alain De Botton’ın, Proust’a, Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir* adıyla bir kitap çıkartacak kadar nasıl hayran olduğunu anladım. Proust’un, İngilizce’den Fransızca’ya Ruskin’in bir kitabını çevirip ön söz olarak yazdığı Okuma Üzerine metniyle, ön sözün bile bir kitap değeri taşıyacak kadar nitelikli olabileceğini gördüm. Deleuze’un kitaba felsefi bir yaklaşım geliştirme ihtiyacının oluşmasına hak verdim. Türkiye’de basılmış Proust üzerine okumadığım kitap kalmadığında, karşıma bambaşka bir kitap çıktı. Proust’un gençlik yıllarında seçkin aile çocuklarının arasında yaygın olan sorular dizisine on üç ve yirmi bir yaşlarında verdiği cevapların kendi el yazısı baskılarıyla birlikte verildiği ve maalesef Türkçe çevirisi olmayan ingilizce bir kitap. Sorulara çocuk yaşta verdiği cevaplarla, bana dehasını bir kez daha ve sarsılamaz şekilde kanıtladı.
Proust hayatıma kelime kelime sızdı altı ay boyunca. Kelime kelime sokuldum ben de onun zihnine. Bir insanın var olmaması onu sevmeye engel değil, sınırsızca sevdim ben kelimeleriyle tanıdığım bu adamı. Zamanında ve bilinçle okuyan, okuyacak olan her okur kadar sevdim. Bazı sevgiler insanın yüreğini büyütüyor. Bahsettiğim testte, nasıl ölmek istediğine dair bir soru vardı, daha çok sevilmiş bir adam olarak ölmek istediğini yazmış cevap olarak Proust. Bir mektup zamanda yolculuk yapabilse ve bugünden o güne yollanabilseydi eğer, ona çok sevildiğini söylemek isterdim.

YANILGI
Her ne kadar benim mektubum hayâli olsa da, Kayıp zamanın izinde kitabını okuyan ve reddeden editörlerden ilki André Gide, kitap çıktıktan kısa bir süre sonra Proust’a gerçek bir mektup yazmış, kitabı elinden düşürmeden okuduğunu ve yaptığı bu hatanın, hayatının en utanç verici hatası olduğunu söylemiş.
Haklı elbette pişmanlığında ama yine de bu kitapla ilgili en büyük yanılgı editörlerinki değil bana göre...
Asıl yanılgı: Tarihin en uzun romanı olan, bir buçuk milyon kelimeden oluşmuş, yedi ciltlik, dört bin sayfalık Kayıp Zamanın İzinde’nin sonlarında
“Kendimizin on yıl sonra, kitaplarımızın da yüz yıl sonra var olmayacağını kabulleniriz” [8]
cümlesini kuran Proust’a ait.

Bir buçuk milyon kelimenin içinde, on bir kelimelik dünyanın en güzel yanılgısı...






[1] Albertine Kayıp YKY syf:7
[2] Mahpus YKY syf: 62
[3] Bilinmeyen Yönleri ve Gizli Hayatı ile Monsieur Proust-Düzyazı Yayın evi
[4] Albertine Kayıp YKY syf: 62
[5] Mahpus YKY syf: 282
[6] Kayıp Zamanın Etrafında Everest yay. Syf: 11
[7] Yakalanan zaman YKY syf:336
[8] Yakalanan Zaman YKY syf:347
“Bir insanın diğer bir insanı, hemen hemen hiçbir şey yapmadan, bu kadar mesut etmesi nasıl mümkün oluyordu?”
Bu soruyu soran Sabahattin Ali’yi cevaplamışım not düşerek: Sadece kelimelerle beni mutlu etmeyi nasıl sağlayabiliyorsan, öyle... Belki duymuştur cevabımı, bazı kitaplar iletkendir çünkü. Ve fazlasıyla değerlidir de.
Kürk Mantolu Madonna Türk edebiyat tarihinde iki milyondan fazla okuyucuya ulaşmış bir klasik. Okuyan herkesin içinde de oldukça derinlere ulaşmayı başarmış, adını kalbe kazımış kitaplardan. Herkesin hayalindeki Maria Puder; karakter olarak uyuşsa da hal ve tavrında, hareketlerinde, saçını atışında, gülüşünde hep bambaşka şekilde vücut bulmuştur. Raif Efendi’nin sessiz ve kabullenmiş hali, içi kıpır kıpır olan gençliği, sanmıyorum ki iki kişinin gözünde bile aynı halde canlansın... Kitapların içinden fırlayıp hayatımıza sokuluveren insanların kendi hayal dünyamıza göre şekillenmesi, zaten okumanın en cilveli ve tılsımlı kısmı. Hal böyle olunca bu ahenkteki, tek ama çok olan hayali kahramanlarımızın görsel uyarlamalarının da üzerimizde sevimsiz bir tatminsizlik yaratması gayet olağan geliyor bana.
Eğer bu görsel uyarlama beyaz perde içinse bu sevimsiz tatminsizliği kırmak biraz daha kolay oluyor, dönemin ya da karakterin ruhunu yansıtırken bolca yardımcı öge kullanılıyor çünkü: Gerçek ortam, müzik, o ortak ruhu yakalayana dek çekimi tekrar etme özgürlüğü, kurgu ve montaj...
Ama ya tiyatro?
Engin Alkan’ın uyarlayıp yönettiği, Tuba Ünsal’ın yapımcılığını ve Maria Puder karakterini üstlendiği, Menderes Samancılar ve Alper Saldıran’ın Raif Efendi’yi canlandırdığı Kürk Mantolu Madonna, 12 Ekim 2017’de prömiyerini yaptı. Sahnede klasik bir dekordan ziyade çağdaş ve teknolojik bir dekor tercih edilmiş, tüm oyun boyunca hikâyeye uygun olan fotoğraflar illüstrasyon şeklinde perdeye yansıtılarak gerçekçilik sağlanmaya çalışılmış. Ve bence bu, oyuna oldukça da başarılı bir destek sağlamış. Çağdaş ressamlarımızdan Ahmet Güneştekin bu oyun için Maria Puder’in Kürk Mantolu Madonna otoportresini yeniden resmetmiş. Oyunun müziklerini ise Sezen Aksu üstlenmiş. Böylece sahnede sanatın çeşitli güzellikleri de ortaya konmuş. Kitap, iç sesin diyaloglardan çok daha fazla olduğu bir eser olduğundan, iç ses oyunculara dış ses olarak uyarlanmış. Bu yüzden Sabahattin Ali’nin altını iç çekerek çizdiğimiz tüm cümleleri, seyirciyle oyuncu arasında tatlı bir köprü oluşturmuş.
Böyle derinlikli ve tiyatroya uyarlaması zor olan bir eser, sahneye taşınma cesareti gösterilebildiyse ve bunun için sevgi ve saygıyla emek verildiyse, Sabahattin Ali’yi seven, Kürk Mantolu Madonna’yı okuyup kalbine kazıyan herkesin de bu duyguya eşlik etmesi ve kendi kafasındaki kahramanlarıyla sahnedeki kahramanların uyumunun gözlemini yapması gerekir diye düşünüyorum.
Ben her anlamda tatmin oldum mu bu uyarlamadan? Hayır. 
Ama iyi ki izledim mi? Evet.
Oyunun sonunda seyirciye Sezen Aksu “Veda” ediyor: Herkes yabancı, sancı sancı!
Ve işte bu yüzden:
“Her şeyi, her şeyi, bilhassa ruhumu(zu) hiç bulunmayacak yerlere saklamalı...”
Sahneye, edebiyata, tiyatroya, sanata...

KÜRK MANTOLU MADONNA

“Bir insanın diğer bir insanı, hemen hemen hiçbir şey yapmadan, bu kadar mesut etmesi nasıl mümkün oluyordu?”
Bu soruyu soran Sabahattin Ali’yi cevaplamışım not düşerek: Sadece kelimelerle beni mutlu etmeyi nasıl sağlayabiliyorsan, öyle... Belki duymuştur cevabımı, bazı kitaplar iletkendir çünkü. Ve fazlasıyla değerlidir de.
Kürk Mantolu Madonna Türk edebiyat tarihinde iki milyondan fazla okuyucuya ulaşmış bir klasik. Okuyan herkesin içinde de oldukça derinlere ulaşmayı başarmış, adını kalbe kazımış kitaplardan. Herkesin hayalindeki Maria Puder; karakter olarak uyuşsa da hal ve tavrında, hareketlerinde, saçını atışında, gülüşünde hep bambaşka şekilde vücut bulmuştur. Raif Efendi’nin sessiz ve kabullenmiş hali, içi kıpır kıpır olan gençliği, sanmıyorum ki iki kişinin gözünde bile aynı halde canlansın... Kitapların içinden fırlayıp hayatımıza sokuluveren insanların kendi hayal dünyamıza göre şekillenmesi, zaten okumanın en cilveli ve tılsımlı kısmı. Hal böyle olunca bu ahenkteki, tek ama çok olan hayali kahramanlarımızın görsel uyarlamalarının da üzerimizde sevimsiz bir tatminsizlik yaratması gayet olağan geliyor bana.
Eğer bu görsel uyarlama beyaz perde içinse bu sevimsiz tatminsizliği kırmak biraz daha kolay oluyor, dönemin ya da karakterin ruhunu yansıtırken bolca yardımcı öge kullanılıyor çünkü: Gerçek ortam, müzik, o ortak ruhu yakalayana dek çekimi tekrar etme özgürlüğü, kurgu ve montaj...
Ama ya tiyatro?
Engin Alkan’ın uyarlayıp yönettiği, Tuba Ünsal’ın yapımcılığını ve Maria Puder karakterini üstlendiği, Menderes Samancılar ve Alper Saldıran’ın Raif Efendi’yi canlandırdığı Kürk Mantolu Madonna, 12 Ekim 2017’de prömiyerini yaptı. Sahnede klasik bir dekordan ziyade çağdaş ve teknolojik bir dekor tercih edilmiş, tüm oyun boyunca hikâyeye uygun olan fotoğraflar illüstrasyon şeklinde perdeye yansıtılarak gerçekçilik sağlanmaya çalışılmış. Ve bence bu, oyuna oldukça da başarılı bir destek sağlamış. Çağdaş ressamlarımızdan Ahmet Güneştekin bu oyun için Maria Puder’in Kürk Mantolu Madonna otoportresini yeniden resmetmiş. Oyunun müziklerini ise Sezen Aksu üstlenmiş. Böylece sahnede sanatın çeşitli güzellikleri de ortaya konmuş. Kitap, iç sesin diyaloglardan çok daha fazla olduğu bir eser olduğundan, iç ses oyunculara dış ses olarak uyarlanmış. Bu yüzden Sabahattin Ali’nin altını iç çekerek çizdiğimiz tüm cümleleri, seyirciyle oyuncu arasında tatlı bir köprü oluşturmuş.
Böyle derinlikli ve tiyatroya uyarlaması zor olan bir eser, sahneye taşınma cesareti gösterilebildiyse ve bunun için sevgi ve saygıyla emek verildiyse, Sabahattin Ali’yi seven, Kürk Mantolu Madonna’yı okuyup kalbine kazıyan herkesin de bu duyguya eşlik etmesi ve kendi kafasındaki kahramanlarıyla sahnedeki kahramanların uyumunun gözlemini yapması gerekir diye düşünüyorum.
Ben her anlamda tatmin oldum mu bu uyarlamadan? Hayır. 
Ama iyi ki izledim mi? Evet.
Oyunun sonunda seyirciye Sezen Aksu “Veda” ediyor: Herkes yabancı, sancı sancı!
Ve işte bu yüzden:
“Her şeyi, her şeyi, bilhassa ruhumu(zu) hiç bulunmayacak yerlere saklamalı...”
Sahneye, edebiyata, tiyatroya, sanata...

İnsan, herkese mutlu bir yıl diler ama kendini unutur ya bazen, işte ben bu kez kendime de iyi dilek mesajı yolladım yeni yıla girerken...
Dedim ki:
Üzerime begonvillerin gölgesinin düştüğü, günbatımının tenimi yaktığı ama kimsenin içimi yakmadığı bir yıl olsun...Kış soğuğunda içim sıcacık ve gece karanlığında ruhum güneş olsun inatla... Kimseyi kırmadığım ve kimsenin beni kırmasına izin vermediğim, sevildiğim ama hiç hesap etmeden daha da fazla sevdiğim, hayali bol, gerçeği zor olmayan, mavisi-yeşili gözümü alan yerlerde umursamazca yürüdüğüm, kimse elimi tutmasa da kimsenin elini yarı yolda bırakmamış olmanın vicdan huzuruyla, dalındaki çiçeği severek, çok diyebileceğim kadar ağaç dikerek, kendime kendi cinsimden olmayan dostlar edinip patilerini öperek, bulutlarla falıma bakacak kadar delirerek ve hep aklı başında sevinerek, sarılarak, okuyarak, yazarak, izleyerek, yardım ederek, büyüyerek, zihnimi ve kalbimi genişleterek, sağlıkla, huzurla yol aldığım bir yıl,
kendimi kendime doğru adımladığım yeni bir yol olsun...
Ne olacaksa, sevgiyle, hep sevgiyle olsun...

KENDİME, KENDİMDEN

İnsan, herkese mutlu bir yıl diler ama kendini unutur ya bazen, işte ben bu kez kendime de iyi dilek mesajı yolladım yeni yıla girerken...
Dedim ki:
Üzerime begonvillerin gölgesinin düştüğü, günbatımının tenimi yaktığı ama kimsenin içimi yakmadığı bir yıl olsun...Kış soğuğunda içim sıcacık ve gece karanlığında ruhum güneş olsun inatla... Kimseyi kırmadığım ve kimsenin beni kırmasına izin vermediğim, sevildiğim ama hiç hesap etmeden daha da fazla sevdiğim, hayali bol, gerçeği zor olmayan, mavisi-yeşili gözümü alan yerlerde umursamazca yürüdüğüm, kimse elimi tutmasa da kimsenin elini yarı yolda bırakmamış olmanın vicdan huzuruyla, dalındaki çiçeği severek, çok diyebileceğim kadar ağaç dikerek, kendime kendi cinsimden olmayan dostlar edinip patilerini öperek, bulutlarla falıma bakacak kadar delirerek ve hep aklı başında sevinerek, sarılarak, okuyarak, yazarak, izleyerek, yardım ederek, büyüyerek, zihnimi ve kalbimi genişleterek, sağlıkla, huzurla yol aldığım bir yıl,
kendimi kendime doğru adımladığım yeni bir yol olsun...
Ne olacaksa, sevgiyle, hep sevgiyle olsun...
Masa Dergi/Aralık 2017

“Tüm acılarımı, tüm umutlarımı ve tüm zayıflıklarımı soğuk gözlerinizin önünde ortaya döküyorum. Ne acıma ne de hoşgörü, ne övgü ne de avuntu istiyorum, istediğim tek şey hayatınızın üç, dört saatidir. Ve beni dinledikten sonra yine de, fikirlerime inat, benim gerçekten bitik bir adam olduğuma inanmayı hâlâ sürdürecekseniz şayet, en azından benim çok şeye başlamak istediğim için bittiğimi ve her şey olmak istediğim için artık hiçbir şey olmadığımı kabullenmeniz gerekecek.”
                                                                                 
Bitik Adam/Giovanni Papini
Son satırlar.
Bir kitabın son satırları her zaman ayrılık hüznü taşır. Her ayrılık da insanın kendi kabuğuna çekilme ihtiyacını barındırır içinde. Öyle bir andayım.
Yağmur, çalışma masamın yanındaki pencerenin camında ilerlerken, aldığım nefesle mumun ışığını titretiyor ve gözlerimi dans eden su damlalarından ayırmadan ve kıpırdamadan öylece duruyorum. Benim kabuğum bu an belki de. Kendi sesimle bir delik açıyorum anda ve dünyayı kurtaracak bir fikrin ilhamını çağırıyor gibi, kitaplardan aldığım keyif ve güçle sürekli şu üç kelimeyi fısıldıyorum: Edebi, ebedi, ezeli...

Edebi kelimesinin, ebedi ve ezeli kelimelerine benzer tınıda olmasının tatlı bir tılsımı olmalı diye geçiyor aklımdan.  Zamansızlığı sanat yoluyla anlattığındandır belki. Ve belki bu sebepten, yüzlerce sene evvel söylenmiş tek bir cümlenin bile etkisi altında kalıyorum uzunca süre. Yetmiyor hatta, o cümleyi alıyor, bambaşka düşünce formlarında aklıma kazıyorum.

Thomas Hobbes’un söylediği “Herkesin herkese karşı savaşı” gibi mesela...

Bu cümleyi Hobbes her ne kadar makro düzeni ele alarak söylemiş olsa da, kült kitabı Leviathan’ın sunuş yazısında, makro düzende gerçekleşen her şeyi mikro düzene benzettiğinden ve bu ilkeyi de insanın doğasına dayandırdığından, Bitik Adam’ı hafızama bu cümleyle kazımayı uygun görüyorum.

Şöyle temellendiriyor cümlesini Hobbes: Bir ülkede düzenli orduların var olması, savaş olmasa bile, savaş durumunun oluşmuş olduğunu gösterir. Haklı. İnsanın düşünceleri de böyle değil midir? Düşünceler var olduğu sürece, insanın hem iç hem dış savaşı her daim sürer. Fakat çoğu insan her daim devam eden bir sıcak savaş haliyle sürdüremez elbette yaşamını. Bu yüzden hem kendine hem de herkese karşı savaş açan insanların sayısı hatrı sayılır derecede azdır ve işte bu insanlardan biri de kitabının son satırlarıyla beni kabuğuma çeken Giovanni Papini’dir.

Geçmişten günümüze ses getirmiş bir kitabı okurken, kitabın derdini anlayabilmek için, olmazsa olmaz eylemler düşer okurun payına. Bunlardan biri kitabın yazarını tanımak diğeri ise kitabın yazıldığı dönemi bilmektir. Bu ikisine hakimse eğer okur, kitapların dizinin dibine oturur ve bir masalın içindeymiş gibi büyülenir her cümleden. Giovanni Papini de benim gözümde dinlemeye değer masalların anlatıcısıdır.

İtalya’da Mussolini rüzgarı eserken bu rüzgarın akımına kapılmış, çok dindar bir aileden geldiği için dinlerin hepsine baş kaldırmış, çok sonraları baş kaldırdığı dinde huzuru bulmuş, tüm medeniyetleri kapsayan bir ansiklopedi yazmanın hayaliyle yanıp tutuşmuş, hep ve yalnızca kendi kafasındaki geleceği kurgulamış bir yazar Papini. Sürekli değişimin peşinde koşmuş ama hiçbir tutkusunu sonuna kadar götürecek kararlılığa ulaşamamış, bu süreçte de ne her şey olabilmiş ne hiçbir şey kalabilmiş, aksine bildiği şeyleri de kendine yük edinerek melankoliye sürüklenip durmuş. Hayatı boyunca dışarıdan şiddetle eleştirdiği durumların içine de girmiş, içeriden iştahla savunduğu durumların dışına da çıkmış. Ve zamanla hayatı uçlarda yaşamanın vücut bulmuş haline dönüşmüş bir adam aynı zamanda.

Böyle sürekli değişimlerin kaçınılmaz bir öğretisi vardır: “Etrafındaki her şeyi değiştirebilirsin ama içindeki sıkıntı asla değişmez.” bu cümleyi kendisi söylemesine rağmen, yine de o sıkıntı gitsin diye, inatla değişimden yana olmuş.

İtalya’da, tüm bu çatışmaların ortasında kaldığını görenler, onunla ilgili bitik bir adam olduğu söylentisi çıkarmışlar ve Papini de bu söylentiye cevaben “Bitik Adam” kitabıyla kendini ortaya koymuş. Hatta bu ortaya koyuşu “...içimi açtım ve kendimi vurdum; anatomi masalarındaki gibi iç organlarımı ve sinirlerimi tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdim.” ironisiyle, kitabını da “Burada olan benim biyografim değil içsel olaylarımın gerçek akışıdır.” cümlesiyle adeta özetlemiş.

“Ben hiç çocuk olmadım. Çocukluğum olmadı.” diye başlıyor Bitik Adam hikâyesini anlatmaya. Oysa “çocukluk aşktır, neşedir, kaygısızlıktır.” Ama O kendini hep “ayrık, mahzun, düşünceli” görüyor. Tek çocukluk anısı: Altı yaşındayken ihtiyar diye anıldığı bir an. Çocukluğumu biri elimden çekip almış gibi sarsılıyorum ilk sayfada. İlerledikçe yaşının çocuk, hayallerinin ve düşüncelerinin ise çoktan dünyanın kirine bulaşmış olduğunu fark ettiğim bu adamla tanışmaya başlıyorum. Delice tutkularını, mükemmelliyetçi tutumunu, isteklerinin ütopikliğini ve bunların tümünü karşılayan dehasını okurken ben de onunla çocukluğumu unutup birden büyüyorum.

Kitabın ortalarına yani Bitik Adam’ın hayatının ortalarına geldiğimde, ben de hayatımın Dante gibi ortasında olduğumdan belki ya da fark ettiği durumu benim de fark etmiş olmamdan belki, bir cümleyi kalbime yazacak kadar çok seviyorum: “Fakat Tanrı’nın senin ağzından konuşuyormuş gibi geldiği, tamamen ışıktan oluşan, her şeyin berraklaştığı, her şeyin güzel bir nehrin suları gibi duru ve uyumlu olduğu o saatleri; ruhun ateş gibi ateşe, hava gibi havaya, aşk gibi aşka dönüştüğü o saatleri; her şeyin gizem dolu bir çılgınlık vesilesiyle mümkünleştiği, kutsallaştığı ve artık hangisinin dünya hangisinin senin ruhun, hangisinin senin ruhun ve hangisinin dünya olduğunu anlayamadığın o saatleri sadece dahi olan kişi yaşar.” Bu cümleyi okurken “o saatlerden birinde” gibi hissettim kendimi. Zaten okurken hep o saatlerden birinde gibi hissediyorum kendimi. Tüm varlığımı, her şeyimi o bir saate değişirim diyor ardından ve yaşamın cilvesi gibi ilk sayfada çocukluğumu çalan adamla, hayatımızın bir yerinde kesişiyoruz böylece. El sıkışıyoruz hatta, omzuna dokunuyoruz birbirimizin ve göz göze gelip birbirimizi görüyoruz gözbebeklerimizde. Kitapların ayna olduğuna ikna oluyoruz birlikte.

Her hayatın kendine has bir hikâyesi var muhakkak ama bazı hayatlar içinde onlarca çelişki ve onlarca zıt kesişim barındırır ve bu, o hikâyenin en büyük zenginliği olur. Tutunduğumuz fikirler, zamanın akmasını sağlayan planlar çok keskin dönüşlere uğramaz sıklıkla belki ama işte bazen öyle anlar olur ki en koyu siyah gözümüze şarap kırmızısı gelebilir ve hikayemiz de tam orada başlayabilir. Papini’nin Bitik Adam’ını okurken, hayat hikâyemden ziyade, dönüştüğüm kırılma noktalarımı düşünürken buldum kendimi hep. Vazgeçtiğim her şey bir bir gelip sarıldı boynuma sanki, unuttuğum tutkuların hepsi omzuma öpücük kondurdu, bildiklerim gülümsedi, bilmediklerim de gülümsedi kafam karıştı, topladım, sonra ben karıştırdım, kitap topladı. Bir kitap sizi bütünden detaya indirebiliyor ve bunu, sizi hiç andan çekmeden sağlayabiliyorsa, o kitabı elinizden bırakmanız da mümkün olmuyor. Bir yandan okurken bir yandan düşünebilmenin hazzını sunan kitap ise sadece kitaplık rafında değil, kalpte de bir yer ediniyor.

Düşsel Konçerto kitaplarında, zihnime açtığı sonsuz yarıklar ve ufkuma açtığı sayısız pencerelerle kalbimde yerini çoktan bulmuştu Papini ama Bitik Adam’la bu yerin hacmini genişletti.

Edebiyat sevgisi, işte bu genişleme demek.

Defterimi açıp Giovanni Papini’den bir şeyler yazıyorum, koyu siyah bir kalem ve süslü bir yazıyla:

“Tek gerçeklik şimdiki zamandır. Herkes kendi şimdiki zamanını yaşar. Herkes kendini özgürleştirsin, kendini yaşasın, kendine ve akıp gittiği için güzel olan âna inansın.”

Defteri kapatıyorum.
An güzel.

Müziğin sesini açıyorum: Neruda/Rupa çalıyor.
Melodi güzel, kabuğum güzel...

Yağmur diniyor.

HERKES KENDİ ŞİMDİKİ ZAMANINI YAŞAR

Masa Dergi/Aralık 2017

“Tüm acılarımı, tüm umutlarımı ve tüm zayıflıklarımı soğuk gözlerinizin önünde ortaya döküyorum. Ne acıma ne de hoşgörü, ne övgü ne de avuntu istiyorum, istediğim tek şey hayatınızın üç, dört saatidir. Ve beni dinledikten sonra yine de, fikirlerime inat, benim gerçekten bitik bir adam olduğuma inanmayı hâlâ sürdürecekseniz şayet, en azından benim çok şeye başlamak istediğim için bittiğimi ve her şey olmak istediğim için artık hiçbir şey olmadığımı kabullenmeniz gerekecek.”
                                                                                 
Bitik Adam/Giovanni Papini
Son satırlar.
Bir kitabın son satırları her zaman ayrılık hüznü taşır. Her ayrılık da insanın kendi kabuğuna çekilme ihtiyacını barındırır içinde. Öyle bir andayım.
Yağmur, çalışma masamın yanındaki pencerenin camında ilerlerken, aldığım nefesle mumun ışığını titretiyor ve gözlerimi dans eden su damlalarından ayırmadan ve kıpırdamadan öylece duruyorum. Benim kabuğum bu an belki de. Kendi sesimle bir delik açıyorum anda ve dünyayı kurtaracak bir fikrin ilhamını çağırıyor gibi, kitaplardan aldığım keyif ve güçle sürekli şu üç kelimeyi fısıldıyorum: Edebi, ebedi, ezeli...

Edebi kelimesinin, ebedi ve ezeli kelimelerine benzer tınıda olmasının tatlı bir tılsımı olmalı diye geçiyor aklımdan.  Zamansızlığı sanat yoluyla anlattığındandır belki. Ve belki bu sebepten, yüzlerce sene evvel söylenmiş tek bir cümlenin bile etkisi altında kalıyorum uzunca süre. Yetmiyor hatta, o cümleyi alıyor, bambaşka düşünce formlarında aklıma kazıyorum.

Thomas Hobbes’un söylediği “Herkesin herkese karşı savaşı” gibi mesela...

Bu cümleyi Hobbes her ne kadar makro düzeni ele alarak söylemiş olsa da, kült kitabı Leviathan’ın sunuş yazısında, makro düzende gerçekleşen her şeyi mikro düzene benzettiğinden ve bu ilkeyi de insanın doğasına dayandırdığından, Bitik Adam’ı hafızama bu cümleyle kazımayı uygun görüyorum.

Şöyle temellendiriyor cümlesini Hobbes: Bir ülkede düzenli orduların var olması, savaş olmasa bile, savaş durumunun oluşmuş olduğunu gösterir. Haklı. İnsanın düşünceleri de böyle değil midir? Düşünceler var olduğu sürece, insanın hem iç hem dış savaşı her daim sürer. Fakat çoğu insan her daim devam eden bir sıcak savaş haliyle sürdüremez elbette yaşamını. Bu yüzden hem kendine hem de herkese karşı savaş açan insanların sayısı hatrı sayılır derecede azdır ve işte bu insanlardan biri de kitabının son satırlarıyla beni kabuğuma çeken Giovanni Papini’dir.

Geçmişten günümüze ses getirmiş bir kitabı okurken, kitabın derdini anlayabilmek için, olmazsa olmaz eylemler düşer okurun payına. Bunlardan biri kitabın yazarını tanımak diğeri ise kitabın yazıldığı dönemi bilmektir. Bu ikisine hakimse eğer okur, kitapların dizinin dibine oturur ve bir masalın içindeymiş gibi büyülenir her cümleden. Giovanni Papini de benim gözümde dinlemeye değer masalların anlatıcısıdır.

İtalya’da Mussolini rüzgarı eserken bu rüzgarın akımına kapılmış, çok dindar bir aileden geldiği için dinlerin hepsine baş kaldırmış, çok sonraları baş kaldırdığı dinde huzuru bulmuş, tüm medeniyetleri kapsayan bir ansiklopedi yazmanın hayaliyle yanıp tutuşmuş, hep ve yalnızca kendi kafasındaki geleceği kurgulamış bir yazar Papini. Sürekli değişimin peşinde koşmuş ama hiçbir tutkusunu sonuna kadar götürecek kararlılığa ulaşamamış, bu süreçte de ne her şey olabilmiş ne hiçbir şey kalabilmiş, aksine bildiği şeyleri de kendine yük edinerek melankoliye sürüklenip durmuş. Hayatı boyunca dışarıdan şiddetle eleştirdiği durumların içine de girmiş, içeriden iştahla savunduğu durumların dışına da çıkmış. Ve zamanla hayatı uçlarda yaşamanın vücut bulmuş haline dönüşmüş bir adam aynı zamanda.

Böyle sürekli değişimlerin kaçınılmaz bir öğretisi vardır: “Etrafındaki her şeyi değiştirebilirsin ama içindeki sıkıntı asla değişmez.” bu cümleyi kendisi söylemesine rağmen, yine de o sıkıntı gitsin diye, inatla değişimden yana olmuş.

İtalya’da, tüm bu çatışmaların ortasında kaldığını görenler, onunla ilgili bitik bir adam olduğu söylentisi çıkarmışlar ve Papini de bu söylentiye cevaben “Bitik Adam” kitabıyla kendini ortaya koymuş. Hatta bu ortaya koyuşu “...içimi açtım ve kendimi vurdum; anatomi masalarındaki gibi iç organlarımı ve sinirlerimi tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdim.” ironisiyle, kitabını da “Burada olan benim biyografim değil içsel olaylarımın gerçek akışıdır.” cümlesiyle adeta özetlemiş.

“Ben hiç çocuk olmadım. Çocukluğum olmadı.” diye başlıyor Bitik Adam hikâyesini anlatmaya. Oysa “çocukluk aşktır, neşedir, kaygısızlıktır.” Ama O kendini hep “ayrık, mahzun, düşünceli” görüyor. Tek çocukluk anısı: Altı yaşındayken ihtiyar diye anıldığı bir an. Çocukluğumu biri elimden çekip almış gibi sarsılıyorum ilk sayfada. İlerledikçe yaşının çocuk, hayallerinin ve düşüncelerinin ise çoktan dünyanın kirine bulaşmış olduğunu fark ettiğim bu adamla tanışmaya başlıyorum. Delice tutkularını, mükemmelliyetçi tutumunu, isteklerinin ütopikliğini ve bunların tümünü karşılayan dehasını okurken ben de onunla çocukluğumu unutup birden büyüyorum.

Kitabın ortalarına yani Bitik Adam’ın hayatının ortalarına geldiğimde, ben de hayatımın Dante gibi ortasında olduğumdan belki ya da fark ettiği durumu benim de fark etmiş olmamdan belki, bir cümleyi kalbime yazacak kadar çok seviyorum: “Fakat Tanrı’nın senin ağzından konuşuyormuş gibi geldiği, tamamen ışıktan oluşan, her şeyin berraklaştığı, her şeyin güzel bir nehrin suları gibi duru ve uyumlu olduğu o saatleri; ruhun ateş gibi ateşe, hava gibi havaya, aşk gibi aşka dönüştüğü o saatleri; her şeyin gizem dolu bir çılgınlık vesilesiyle mümkünleştiği, kutsallaştığı ve artık hangisinin dünya hangisinin senin ruhun, hangisinin senin ruhun ve hangisinin dünya olduğunu anlayamadığın o saatleri sadece dahi olan kişi yaşar.” Bu cümleyi okurken “o saatlerden birinde” gibi hissettim kendimi. Zaten okurken hep o saatlerden birinde gibi hissediyorum kendimi. Tüm varlığımı, her şeyimi o bir saate değişirim diyor ardından ve yaşamın cilvesi gibi ilk sayfada çocukluğumu çalan adamla, hayatımızın bir yerinde kesişiyoruz böylece. El sıkışıyoruz hatta, omzuna dokunuyoruz birbirimizin ve göz göze gelip birbirimizi görüyoruz gözbebeklerimizde. Kitapların ayna olduğuna ikna oluyoruz birlikte.

Her hayatın kendine has bir hikâyesi var muhakkak ama bazı hayatlar içinde onlarca çelişki ve onlarca zıt kesişim barındırır ve bu, o hikâyenin en büyük zenginliği olur. Tutunduğumuz fikirler, zamanın akmasını sağlayan planlar çok keskin dönüşlere uğramaz sıklıkla belki ama işte bazen öyle anlar olur ki en koyu siyah gözümüze şarap kırmızısı gelebilir ve hikayemiz de tam orada başlayabilir. Papini’nin Bitik Adam’ını okurken, hayat hikâyemden ziyade, dönüştüğüm kırılma noktalarımı düşünürken buldum kendimi hep. Vazgeçtiğim her şey bir bir gelip sarıldı boynuma sanki, unuttuğum tutkuların hepsi omzuma öpücük kondurdu, bildiklerim gülümsedi, bilmediklerim de gülümsedi kafam karıştı, topladım, sonra ben karıştırdım, kitap topladı. Bir kitap sizi bütünden detaya indirebiliyor ve bunu, sizi hiç andan çekmeden sağlayabiliyorsa, o kitabı elinizden bırakmanız da mümkün olmuyor. Bir yandan okurken bir yandan düşünebilmenin hazzını sunan kitap ise sadece kitaplık rafında değil, kalpte de bir yer ediniyor.

Düşsel Konçerto kitaplarında, zihnime açtığı sonsuz yarıklar ve ufkuma açtığı sayısız pencerelerle kalbimde yerini çoktan bulmuştu Papini ama Bitik Adam’la bu yerin hacmini genişletti.

Edebiyat sevgisi, işte bu genişleme demek.

Defterimi açıp Giovanni Papini’den bir şeyler yazıyorum, koyu siyah bir kalem ve süslü bir yazıyla:

“Tek gerçeklik şimdiki zamandır. Herkes kendi şimdiki zamanını yaşar. Herkes kendini özgürleştirsin, kendini yaşasın, kendine ve akıp gittiği için güzel olan âna inansın.”

Defteri kapatıyorum.
An güzel.

Müziğin sesini açıyorum: Neruda/Rupa çalıyor.
Melodi güzel, kabuğum güzel...

Yağmur diniyor.

Ya bu denizin tuzu
Ya bu martılar, ya bu vapurlar, ya bu yaşanmış yıllar
Ya bu yıldızlı ışık, ya düşleriniz, ya geçmiş
Ya bu mavi ya bu yaz ya bu kar ya bu beyaz
Ya bu gül ya bu koku ya bu bahar
Anılara hiç sığar mı İstanbul?

Diyor fonda Ezginin Günlüğü.

Bazen “sığar” diye aklımdan geçirirken sadece, bazen “sığmaz ulan” diye haykırasım geliyor.


İnsan “Signomi”nin ne anlattığını bilmese bile şarkının içine giriyor, ezgisindeki yalınlığı, kırgınlığı hissediyor. Bilince başka, bilmeyince başka çalıyor Signomi. Zaten şarkılar hep başka başka çalıyor; ya biz değişiyoruz bazen ya da kim bilir belki onların bir başka dile gelesi tutuyor.

Aklımda bir mutluluk reçetesi yazmak var kendime, elektrik yok, mum ışığında üç-beş Sezen Aksu şarkısı sonrası “Ne acı! insan kendine ne kadar yenik” diye mırıldanırken, “ruhuna iyi gelir” diye önermiş biri Signomi’yi mesajla, onu görüyorum, aklıma düşüyor ve dinliyorum. Mutluluk reçetem hızla kırgınlık reçetesine doğru yol alacakken, aniden duruyorum. İşte diyorum “mutluluk reçetesinin ilk şartını gerçekleştirdin. Kırgınlıklara yenik düşme ve hatta mümkünse kırılma, kırılmak saçma çünkü.”

Zaten biri ya da bir şey bizi kıracak bir noktadaysa, hayatımızdaki vadesi dolmuş sayılmaz mı? Sanki son kullanma tarihi geçmiş bir süt için ağıt yakmak gibi kırılmak. İddia etmiyorum: Olmaya da bilir böyle, ben bozuk bir süt gibi düşünmek de istiyor olabilirim beni kıranı, olsun!

Sonuçta arada bir zihne küçük kıyaklar yapmak lâzım.

Yapıyorum işte. Beni kıran her şeyi bozuk süt ilan ediyorum.

SİGNOMİ

Ya bu denizin tuzu
Ya bu martılar, ya bu vapurlar, ya bu yaşanmış yıllar
Ya bu yıldızlı ışık, ya düşleriniz, ya geçmiş
Ya bu mavi ya bu yaz ya bu kar ya bu beyaz
Ya bu gül ya bu koku ya bu bahar
Anılara hiç sığar mı İstanbul?

Diyor fonda Ezginin Günlüğü.

Bazen “sığar” diye aklımdan geçirirken sadece, bazen “sığmaz ulan” diye haykırasım geliyor.


İnsan “Signomi”nin ne anlattığını bilmese bile şarkının içine giriyor, ezgisindeki yalınlığı, kırgınlığı hissediyor. Bilince başka, bilmeyince başka çalıyor Signomi. Zaten şarkılar hep başka başka çalıyor; ya biz değişiyoruz bazen ya da kim bilir belki onların bir başka dile gelesi tutuyor.

Aklımda bir mutluluk reçetesi yazmak var kendime, elektrik yok, mum ışığında üç-beş Sezen Aksu şarkısı sonrası “Ne acı! insan kendine ne kadar yenik” diye mırıldanırken, “ruhuna iyi gelir” diye önermiş biri Signomi’yi mesajla, onu görüyorum, aklıma düşüyor ve dinliyorum. Mutluluk reçetem hızla kırgınlık reçetesine doğru yol alacakken, aniden duruyorum. İşte diyorum “mutluluk reçetesinin ilk şartını gerçekleştirdin. Kırgınlıklara yenik düşme ve hatta mümkünse kırılma, kırılmak saçma çünkü.”

Zaten biri ya da bir şey bizi kıracak bir noktadaysa, hayatımızdaki vadesi dolmuş sayılmaz mı? Sanki son kullanma tarihi geçmiş bir süt için ağıt yakmak gibi kırılmak. İddia etmiyorum: Olmaya da bilir böyle, ben bozuk bir süt gibi düşünmek de istiyor olabilirim beni kıranı, olsun!

Sonuçta arada bir zihne küçük kıyaklar yapmak lâzım.

Yapıyorum işte. Beni kıran her şeyi bozuk süt ilan ediyorum.
2017 @ fufuokur / TÜM HAKLARI SAKLIDIR. SİTEDE BULUNAN İÇERİĞİN KOPYALANMASI, İZİNSİZ YAYINI VE PAYLAŞIMI YASAKTIR. / Tasarım: K.S