Sosyal

Sayfalar

MASA DERGİ / MAYIS 2018
“Kopmak zordur, bir bağı ortadan kaldırmak acı vericidir. Fakat çok geçmeden yerine yeni bir kanat çıkar.” dedi Nietzsche. Yalnız ve göçebe bir adamın tüm hayatı, kuşkusuz böyle kanatlar taktığı kopuşlarla dolu olduğundan, bunu söylerken elbette ki ölümü kastetmemişti. Fakat bu cümle, insanın en zor ve sancılı kopuşu dünyadan ayrıldığı vakit olduğundan, yerine çıkacak ölümsüzlük kanatlarının düşünceler olarak bu dünyada bırakıldığını söyletecek kadar da derin bir anlamdaydı. 

Hayattayken kitaplarının çoğunu kendi parasıyla bastıran ve asla yeteri kadar okuyucu bulamayan Nietzsche, her ayrılığında kendini özgürleştirecek bir çift kanata ulaştı belki ama yazdığı çoğu düşüncesinin kitaplaşmış halini, yani ölümsüzlük kanatlarını ne yazık ki göremedi. Ama yine aynı kanatlarla, Birinci Dünya Savaşı’nda Alman askerlerinin çantasında zorunlu olması gereken iki kitaptan birinin yazarı olduğunu ve fikirlerinin çarpıtılarak Nazi ideolojisine hizmet edecek şekilde alıntılandığını da iyi ki görmedi. 

Friedrich Wilhelm Nietzsche, 15 Ekim 1844’de bugün kuzey Almanya olan Prusya’nın Röcken köyünde doğdu. Çocukluğunda tutkulu bir şekilde dindardı çünkü babası Carl Ludwig, oldukça inançlı bir Lutheran Papazı’ydı. Annesi Franziska da papaz ailesinden gelen bir kadındı. Çocukluk yılları dinle iç içe ve yerleşik bir aile hayatı içerisinde geçti. İki kardeşi vardı: Kendisinden iki yıl sonra doğan kız kardeşi Elisabeth ve Elisabeth’den iki yıl sonra dünyaya gelen fakat daha iki yaşındayken de ölen erkek kardeşi Joseph. 

1848’in sonbaharında, Nietzsche’nin babası ağır ve ölümcül bir akıl hastalığına yakalandı ve uzun süren acı verici bir süreç yaşadı. Önce görme yetisini kaybetti ardından yatağa mahkum oldu. Bir yıl sonra da öldü. Otopsisinde beyninin çeyreğinin olmadığı anlaşıldı. Gözlerinin önünde yaşanan bu sancılı süreç ve babasının çektiği acılar, Nietzsche’nin hayatı boyunca aklından çıkmayacaktı ve daha sonraları, babasının papazlık yaptığı kilisenin defterine, bu hissini anlatan şu sözleri yazacaktı: “O çanlardan gelen tok ses kulağımda hep çınlayacak.”

Bu olay; Nietzsche’nin hayatı boyunca içinde boğuşacağı sorgulamanın en temelini yaratan acı oldu. Babasının bu denli sevdiği Tanrı, onu neden büyük bir acıyla cezalandırmıştı? Bu soru, Nietzsche’nin şüpheye yolculuğunun başlangıç noktasıydı. Ancak bu sorunun beyninde şiddetle yankılanmasına izin vermedi. Ta ki, 20 yaşında Bonn’a ilahiyat eğitimi almaya gidip babası gibi Lutheran Papazı olmaya karar verdiği âna kadar. Burada, Yeni Ahitadlı İncil’i eleştiren bir metod okudu. Okuduklarıyla birlikte, beyninde yankılanan düşüncenin, aslında başkalarının da cevabını aradığı bir soru olduğunu fark etti. Artık daha derin bir şüpheye sürüklenmişti, inancının zayıfladığını hissediyordu. Bu karmaşık hâli, annesi ve kardeşleriyle arasının açılmasına sebep oldu. Fakat bu karmaşıklığa bulacağı çözüm, onun için ailesinin sevgisini kaybetmekten öte bir durum hâline gelmişti. 

Hayat, ödülden ve mutluluktan öte, dayanılması gereken acı ve ıstıraplı bir yolculuktu. Gerçek hayata verilen değer ve önem, tam da bu sebepten, gözünde yüceliğini kaybetmişti. Kendine inanacağı bir düşünce arayışını başlatacak olan kilit bir andaydı ve o andan itibaren yirmi yıl sürecek olan tüm çalışmalarına, aklında beliren bu fikirler yön verecekti. İnsanın inancını kaybetmesinin, ona mutluluk ve huzurla geçecek bir hayat sunmayacağının da fazlasıyla bilincindeydi. Kız kardeşine yazdığı bir mektupta bunu açıkça belirtti: Huzur ve mutluluk aramak istiyorsa, inanması; hakikati istiyorsa, araştırması gerektiğini yazdı. Tüm bu düşüncelerine ve bilimin artık eskisinden çok daha fazla sesini yükseltebildiği bir çağın içinde olmasına rağmen, objektif davranmaya da devam etti. Hristiyanlık olmazsa eğer, insanların birlikte huzur içinde yaşayabilecekleri ahlaki kurallar bütünü yoktu. Ölüm korkusuna çözüm olmadığından, sonsuz kurtuluş insanın en büyük huzur kaynağıydı. Yaşamın bu amaçtan sıyrıldığında büyük bir anlamı da kalmıyordu. 

Nietzsche kararlıydı, kendini bomboş bir evrende, yeni anlamlar bulmaya adayacaktı. İlahiyatı bıraktı. Yirmi bir yaşındaydı ve bir yerden fikirlerini geliştirmeye başlaması gerekiyordu. Antik Yunan ve Roma felsefesini inceleyebilmek için dilbilimi okumaya karar verip Basel Üniversitesi’ne başladı. Bir gün, bir kitapçıda dolaşırken Arthur Schopenhauer’un İsteme ve Tasarım Olarak Dünyakitabıyla karşılaştı. Kitabı okudukça afallıyordu. Hayatın anlamıyla cebelleşmiş bir ateistle karşı karşıyaydı. Fakat vardığı sonuçlar karamsarlıktan daha vahim bir haldeydi: En iyisinin hiç doğmamış olmak olduğunu savunuyordu. İnsanların sürekli bir arayışta olduklarını, bulamadıklarında mutsuzluk yaşadıklarını ve mutluluğun imkansız olduğu gerçeğiyle yüzleşmek gerektiğini anlatıyordu kitap. Asla buna katılmıyordu Nietzsche. Bunun yerine neden olduğu acıya rağmen, hayatla barışık bir varoluş yolu bulmaya karar verdi. Bu düşünce de, yıllar sonra Bengi Dönüş diye adlandıracağı felsefenin temelini oluşturacaktı.

1869 da, 24 yaşındayken Basel Üniversitesi’nde dilbilim profesörlüğüne başlayarak tarihteki en genç profesör oldu. Profesörlüğe kabul konuşmasını Homeros üzerine yaparak, Antik Yunan ilgisini ilk kez burada hissettirdi. Bu dönemde Sokrates ve Tragedya üzerine konferanslar düzenledi. 1870’in yaz mevsiminin sonunda Fransa ile Almanya arasındaki savaşta gönüllü olarak hastabakıcılık yapmaya başladı fakat yaralanıp ciddi şekilde hastalanınca geri döndü. Hasta olduğu süreçte dinleyici olarak katıldığı Tarihsel Büyüklükadlı bir konferansta ilk kitabının tohumlarını attı. 1872 yılında, Müziğin Ruhundan Tragedyanın Doğuşu adıyla yayımladığı bu ilk kitapla, huzur bozucu fakat radikal bir düşünür olarak tanınmaya başladı. Bu kitabı, o sıralar ilham aldığı Alman opera bestecisi Richard Wagner’la yaptığı konuşmalar sonrasında oluşturmuştu. Wagner, sanatın toplumu dönüştüreceğine inanıyordu. Nietzsche de felsefeyle bunu sağlamak istedi ve bu düşüncenin temelini Antik Yunan’dan almaya karar verdi. Kitabı iki Yunan Tanrısı olan Apollo ve Dionysos arasındaki bir zıtlaşma etrafında geliştirdi. Apollo, mantığı ve kontrolü temsil ediyordu. Ancak Nietzsche, Wagner’la özdeşleştirdiği için, çılgınlığı ve içgüdüsel duyguları keşfeden karakter Dionysos’a daha çok odaklanmak istemişti. Ve onu Tragedyasının merkezi yaptı. Yani mantığın gerçeğe giden yol olduğu düşüncesine karşı çıkıyordu. Başka bir gerçekliği ve anlamı aradığını hissettiriyordu. 

Wagner onun saplantılı bir şekilde ilhamı olmuştu. Ayrıca acı dolu bir dünyayı güzel ve anlamlı bir yere dönüştüren tek şeyin müzik olduğuna inanıyordu. 1872 yılının mayısında bir gece onun konserine gitti fakat karşılaştığı manzara hiç hoşuna gitmedi. Tiyatronun bir devrim yerinden ziyade, Avrupa’nın önde gelenlerinin doldurduğu ve yeni bir dünyanın doğuşunu harekete geçireceğini düşündüğü adamın, sadece kendi görkeminden mest olan sıradan biri olduğunu fark ettiğinde konseri terk etti. Bu Wagner’la ilişkisinin sonu, kendi gerçek felsefe arayışının da başlangıcı oldu. Artık hayatında tümüyle radikal bir değişiklik yoluna gitmeye kararlıydı. Ruhunun Dionysos tarafını ortaya çıkararak kendine yeni bir yol çizecekti. Baş ağrılarının ilk kez başladığı 1873-76 yılları arasında ikinci kitabı olan Zamana Aykırı Düşünceler’i yazdı. Şiddetli ağrılara ve gözlerini kaybetme riskine rağmen üretken olduğunu düşündüğü yıllarını yaşıyordu. Hemen ardından İnsanca, Pek İnsancakitabı basıldı. 1879 yılında, Basel’deki öğretmenliğinin tüm yaratıcı ruhunu sorumluluklara boğduğunu fark ederek, yıllardır arzuladığı özgürlük için profesörlükten istifa etti. Bu süreçte uzun zamandır devam eden şiddetli baş ağrıları ve mide bulantıları oldukça artmıştı. Daha sonraları yaşadığı fiziksel acılar için, beyninin doğum sancıları diyecekti ancak yine de bu zorlu süreç, sonunun babasına benzeyeceği korkusundan dolayı onu gelecekle ilgili artık fazlaca kaygılandırıyordu. İstifa etmesinde bu kaygının da payı büyüktü. 

Sağlığına iyi gelecek iklimler aramak için Avrupa’yı dolaşmaya başladı. Bundan sonraki tüm yaşamını göçebe yalnızlık içinde geçirecekti. Bu süreçte yazdığı tüm fikir ve düşünceler oldukça çarpıcıydı fakat hastalığından dolayı tek seferde sadece yirmi dakikalık zaman çerçevelerinde yazabiliyordu. Bu durum da, kitaplarının uzun, felsefi ya da bilimsel eserler yerine, direkt aforizmalar ve etkileyici cümlelerle dolmasına sebep oldu. 1881’de Tan Kızıllığıkitabını yayımladığı sıralarda, bir tren yolculuğundaki seyahat arkadaşı İsviçre dağlarında küçücük bir köy olan Sils Maria’dan bahsetti. Nietzsche burayı merak etmişti. 4 Temmuz 1881’de bu köye adımını atar atmaz, doğasından ilham alacağını hissetti. Güzelliği ve var olmanın ihtişamını ormanlarda ve dağlarda görebildiği bu yerde yaşamaya başlamıştı artık. Yaptığı yürüyüşlerden birinde beyninde çınlayan bir soruyla kendi düşüncelerini irdeledi. “Bir şeytan kulağınıza yaşadığınız hayatı tüm acıları ve güzel anlarıyla birlikte, sonsuza kadar tekrar tekrar yaşamak zorunda olduğunuzu fısıldasa, bu şeytanı lanetler ve öfkelenir miydiniz yoksa onun bir Tanrı ve söylediklerinin kutsal olduğunu mu düşünürdünüz?” Bu sorunun cevabı, yıllar önce temelini attığı ve artık bengi dönüş olarak tanınacak düşüncesinin ta kendisini doğuracaktı. Nietzsche ne kadar acı çeksek ya da başarısızlıklarla sınansak da bu olayları tekrar yaşamaktan mutlu olmamız gerektiğine inanıyordu. Kim olmak istediğimize ve hayatımızı nasıl yaşamak istediğimize karar vermeli ve sonra da yaptığımız tercihleri sevmeliydik. Yani, acı, mutlu tüm yönleriyle tekrar var olma düşüncesi, coşku dolu bir evet ile karşılanmalıydı. Bengi dönüş, hayatın coşkuyla karşılanmasıydı. Acılar, kurtulmamız gereken ve Schopenhauer’un savunduğu gibi ne olursa olsun kaçınılması gereken bir şey değildi. Bunun yerine kabul edilmeli ve öğretileri kucaklanmalıydı. Hayat ancak o zaman dolu dolu yaşanabilirdi. İnsanın acıyı mutluluk gibi yürekten sahiplenebilmesi, onu kendini güçlendirecek şekilde dengeleyebilmesi ve bütünün bir parçası olarak görebilmesi için, yaşadığı hayatın, çocuk yaştan itibaren hatırı sayılır derecede sıkıntılar ve sorgularla geçmiş olması gerekirdi ve o zaten böyle bir hayat yaşadığını düşünüyordu. Fakat insanı öldürmeyen şeyin güçlendirdiğini savunduğu tezi, aslında hâlâ test etmemişti. Hayatının en büyük hayal kırıklığını yaşayacağı ve kendi felsefesini asıl doğrulaması gerekeceği günler yakındı.

1882 yılının ılık ilkbaharında onu inzivadan çıkarmaya niyetlendiren ve tüm hayatı birlikte geçirebileceğine inandığı Lou Salomé’yle tanıştı. 21 yaşında, akıllı, güzel ve onun fikirlerinden büyülenen bir kadındı. Nietzsche kendini kaybedecek kadar âşık olmuştu. Birlikte uzun uzun sohbetler edip zaman geçirmeye başladıklarında, ona evlenme teklif etti. Ancak Salomé geleneksel bir ilişkiyle asla ilgilenmiyordu. Dönemindeki kadınların aksine, uçuk kaçık ve marjinal bir ruha sahipti. İlgilendiği tek şey fikirlerdi ve kendini asla bir erkeğe adamamaya kararlıydı. Evlilik teklifine hayır yanıtını verdi. Bu denli âşık olduğu kadın tarafından, bu kadar keskin reddedilmek, Nietzsche’yi mahvetmiş ve büyük umutsuzluğa kapılmasına sebep olmuştu. Bunun yanı sıra, kitapları satmıyordu, sağlığı kötüydü ve intihara meyilliydi. İşte şimdi, kendi felsefesini test etmesinin zamanı gelmişti. 

Çektiği tüm acıyı güce dönüştürebilmek için bir sihire ihtiyacı vardı. Bu yüzden kendini yeni bir kitap yazmaya adadı. Bu kitap, ileride Ecce Home’da da belirteceği gibi yazdığı en iyi eser olacaktı: Böyle Söyledi Zerdüşt.

Zerdüşt öyle büyük bir etki yarattı ki, geçtiğimiz yüzyılın neredeyse onur listesini oluşturan isimlerin hemen hemen hepsine ilham verdi. James Joyce ve Kafka’dan Albert Camus’ya, Martin Heidegger ve Michel Foucault’dan Gustav Jung’a, Rainer Maria Rilke’den Yeats ve daha nicelerine… Nietzsche’nin beşinci İncil olarak atfettiği İncil parodisi, Zerdüşt adında gizemli ve mistik bir karakterin spiritüel yolculuğunu konu alıyordu. Ve bu kitapta Nietzsche, en ünlü kavramlarından biri olan üstinsan’ı anlattı. Üstinsan, kendini değiştirip hayat yaratma sorumluluğu ve mutluluğunu, insan bilincini aşan bir tanrıda değil, kendisinde yattığını görebilen kişi olarak tasvir edildi. Zerdüşt karakteri Nietzsche’nin kendisini yansıtıyordu. 

İnsanların, mutluluğu; acının, dertlerin, emek vermenin tersi olarak görmesine rağmen Nietzsche bunun tam tersini düşünürdü. Bir şey için uğraşmak, kendimiz için belirlediğimiz hedef uğruna çektiğimiz acıyı da kapsıyordu. Hedefe ulaşırken engel teşkil eden zorlukların üstesinden gelmek, mutluluğu yaşamanın en önemli parçasıydı. Acı, mutluluk için neredeyse sağlayıcı bir durumdu. Nietzsche aşkı tekrar bulamayacaktı fakat çektiği ıstıraptan bir eser yaratmayı başarmıştı. Artık dikkatini Tanrı’yı öldürmekle yaratılan anlam kaybından, geride kalan değerlerin krizine çevirdi. Avrupa’daki göçebeliğine devam ederken yine Ecce Home’da kısaca “modernlik eleştirisi” olarak adlandıracağıİyinin ve Kötünün Ötesindeadlı yıkıcı kitabını tamamladı. Yayımlayacak kimseyi bulamadığı için de, basım masraflarını kendisi karşıladı. Eleştirmenler kitabı tehlikeli bir dinamite benzettiler. Bu ve bundan sonraki kitabı Ahlakın Soykütüğü,Hristiyanlığın ahlaki değerlerine karşı oluşundan dolayı reddedilmişti. Tüm değerlere haklı sebeplerle karşı çıkıyordu. Yakın çevresine yazdığı mektuplarda, bir sonraki görevinin bir başyapıt olduğunu, boşluğu doldurmak için yeni bir değer sistemi hazırlayacağını yazıyordu. Ancak bu gerçekleşemedi. 

1888’in nisan ayında Torino’ya taşındı. Buraya vardığında en üretken olduğu zamanını yaşıyordu. Putların Alacakaranlığı, Ecce Home, Deccal veWagner Olayıkitaplarının tamamını, sanki artık yazamayacağını anlamışçasına, hızlıca tamamladı. Aynı yıl, akli dengesini kaybetmeye başladığı da mektuplarında anlaşılıyordu. Mektupların çoğu tuhaf imzalarla bitiriliyordu. Çevresindeki insanların, evdeki hareketlerinde de bir gariplik sezmeye başladıkları bir dönemde, meydanda yürürken bir faytoncunun atını kamçıladığını gördü, kollarını hayvanın boynuna doladı ve ağlayarak yere yığıldı. İnsanların arasında yaşadığı bu olay, Nietzsche’nin akıl sağlığını tamamen yitirdiği düşüncesini doğurdu. Şu an baktığımızda çok insani görülen bu davranış, onun akıl hastanesine kapanmasına sebep oldu. Bir yandan da, tüm hayatını insan şefkatinin zayıflığını eleştirerek geçiren bir adamın, son aklı başında hareketi, bu içten şefkat oldu.

Nietzsche bir daha asla akıl sağlığına kavuşamadı. 44 yaşında, insanlık tarihinin en etkileyici filozoflarından biri, hazin bir sonla karşı karşıyaydı. Ve yazdıklarına tüm hayatı boyunca gösterilmeyen ilgi, akıl sağlığını kaybettiği zamanlarda kontrol edilemeyecek kadar arttı. 1897’de, akıl hastanesinden hayatının kalan son üç yılını geçireceği eve, kız kardeşi Elisabeth’in gözetimine geçti. Nietzsche’ye olan ilgi ve sevgiyi Elisabeth enteresan bir şekilde kullanmaya başladı. İnsanları Nietzsche’yi görmek için eve çağırarak onun huzursuz olmasına sebep oldu. Ayrıca, Nietzsche’nin akıl sağlığını yitirmeden önce yazmayı planladığı baş yapıtı için defterlerine ve yazılarına el koyarak, onları bir araya getirme görevini üstlendi. 

Nietzsche, yeni bir yüzyılı görmek istemediğini belirtircesine tam 25 Ağustos 1900’de felç nedeniyle bu dünyadan ayrıldı. Onun ölümüyle birlikte Elisabeth Nietzsche’nin defterlerini Güç İstenciadlı bir koleksiyon olarak, yayımlamaya hazırlanmaya başladı. Fakat, sağlığında Nietzsche’yle defalarca bu konudaki görüş zıtlığından dolayı tartışmış ve küsmüş olmalarına rağmen tüm yazıları kendi politik amaçlarına hizmet edecek şekilde manipüle ederek düzenliyordu. Elisabeth bir Nazi destekçisiydi. Nietzsche ve eserlerini tanıtmakta o kadar başarılıydı ki, 1930’ların sonuna doğru, Nietzschevari düşünce ve temaları Alman toplumuna hızla yayıldı. 1934’te Adolf Hitler Elisabeth’in evini ziyaret etti. Daha sonra İradenin Zaferi adlı bir film yapıldı. Film Hitler’in tıpkı Zerdüşt gibi bulutlardan inmesiyle başlıyordu. Tüm fikirleri ve söylemleri Nazi ideolojisinin kılıfına büyük bir soğukkanlılıkla uyduruluyordu. Onun üstinsan olarak anlattığı kişi asla bir soykırımcı olmadığından, bu olayları görecek kadar yaşasaydı kesinlikle olduğundan daha fazla delirirdi. Onun üstinsanı, insanın potansiyelinin sembolüydü. Onun bahsettiği güç istenci, nefret ettiği nasyonalizme çağrı değil, limitlerimizi aşma isteğimizin tanınmasıydı. Böylece kendisinin, ancak kendisinden sonraki yüzyılda anlaşılacağını söylerken haklı olduğunu kanıtlayan bir çok çarpıtılmış olayın içerisinde savruldu düşünceleri. Takvimler onun anlaşılacağı yüzyıla geldiğindeyse, bu savrulma duruldu, eserleri kız kardeşinin çarpıtmalarından ayıklanarak tüm dünyada yeniden yayımlanmaya başladı. 

Nietzsche tüm hayatı boyunca yaşamın anlamını sorguladı, bugün de bu konu hâlâ cevaba ulaşmamış bir soru olarak zihnimizde yankılanıyor. İnsanlık, anlamın tamamen kaybolmaya yüz tuttuğu bu çağda, o ve onun gibi büyük düşünürlerin fikirlerinin ışığına ihtiyaç duydukça  nihayet Nietzsche de anlaşılmanın verdiği huzurla hak ettiği sona kavuşuyor: Karanlık dağlardan doğan bir sabah güneşi gibi parlak ve güçlü ışığını bize uzatıp mağarasını terk eden Zerdüşt oluyor.

GENİŞ ZAMANDA BİR GEZGİN NİETZSCHE

MASA DERGİ / MAYIS 2018
“Kopmak zordur, bir bağı ortadan kaldırmak acı vericidir. Fakat çok geçmeden yerine yeni bir kanat çıkar.” dedi Nietzsche. Yalnız ve göçebe bir adamın tüm hayatı, kuşkusuz böyle kanatlar taktığı kopuşlarla dolu olduğundan, bunu söylerken elbette ki ölümü kastetmemişti. Fakat bu cümle, insanın en zor ve sancılı kopuşu dünyadan ayrıldığı vakit olduğundan, yerine çıkacak ölümsüzlük kanatlarının düşünceler olarak bu dünyada bırakıldığını söyletecek kadar da derin bir anlamdaydı. 

Hayattayken kitaplarının çoğunu kendi parasıyla bastıran ve asla yeteri kadar okuyucu bulamayan Nietzsche, her ayrılığında kendini özgürleştirecek bir çift kanata ulaştı belki ama yazdığı çoğu düşüncesinin kitaplaşmış halini, yani ölümsüzlük kanatlarını ne yazık ki göremedi. Ama yine aynı kanatlarla, Birinci Dünya Savaşı’nda Alman askerlerinin çantasında zorunlu olması gereken iki kitaptan birinin yazarı olduğunu ve fikirlerinin çarpıtılarak Nazi ideolojisine hizmet edecek şekilde alıntılandığını da iyi ki görmedi. 

Friedrich Wilhelm Nietzsche, 15 Ekim 1844’de bugün kuzey Almanya olan Prusya’nın Röcken köyünde doğdu. Çocukluğunda tutkulu bir şekilde dindardı çünkü babası Carl Ludwig, oldukça inançlı bir Lutheran Papazı’ydı. Annesi Franziska da papaz ailesinden gelen bir kadındı. Çocukluk yılları dinle iç içe ve yerleşik bir aile hayatı içerisinde geçti. İki kardeşi vardı: Kendisinden iki yıl sonra doğan kız kardeşi Elisabeth ve Elisabeth’den iki yıl sonra dünyaya gelen fakat daha iki yaşındayken de ölen erkek kardeşi Joseph. 

1848’in sonbaharında, Nietzsche’nin babası ağır ve ölümcül bir akıl hastalığına yakalandı ve uzun süren acı verici bir süreç yaşadı. Önce görme yetisini kaybetti ardından yatağa mahkum oldu. Bir yıl sonra da öldü. Otopsisinde beyninin çeyreğinin olmadığı anlaşıldı. Gözlerinin önünde yaşanan bu sancılı süreç ve babasının çektiği acılar, Nietzsche’nin hayatı boyunca aklından çıkmayacaktı ve daha sonraları, babasının papazlık yaptığı kilisenin defterine, bu hissini anlatan şu sözleri yazacaktı: “O çanlardan gelen tok ses kulağımda hep çınlayacak.”

Bu olay; Nietzsche’nin hayatı boyunca içinde boğuşacağı sorgulamanın en temelini yaratan acı oldu. Babasının bu denli sevdiği Tanrı, onu neden büyük bir acıyla cezalandırmıştı? Bu soru, Nietzsche’nin şüpheye yolculuğunun başlangıç noktasıydı. Ancak bu sorunun beyninde şiddetle yankılanmasına izin vermedi. Ta ki, 20 yaşında Bonn’a ilahiyat eğitimi almaya gidip babası gibi Lutheran Papazı olmaya karar verdiği âna kadar. Burada, Yeni Ahitadlı İncil’i eleştiren bir metod okudu. Okuduklarıyla birlikte, beyninde yankılanan düşüncenin, aslında başkalarının da cevabını aradığı bir soru olduğunu fark etti. Artık daha derin bir şüpheye sürüklenmişti, inancının zayıfladığını hissediyordu. Bu karmaşık hâli, annesi ve kardeşleriyle arasının açılmasına sebep oldu. Fakat bu karmaşıklığa bulacağı çözüm, onun için ailesinin sevgisini kaybetmekten öte bir durum hâline gelmişti. 

Hayat, ödülden ve mutluluktan öte, dayanılması gereken acı ve ıstıraplı bir yolculuktu. Gerçek hayata verilen değer ve önem, tam da bu sebepten, gözünde yüceliğini kaybetmişti. Kendine inanacağı bir düşünce arayışını başlatacak olan kilit bir andaydı ve o andan itibaren yirmi yıl sürecek olan tüm çalışmalarına, aklında beliren bu fikirler yön verecekti. İnsanın inancını kaybetmesinin, ona mutluluk ve huzurla geçecek bir hayat sunmayacağının da fazlasıyla bilincindeydi. Kız kardeşine yazdığı bir mektupta bunu açıkça belirtti: Huzur ve mutluluk aramak istiyorsa, inanması; hakikati istiyorsa, araştırması gerektiğini yazdı. Tüm bu düşüncelerine ve bilimin artık eskisinden çok daha fazla sesini yükseltebildiği bir çağın içinde olmasına rağmen, objektif davranmaya da devam etti. Hristiyanlık olmazsa eğer, insanların birlikte huzur içinde yaşayabilecekleri ahlaki kurallar bütünü yoktu. Ölüm korkusuna çözüm olmadığından, sonsuz kurtuluş insanın en büyük huzur kaynağıydı. Yaşamın bu amaçtan sıyrıldığında büyük bir anlamı da kalmıyordu. 

Nietzsche kararlıydı, kendini bomboş bir evrende, yeni anlamlar bulmaya adayacaktı. İlahiyatı bıraktı. Yirmi bir yaşındaydı ve bir yerden fikirlerini geliştirmeye başlaması gerekiyordu. Antik Yunan ve Roma felsefesini inceleyebilmek için dilbilimi okumaya karar verip Basel Üniversitesi’ne başladı. Bir gün, bir kitapçıda dolaşırken Arthur Schopenhauer’un İsteme ve Tasarım Olarak Dünyakitabıyla karşılaştı. Kitabı okudukça afallıyordu. Hayatın anlamıyla cebelleşmiş bir ateistle karşı karşıyaydı. Fakat vardığı sonuçlar karamsarlıktan daha vahim bir haldeydi: En iyisinin hiç doğmamış olmak olduğunu savunuyordu. İnsanların sürekli bir arayışta olduklarını, bulamadıklarında mutsuzluk yaşadıklarını ve mutluluğun imkansız olduğu gerçeğiyle yüzleşmek gerektiğini anlatıyordu kitap. Asla buna katılmıyordu Nietzsche. Bunun yerine neden olduğu acıya rağmen, hayatla barışık bir varoluş yolu bulmaya karar verdi. Bu düşünce de, yıllar sonra Bengi Dönüş diye adlandıracağı felsefenin temelini oluşturacaktı.

1869 da, 24 yaşındayken Basel Üniversitesi’nde dilbilim profesörlüğüne başlayarak tarihteki en genç profesör oldu. Profesörlüğe kabul konuşmasını Homeros üzerine yaparak, Antik Yunan ilgisini ilk kez burada hissettirdi. Bu dönemde Sokrates ve Tragedya üzerine konferanslar düzenledi. 1870’in yaz mevsiminin sonunda Fransa ile Almanya arasındaki savaşta gönüllü olarak hastabakıcılık yapmaya başladı fakat yaralanıp ciddi şekilde hastalanınca geri döndü. Hasta olduğu süreçte dinleyici olarak katıldığı Tarihsel Büyüklükadlı bir konferansta ilk kitabının tohumlarını attı. 1872 yılında, Müziğin Ruhundan Tragedyanın Doğuşu adıyla yayımladığı bu ilk kitapla, huzur bozucu fakat radikal bir düşünür olarak tanınmaya başladı. Bu kitabı, o sıralar ilham aldığı Alman opera bestecisi Richard Wagner’la yaptığı konuşmalar sonrasında oluşturmuştu. Wagner, sanatın toplumu dönüştüreceğine inanıyordu. Nietzsche de felsefeyle bunu sağlamak istedi ve bu düşüncenin temelini Antik Yunan’dan almaya karar verdi. Kitabı iki Yunan Tanrısı olan Apollo ve Dionysos arasındaki bir zıtlaşma etrafında geliştirdi. Apollo, mantığı ve kontrolü temsil ediyordu. Ancak Nietzsche, Wagner’la özdeşleştirdiği için, çılgınlığı ve içgüdüsel duyguları keşfeden karakter Dionysos’a daha çok odaklanmak istemişti. Ve onu Tragedyasının merkezi yaptı. Yani mantığın gerçeğe giden yol olduğu düşüncesine karşı çıkıyordu. Başka bir gerçekliği ve anlamı aradığını hissettiriyordu. 

Wagner onun saplantılı bir şekilde ilhamı olmuştu. Ayrıca acı dolu bir dünyayı güzel ve anlamlı bir yere dönüştüren tek şeyin müzik olduğuna inanıyordu. 1872 yılının mayısında bir gece onun konserine gitti fakat karşılaştığı manzara hiç hoşuna gitmedi. Tiyatronun bir devrim yerinden ziyade, Avrupa’nın önde gelenlerinin doldurduğu ve yeni bir dünyanın doğuşunu harekete geçireceğini düşündüğü adamın, sadece kendi görkeminden mest olan sıradan biri olduğunu fark ettiğinde konseri terk etti. Bu Wagner’la ilişkisinin sonu, kendi gerçek felsefe arayışının da başlangıcı oldu. Artık hayatında tümüyle radikal bir değişiklik yoluna gitmeye kararlıydı. Ruhunun Dionysos tarafını ortaya çıkararak kendine yeni bir yol çizecekti. Baş ağrılarının ilk kez başladığı 1873-76 yılları arasında ikinci kitabı olan Zamana Aykırı Düşünceler’i yazdı. Şiddetli ağrılara ve gözlerini kaybetme riskine rağmen üretken olduğunu düşündüğü yıllarını yaşıyordu. Hemen ardından İnsanca, Pek İnsancakitabı basıldı. 1879 yılında, Basel’deki öğretmenliğinin tüm yaratıcı ruhunu sorumluluklara boğduğunu fark ederek, yıllardır arzuladığı özgürlük için profesörlükten istifa etti. Bu süreçte uzun zamandır devam eden şiddetli baş ağrıları ve mide bulantıları oldukça artmıştı. Daha sonraları yaşadığı fiziksel acılar için, beyninin doğum sancıları diyecekti ancak yine de bu zorlu süreç, sonunun babasına benzeyeceği korkusundan dolayı onu gelecekle ilgili artık fazlaca kaygılandırıyordu. İstifa etmesinde bu kaygının da payı büyüktü. 

Sağlığına iyi gelecek iklimler aramak için Avrupa’yı dolaşmaya başladı. Bundan sonraki tüm yaşamını göçebe yalnızlık içinde geçirecekti. Bu süreçte yazdığı tüm fikir ve düşünceler oldukça çarpıcıydı fakat hastalığından dolayı tek seferde sadece yirmi dakikalık zaman çerçevelerinde yazabiliyordu. Bu durum da, kitaplarının uzun, felsefi ya da bilimsel eserler yerine, direkt aforizmalar ve etkileyici cümlelerle dolmasına sebep oldu. 1881’de Tan Kızıllığıkitabını yayımladığı sıralarda, bir tren yolculuğundaki seyahat arkadaşı İsviçre dağlarında küçücük bir köy olan Sils Maria’dan bahsetti. Nietzsche burayı merak etmişti. 4 Temmuz 1881’de bu köye adımını atar atmaz, doğasından ilham alacağını hissetti. Güzelliği ve var olmanın ihtişamını ormanlarda ve dağlarda görebildiği bu yerde yaşamaya başlamıştı artık. Yaptığı yürüyüşlerden birinde beyninde çınlayan bir soruyla kendi düşüncelerini irdeledi. “Bir şeytan kulağınıza yaşadığınız hayatı tüm acıları ve güzel anlarıyla birlikte, sonsuza kadar tekrar tekrar yaşamak zorunda olduğunuzu fısıldasa, bu şeytanı lanetler ve öfkelenir miydiniz yoksa onun bir Tanrı ve söylediklerinin kutsal olduğunu mu düşünürdünüz?” Bu sorunun cevabı, yıllar önce temelini attığı ve artık bengi dönüş olarak tanınacak düşüncesinin ta kendisini doğuracaktı. Nietzsche ne kadar acı çeksek ya da başarısızlıklarla sınansak da bu olayları tekrar yaşamaktan mutlu olmamız gerektiğine inanıyordu. Kim olmak istediğimize ve hayatımızı nasıl yaşamak istediğimize karar vermeli ve sonra da yaptığımız tercihleri sevmeliydik. Yani, acı, mutlu tüm yönleriyle tekrar var olma düşüncesi, coşku dolu bir evet ile karşılanmalıydı. Bengi dönüş, hayatın coşkuyla karşılanmasıydı. Acılar, kurtulmamız gereken ve Schopenhauer’un savunduğu gibi ne olursa olsun kaçınılması gereken bir şey değildi. Bunun yerine kabul edilmeli ve öğretileri kucaklanmalıydı. Hayat ancak o zaman dolu dolu yaşanabilirdi. İnsanın acıyı mutluluk gibi yürekten sahiplenebilmesi, onu kendini güçlendirecek şekilde dengeleyebilmesi ve bütünün bir parçası olarak görebilmesi için, yaşadığı hayatın, çocuk yaştan itibaren hatırı sayılır derecede sıkıntılar ve sorgularla geçmiş olması gerekirdi ve o zaten böyle bir hayat yaşadığını düşünüyordu. Fakat insanı öldürmeyen şeyin güçlendirdiğini savunduğu tezi, aslında hâlâ test etmemişti. Hayatının en büyük hayal kırıklığını yaşayacağı ve kendi felsefesini asıl doğrulaması gerekeceği günler yakındı.

1882 yılının ılık ilkbaharında onu inzivadan çıkarmaya niyetlendiren ve tüm hayatı birlikte geçirebileceğine inandığı Lou Salomé’yle tanıştı. 21 yaşında, akıllı, güzel ve onun fikirlerinden büyülenen bir kadındı. Nietzsche kendini kaybedecek kadar âşık olmuştu. Birlikte uzun uzun sohbetler edip zaman geçirmeye başladıklarında, ona evlenme teklif etti. Ancak Salomé geleneksel bir ilişkiyle asla ilgilenmiyordu. Dönemindeki kadınların aksine, uçuk kaçık ve marjinal bir ruha sahipti. İlgilendiği tek şey fikirlerdi ve kendini asla bir erkeğe adamamaya kararlıydı. Evlilik teklifine hayır yanıtını verdi. Bu denli âşık olduğu kadın tarafından, bu kadar keskin reddedilmek, Nietzsche’yi mahvetmiş ve büyük umutsuzluğa kapılmasına sebep olmuştu. Bunun yanı sıra, kitapları satmıyordu, sağlığı kötüydü ve intihara meyilliydi. İşte şimdi, kendi felsefesini test etmesinin zamanı gelmişti. 

Çektiği tüm acıyı güce dönüştürebilmek için bir sihire ihtiyacı vardı. Bu yüzden kendini yeni bir kitap yazmaya adadı. Bu kitap, ileride Ecce Home’da da belirteceği gibi yazdığı en iyi eser olacaktı: Böyle Söyledi Zerdüşt.

Zerdüşt öyle büyük bir etki yarattı ki, geçtiğimiz yüzyılın neredeyse onur listesini oluşturan isimlerin hemen hemen hepsine ilham verdi. James Joyce ve Kafka’dan Albert Camus’ya, Martin Heidegger ve Michel Foucault’dan Gustav Jung’a, Rainer Maria Rilke’den Yeats ve daha nicelerine… Nietzsche’nin beşinci İncil olarak atfettiği İncil parodisi, Zerdüşt adında gizemli ve mistik bir karakterin spiritüel yolculuğunu konu alıyordu. Ve bu kitapta Nietzsche, en ünlü kavramlarından biri olan üstinsan’ı anlattı. Üstinsan, kendini değiştirip hayat yaratma sorumluluğu ve mutluluğunu, insan bilincini aşan bir tanrıda değil, kendisinde yattığını görebilen kişi olarak tasvir edildi. Zerdüşt karakteri Nietzsche’nin kendisini yansıtıyordu. 

İnsanların, mutluluğu; acının, dertlerin, emek vermenin tersi olarak görmesine rağmen Nietzsche bunun tam tersini düşünürdü. Bir şey için uğraşmak, kendimiz için belirlediğimiz hedef uğruna çektiğimiz acıyı da kapsıyordu. Hedefe ulaşırken engel teşkil eden zorlukların üstesinden gelmek, mutluluğu yaşamanın en önemli parçasıydı. Acı, mutluluk için neredeyse sağlayıcı bir durumdu. Nietzsche aşkı tekrar bulamayacaktı fakat çektiği ıstıraptan bir eser yaratmayı başarmıştı. Artık dikkatini Tanrı’yı öldürmekle yaratılan anlam kaybından, geride kalan değerlerin krizine çevirdi. Avrupa’daki göçebeliğine devam ederken yine Ecce Home’da kısaca “modernlik eleştirisi” olarak adlandıracağıİyinin ve Kötünün Ötesindeadlı yıkıcı kitabını tamamladı. Yayımlayacak kimseyi bulamadığı için de, basım masraflarını kendisi karşıladı. Eleştirmenler kitabı tehlikeli bir dinamite benzettiler. Bu ve bundan sonraki kitabı Ahlakın Soykütüğü,Hristiyanlığın ahlaki değerlerine karşı oluşundan dolayı reddedilmişti. Tüm değerlere haklı sebeplerle karşı çıkıyordu. Yakın çevresine yazdığı mektuplarda, bir sonraki görevinin bir başyapıt olduğunu, boşluğu doldurmak için yeni bir değer sistemi hazırlayacağını yazıyordu. Ancak bu gerçekleşemedi. 

1888’in nisan ayında Torino’ya taşındı. Buraya vardığında en üretken olduğu zamanını yaşıyordu. Putların Alacakaranlığı, Ecce Home, Deccal veWagner Olayıkitaplarının tamamını, sanki artık yazamayacağını anlamışçasına, hızlıca tamamladı. Aynı yıl, akli dengesini kaybetmeye başladığı da mektuplarında anlaşılıyordu. Mektupların çoğu tuhaf imzalarla bitiriliyordu. Çevresindeki insanların, evdeki hareketlerinde de bir gariplik sezmeye başladıkları bir dönemde, meydanda yürürken bir faytoncunun atını kamçıladığını gördü, kollarını hayvanın boynuna doladı ve ağlayarak yere yığıldı. İnsanların arasında yaşadığı bu olay, Nietzsche’nin akıl sağlığını tamamen yitirdiği düşüncesini doğurdu. Şu an baktığımızda çok insani görülen bu davranış, onun akıl hastanesine kapanmasına sebep oldu. Bir yandan da, tüm hayatını insan şefkatinin zayıflığını eleştirerek geçiren bir adamın, son aklı başında hareketi, bu içten şefkat oldu.

Nietzsche bir daha asla akıl sağlığına kavuşamadı. 44 yaşında, insanlık tarihinin en etkileyici filozoflarından biri, hazin bir sonla karşı karşıyaydı. Ve yazdıklarına tüm hayatı boyunca gösterilmeyen ilgi, akıl sağlığını kaybettiği zamanlarda kontrol edilemeyecek kadar arttı. 1897’de, akıl hastanesinden hayatının kalan son üç yılını geçireceği eve, kız kardeşi Elisabeth’in gözetimine geçti. Nietzsche’ye olan ilgi ve sevgiyi Elisabeth enteresan bir şekilde kullanmaya başladı. İnsanları Nietzsche’yi görmek için eve çağırarak onun huzursuz olmasına sebep oldu. Ayrıca, Nietzsche’nin akıl sağlığını yitirmeden önce yazmayı planladığı baş yapıtı için defterlerine ve yazılarına el koyarak, onları bir araya getirme görevini üstlendi. 

Nietzsche, yeni bir yüzyılı görmek istemediğini belirtircesine tam 25 Ağustos 1900’de felç nedeniyle bu dünyadan ayrıldı. Onun ölümüyle birlikte Elisabeth Nietzsche’nin defterlerini Güç İstenciadlı bir koleksiyon olarak, yayımlamaya hazırlanmaya başladı. Fakat, sağlığında Nietzsche’yle defalarca bu konudaki görüş zıtlığından dolayı tartışmış ve küsmüş olmalarına rağmen tüm yazıları kendi politik amaçlarına hizmet edecek şekilde manipüle ederek düzenliyordu. Elisabeth bir Nazi destekçisiydi. Nietzsche ve eserlerini tanıtmakta o kadar başarılıydı ki, 1930’ların sonuna doğru, Nietzschevari düşünce ve temaları Alman toplumuna hızla yayıldı. 1934’te Adolf Hitler Elisabeth’in evini ziyaret etti. Daha sonra İradenin Zaferi adlı bir film yapıldı. Film Hitler’in tıpkı Zerdüşt gibi bulutlardan inmesiyle başlıyordu. Tüm fikirleri ve söylemleri Nazi ideolojisinin kılıfına büyük bir soğukkanlılıkla uyduruluyordu. Onun üstinsan olarak anlattığı kişi asla bir soykırımcı olmadığından, bu olayları görecek kadar yaşasaydı kesinlikle olduğundan daha fazla delirirdi. Onun üstinsanı, insanın potansiyelinin sembolüydü. Onun bahsettiği güç istenci, nefret ettiği nasyonalizme çağrı değil, limitlerimizi aşma isteğimizin tanınmasıydı. Böylece kendisinin, ancak kendisinden sonraki yüzyılda anlaşılacağını söylerken haklı olduğunu kanıtlayan bir çok çarpıtılmış olayın içerisinde savruldu düşünceleri. Takvimler onun anlaşılacağı yüzyıla geldiğindeyse, bu savrulma duruldu, eserleri kız kardeşinin çarpıtmalarından ayıklanarak tüm dünyada yeniden yayımlanmaya başladı. 

Nietzsche tüm hayatı boyunca yaşamın anlamını sorguladı, bugün de bu konu hâlâ cevaba ulaşmamış bir soru olarak zihnimizde yankılanıyor. İnsanlık, anlamın tamamen kaybolmaya yüz tuttuğu bu çağda, o ve onun gibi büyük düşünürlerin fikirlerinin ışığına ihtiyaç duydukça  nihayet Nietzsche de anlaşılmanın verdiği huzurla hak ettiği sona kavuşuyor: Karanlık dağlardan doğan bir sabah güneşi gibi parlak ve güçlü ışığını bize uzatıp mağarasını terk eden Zerdüşt oluyor.
Masa Dergi / Nisan 2018
Camları sonuna kadar açıyorum ve içeri girmeye sabırsızlanan rüzgârın hissiyle, kabına sığmayarak dışarı çıkmaya çabalayan müziğin sesini takas ediyorum. Yarısını gökyüzüyle paylaşıyorum notaların, rüzgârını benimle paylaşıyor gökyüzü. Ağaç yaprakları ritim tutuyor bu dostluğa, bulutların neşesi yerinde. Müzik sadece bana değil, doğaya da iyi geliyor o ân, çünkü yoldayım.

Ya da kim bilir belki de yol, müziği güzelleştiriyor. Hareket halindeyken insan dertlerini unutup müziğe odaklandığından, ağaçlar önünden geçen bu yolcuya saygı duyuyor. Gökyüzü mavi kollarını gururla açıyor, altında böyle mutlu bir insan yol alıyor diye. Bu da mümkün. Fakat, neyin neye iyi geldiğine takılamayacak kadar kaygısızım, çünkü yoldayım.

Üstelik yalnızım ve insanın en çok yalnızken kendinde olduğunun farkındayım. Üstelik mutluyum ve insanın en çok yoldayken kendi olabildiğinin kanıtıyım. Zihnimin içinden bin bir anı fırlıyor bu kıvamdan, yakalıyorum. Çimlerin üzerine uzanıp bulutlarla fal bakmak kadar delice bir hayal gücü veriyor gri asfalt görebilene, görüyorum.

Kalmanın iyi geldiği mevsimin sonunda, gitmenin zihni çelen alarmı çalmaya başladığında düşüyorum yola. Nereye olduğunun bir önemi yok, tüm yollar benim. Ve tüm şarkılar bağıra çağıra söylemelik. Olur ya şarkıyı söyleyenin sesi beni bastırırsa hemen yeni şarkıya geçiyorum. Özür de dilemiyorum, bugün incelik yok, tüm şarkılar benim.

Kafamın içinde ne varsa bırakmışım evde. Kim varsa hayatımda, hepsi dikiz aynasında ufalarak kaybolmuş, çözüme ulaşmış sorunlar gibi. Rüzgâr havalandırsın diye beni, ruhum çıplak, içim boş çıkmışım yola. Daha güzel ne olabilir? İlk defa gökyüzünün kendinden o kadar uzak, o kadar mavi ve o kadar geniş olduğunu gördüğünde; ne dalgaları, ne kavgasını, ne hürriyeti, ne de karısını düşünen Nazım Hikmet olmuşum… “Toprak, güneş ve ben” “ve yol” diye bağırıyorum… “Bahtiyarım.”

Yol uzun ve beynimin kıvrımlarını ütülenmiş hissettirecek denli kıvrımlı. Düşüncesiz, inceliksiz, kimsesiz, plansız denize doğru akan bir nehir gibi içgüdüsel ilerliyorum işte. İlerlemek ne kelime, akıyorum maviye. Taşları bırakıyorum ardımda, su olup coşuyorum. Engelleri tanımayan bir nehir olduğumu o ân bir tek ben düşünüyor ve ben biliyorum. Delice. Bu, kahkahaya en güzel sebeplerden biri gibi geliyor. Kendi kendime gülünce deli de olmuyorum; sırdaşım asfalt, ağaçlar ve gökyüzü, çünkü yoldayım.

Dertleri biriktirirken yoruldum tüm kış. Dertlerden çok, biriktirme alışkanlığı yoruyor insanı. Eteğimde ne varsa sıkı sıkı tuttuğum atasım geliyor baharda, kalbimi feraha ulaştırasım tutuyor aniden, her şeyi sevesim, daha doğrusu her şeyi sevecek hevesim çiçekleniyor. Kendimi, kendimden başka her şeyden sıyırıp kurtarasım, kendimin kahramanı olasım geliyor, “sözüm ona” gerçekleri terk ediyorum. Doğa beni kendine doğru çekmeye bunca hazırlanmışken hiç ertelemiyorum “gerçek” gerçekleri, soyunuyorum esareti. Gökyüzü dikkatli bakana terapi, güneş kalbi üşüyene ateş, rüzgâr içi daralana nefes ve ağaçlar dinlenmek isteyene bir mola yeri, çünkü yoldayım.

Yol, hayat oluyor. Yol, aşk oluyor. Yol dünyanın en güzel mevsimi, en tatlı melodisi oluyor. Yolda olanın, sonu mutlaka feraha ulaşıyor. Bir şeyleri geride bırakmanın zaruriliğini kabullenen herkesin de bir gün muhakkak yola düşmesi gerekiyor. Zamanı iyi ayarlanmış, rotası bilinmeyen bir yolculuktayken zaten insan, planlarla yaşamanın anlamsızlığını eninde sonunda illa ki kavrıyor. Dünyayı sırtlanmaktan yorulanın, dünyanın sırtına binmeye hakkının olduğu bir adalet bulmalı, bu, yoldaki hürriyet duygusunda hissediliyor. Yol, insanı, kendi maviliğine çıkaran bir ışık oluyor aniden. Biliyorum bu böyle, çünkü yoldayım.

Fakat:
İklim dengesini bulmuşken, yol kıpırtısız önümüzde uzanırken… Takvim, “ihtimallerin en güzeli gitmek” olan bir uyanışın tam ortasındayken ve ben de yolda böylesine kendimken…
Benimle bir yolculuğa çıkar mısınız bayım?
Aşk olmayan bir yolda, biraz eksik kalırım.

BUGÜN İNCELİK YOK

Masa Dergi / Nisan 2018
Camları sonuna kadar açıyorum ve içeri girmeye sabırsızlanan rüzgârın hissiyle, kabına sığmayarak dışarı çıkmaya çabalayan müziğin sesini takas ediyorum. Yarısını gökyüzüyle paylaşıyorum notaların, rüzgârını benimle paylaşıyor gökyüzü. Ağaç yaprakları ritim tutuyor bu dostluğa, bulutların neşesi yerinde. Müzik sadece bana değil, doğaya da iyi geliyor o ân, çünkü yoldayım.

Ya da kim bilir belki de yol, müziği güzelleştiriyor. Hareket halindeyken insan dertlerini unutup müziğe odaklandığından, ağaçlar önünden geçen bu yolcuya saygı duyuyor. Gökyüzü mavi kollarını gururla açıyor, altında böyle mutlu bir insan yol alıyor diye. Bu da mümkün. Fakat, neyin neye iyi geldiğine takılamayacak kadar kaygısızım, çünkü yoldayım.

Üstelik yalnızım ve insanın en çok yalnızken kendinde olduğunun farkındayım. Üstelik mutluyum ve insanın en çok yoldayken kendi olabildiğinin kanıtıyım. Zihnimin içinden bin bir anı fırlıyor bu kıvamdan, yakalıyorum. Çimlerin üzerine uzanıp bulutlarla fal bakmak kadar delice bir hayal gücü veriyor gri asfalt görebilene, görüyorum.

Kalmanın iyi geldiği mevsimin sonunda, gitmenin zihni çelen alarmı çalmaya başladığında düşüyorum yola. Nereye olduğunun bir önemi yok, tüm yollar benim. Ve tüm şarkılar bağıra çağıra söylemelik. Olur ya şarkıyı söyleyenin sesi beni bastırırsa hemen yeni şarkıya geçiyorum. Özür de dilemiyorum, bugün incelik yok, tüm şarkılar benim.

Kafamın içinde ne varsa bırakmışım evde. Kim varsa hayatımda, hepsi dikiz aynasında ufalarak kaybolmuş, çözüme ulaşmış sorunlar gibi. Rüzgâr havalandırsın diye beni, ruhum çıplak, içim boş çıkmışım yola. Daha güzel ne olabilir? İlk defa gökyüzünün kendinden o kadar uzak, o kadar mavi ve o kadar geniş olduğunu gördüğünde; ne dalgaları, ne kavgasını, ne hürriyeti, ne de karısını düşünen Nazım Hikmet olmuşum… “Toprak, güneş ve ben” “ve yol” diye bağırıyorum… “Bahtiyarım.”

Yol uzun ve beynimin kıvrımlarını ütülenmiş hissettirecek denli kıvrımlı. Düşüncesiz, inceliksiz, kimsesiz, plansız denize doğru akan bir nehir gibi içgüdüsel ilerliyorum işte. İlerlemek ne kelime, akıyorum maviye. Taşları bırakıyorum ardımda, su olup coşuyorum. Engelleri tanımayan bir nehir olduğumu o ân bir tek ben düşünüyor ve ben biliyorum. Delice. Bu, kahkahaya en güzel sebeplerden biri gibi geliyor. Kendi kendime gülünce deli de olmuyorum; sırdaşım asfalt, ağaçlar ve gökyüzü, çünkü yoldayım.

Dertleri biriktirirken yoruldum tüm kış. Dertlerden çok, biriktirme alışkanlığı yoruyor insanı. Eteğimde ne varsa sıkı sıkı tuttuğum atasım geliyor baharda, kalbimi feraha ulaştırasım tutuyor aniden, her şeyi sevesim, daha doğrusu her şeyi sevecek hevesim çiçekleniyor. Kendimi, kendimden başka her şeyden sıyırıp kurtarasım, kendimin kahramanı olasım geliyor, “sözüm ona” gerçekleri terk ediyorum. Doğa beni kendine doğru çekmeye bunca hazırlanmışken hiç ertelemiyorum “gerçek” gerçekleri, soyunuyorum esareti. Gökyüzü dikkatli bakana terapi, güneş kalbi üşüyene ateş, rüzgâr içi daralana nefes ve ağaçlar dinlenmek isteyene bir mola yeri, çünkü yoldayım.

Yol, hayat oluyor. Yol, aşk oluyor. Yol dünyanın en güzel mevsimi, en tatlı melodisi oluyor. Yolda olanın, sonu mutlaka feraha ulaşıyor. Bir şeyleri geride bırakmanın zaruriliğini kabullenen herkesin de bir gün muhakkak yola düşmesi gerekiyor. Zamanı iyi ayarlanmış, rotası bilinmeyen bir yolculuktayken zaten insan, planlarla yaşamanın anlamsızlığını eninde sonunda illa ki kavrıyor. Dünyayı sırtlanmaktan yorulanın, dünyanın sırtına binmeye hakkının olduğu bir adalet bulmalı, bu, yoldaki hürriyet duygusunda hissediliyor. Yol, insanı, kendi maviliğine çıkaran bir ışık oluyor aniden. Biliyorum bu böyle, çünkü yoldayım.

Fakat:
İklim dengesini bulmuşken, yol kıpırtısız önümüzde uzanırken… Takvim, “ihtimallerin en güzeli gitmek” olan bir uyanışın tam ortasındayken ve ben de yolda böylesine kendimken…
Benimle bir yolculuğa çıkar mısınız bayım?
Aşk olmayan bir yolda, biraz eksik kalırım.
Masa Dergi / Mart 2018
Burgazada’ya giderken, vapurun Sait Faik koltuğuna otururum. Kadrolu şair martıları, köpüren denizi ve uzakta kalan şehrin siluetini onun gözünden görmek ister canım. Ada’daki iyot kokusuna karışan çam aromasını, bir kere kendim içinse, beş kere de onun için çekerim ciğerime. Beyoğlu’nda dolaşırken, adımlarımı onun hikâyelerinin ritmine göre ayarlarım çoğu zaman. Bir sahil kasabasına düşmüşse yolum, bir balıkçıyla onun dilinden konuşasım geliverir, tutmam kendimi. Kıraathane bozması bir masa-sandalye çıkmışsa karşıma, hemen oturur, onun gözleriyle bakarım gelip geçen insanlara ve elime bir kâğıt almışsam, yazar olma hevesiyle yazmam hiç, yalnızlığımı yatıştırma isteği duyar kalemim, Sait Faik gibi.
Bir yazarı sevmekten geçer yolumun üzerindeki manzaralar. Zihnimin içindeki düşünceleri, sevdiğim kitaplardaki sözcüklerle eğitirim.

Yalnızca bir insanı değil, bir kitabı yahut hiç tanımadığın halde çok iyi tanıdığın yazarını sevmekle de başlar her şey... Böyle sevgiler insanın yaşam pencerelerini genişletir çünkü, manzarasını değiştirir. Kelimeleri bir sünger gibi emen hayal dünyası; yürürken ortaya çıkıverir ansızın, adımların ritmine o karar verir, vapurdaki koltuğa o yönlendirir işte... Birine elini kaldırıp “merhaba” derken bile hakimiyet ondadır. Elini Sait Faik gibi kaldırırsın da misal, merhabanın tınısını Cevat Şakir ayarlar. Sözün özü, kitapları sevmek, sevdiği kitapların yazarına benzetir okuyanı ve biraz şair, biraz yazar, biraz öykücü, biraz da hayalperest bir insana dönüştürüverir onu zamanla. İnsan, sözcüklerle kendinden yeni bir insan yaratır farkına varmadan.
 ***
İlkbahar kapıya dayanınca, ada havası soluyasım geldiğinden belki ya da deniz de başka bir maviyle kırptığından gözünü ve güneşin, önündeki bulutları kovmasının gururlu parlaklığından, Sait Faik öyküleri düşer aklıma. Attilâ İlhan’ın tabiriyle “40 karanlığı” döneminde yaşadığı halde aydınlıktan şaşmamış Sait Faik’le, bir kez daha çiçeklenesim gelir. Bu ihtiyaçla, bu “bahara beş kala” zamanında, elimi yine onun öykülerine atacakken, bu kez kendi yaşam öyküsüne takıldı gözüm. Kitapların kendi rotasına inandığımdan, yolculuğun bu bilinmedik manzarasına akmaktan hiç gocunmadım. Yalnız Hatta Yapayalnız bir Sait Faik Abasıyanık Romanı. Bir editör-yazar anlatımıyla, yani aynı anda, hem bütünü hem detayı görebilen bir gözden.
 ***
Hayatına giren tüm kadınları çok sevdi kuşkusuz Sait Faik, yalnızdı hep ama kalbi hiç sevgisiz kalmadı. Sevmeyi seviyordu çünkü. Kitap, bu sebepten belki, en sevdiklerinden Eleni’nin anlatısıyla başladı ve ardından soluksuz bir biçimde akan, 1940’ların sokaklarının, siyasi havasının, insan ilişkilerininin ve o dönemin tüm edebiyatçılarının anlatıldığı sıcacık bir romana dönüştü. Yaşar Nabi, Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Rıfat Ilgaz, Sabahattin Kudret, Abidin Dino, Salah Birsel, Bedri Rahmi, Mina Urgan, Necati Cumalı, Peyami Safa… Romanda; Sait Faik’in onlarca yazarla ilişkisini, dönemin baskın edebiyat düşüncesini ve Sait Faik’in hiçbirinden etkilenmeden ve tüm eleştirilere de kulağını tıkamaya çalışarak, kendi öykü çizgisini nasıl çizmeye çabaladığını okudum. Herkes toplumsal gerçekçi yazılar yazarken, onun kendi içine açtığı pencereden başlayıp, kalemini insana ve insanın kendi uçurumuna yöneltmesi, onu hepsinden ayrıksı kılmıştı. Elbette buna verecek cevabı vardı Sait Faik’in: “Beni toplumcu olmamakla suçluyorlar. Bireyi yazıyorum diye eleştiriyorlar. Yahu toplum da bireylerden oluşmuyor mu zaten?” diyordu. Haklıydı. O bütüne değil parçalara odaklamıştı kendini. Bu sebepten yürürken yazıyordu tüm öykülerini, insanların yüzlerine bakarak, dertlerine odaklanarak, onları anlamaya çalışarak.

Tüm dünyanın savaş yorgunu olduğu, ülke içindeki siyasi baskının özellikle aydın kesime nefes aldırmadığı, Avrupa’da Hitler rüzgârının kâğıt kesiği gibi estiği o yıllar için, kitabın ilk sayfalarında çok yerinde bulduğum şöyle bir tanım yapılmış: “Aydan bakılsa dumanı tüterken görülürdü dünya.” İşte tam olarak böyle bir dönemin ortasında; balıkçıyı, meczubu, hancıyı, esnafı yazmaya çalışan bir adam elbette normal karşılanamazdı. Ama Sait Faik bunu umursamadan kalemini çakısıyla sivriltip kâğıdına dokundurmaktan vazgeçmiyordu.

Ne çare, ülkede her yazının altında buzağı arandığından, Çelme adlı öyküsündeki sıradan bir anlatım yüzünden, o da dönemindeki her yazar gibi tanıştı mahkeme salonuyla. Annesi bu durumdan o kadar etkilenmişti ki, eğer aklanırsa bir daha asla yazmayacağına dair söz vermek zorunda kaldı ona. Aklanınca ilk aklına gelen sevinmek değil, verdiği söze üzülmek oldu. Yazmanın, neyi olursa olsun, en tehlikeli suç olduğu yıllardı, annesine de sözü vardı ama Sait Faik elbette bu suçlanmayı umursamayacak ve annesine verdiği sözünü tutamayacak, yazma illetinden gönüllü olarak kurtulamayacaktı. İyi ki de o sözü tutamadı Sait Faik. Herkesten ayrı bir yazma yoluna saparak, özgün kalmayı başararak, hayata bambaşka bir ferahlıktan bakarak, sıradan bir insan olmakta direnerek kazıdı adını edebiyat tarihine. Zaten o yıllarda tek isteği de belki buydu: Eleştirildiği konuyla övülebilmek.

Hayatı, insanları, havayı, suyu, güneşi, mevsimleri, denizi, kuşları sevmekle başladı Sait Faik yazmaya ama en çok aşkı sevdi. Kitapta Eleni’sini, Aleksandra’sını ve Leyla Erbil’ini okurken bunu daha iyi anladım. “Aşk insanı bir şeyler icat etmeye zorlamalı. Yoksa ne anlamı kalır bir kadını düşünüp durmanın.” cümleleri çınladı kulaklarımda o bölümleri okurken. “İşte” dedim “yazılarını besleyen can damarların olmuş aşk, daha ne yapsın?”

Aslı Erdoğan 2010 yılında Sait Faik Abasıyanık Hikâye Armağanı’nı alırken, 12 yaşlarında Sait Faik’ten okuduğu bir hikâyenin kendisini ağlattığını, bu hikâyenin sevgiyle ilgili olduğunu ve insanları daha çok sevebilmek için onu da yazmaya teşvik ettiğini söylemişti. Belki Sait Faik, sevmeyi bu kadar sevmese, yazamazdı. Belki Aslı Erdoğan gibi nice yazar, o sevgiyi onun sözcüklerinden okumasa, bugün edebiyat tarihimiz eksik kalırdı. Elimdeki bu kitap, içindeki tüm güzel cümleler, bu naif hayat öyküsü hiçbir zaman yazılamazdı. Edebiyatın da can damarını besleyen yine edebiyatın kendisi. Yalnız hatta yapayalnız bir adamın sevgisi, edebiyata onlarca güzel insan, onlarca güzel eser kattı. O dönemin toplumsal gerçekçi yazarlarının etkisi tartışılamaz elbette ama Sait Faik’in, insanın içinde bir yerlere dokunan, yalın, bambaşka bir tarafı var. Sait Faik benim için hep özeldi ancak, Yalnız Hatta Yapayalnız’ın her sayfası, bu yalın sevgiyi içimin en derinine işledi.
Yazarın son sözünde kitabın oluşum hikâyesi anlatılıyor, en sonuna da amacının bir tarih kitabı yazmak olmadığını, bulgular üzerinden Sait Faik Abasıyanık’ın içsesine dokunabilmeyi, yalnızlığını anlayabilmeyi göze alarak yola çıktığını söylüyor Özlem Esmergül. Ben de bir okur olarak notumu iliştiriyorum bu son söze: Bir biyografi romanı, bir Sait Faik Abasıyanık kitabı ancak bu kadar sürükleyici anlatılabilirdi. Bugün Sait Faik okusa, belki de her şeyin sevmekle başladığını düşündüğü cümlesine, o ikinci cümleyi eklemez ve birilerinin onu çok iyi anlayıp, çok sevdiğini hissederdi...

“Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor.” demeye gönlü razı olmazdı.






SEVMEK, BİR İNSANI SEVMEKLE BAŞLAR HER ŞEY

Masa Dergi / Mart 2018
Burgazada’ya giderken, vapurun Sait Faik koltuğuna otururum. Kadrolu şair martıları, köpüren denizi ve uzakta kalan şehrin siluetini onun gözünden görmek ister canım. Ada’daki iyot kokusuna karışan çam aromasını, bir kere kendim içinse, beş kere de onun için çekerim ciğerime. Beyoğlu’nda dolaşırken, adımlarımı onun hikâyelerinin ritmine göre ayarlarım çoğu zaman. Bir sahil kasabasına düşmüşse yolum, bir balıkçıyla onun dilinden konuşasım geliverir, tutmam kendimi. Kıraathane bozması bir masa-sandalye çıkmışsa karşıma, hemen oturur, onun gözleriyle bakarım gelip geçen insanlara ve elime bir kâğıt almışsam, yazar olma hevesiyle yazmam hiç, yalnızlığımı yatıştırma isteği duyar kalemim, Sait Faik gibi.
Bir yazarı sevmekten geçer yolumun üzerindeki manzaralar. Zihnimin içindeki düşünceleri, sevdiğim kitaplardaki sözcüklerle eğitirim.

Yalnızca bir insanı değil, bir kitabı yahut hiç tanımadığın halde çok iyi tanıdığın yazarını sevmekle de başlar her şey... Böyle sevgiler insanın yaşam pencerelerini genişletir çünkü, manzarasını değiştirir. Kelimeleri bir sünger gibi emen hayal dünyası; yürürken ortaya çıkıverir ansızın, adımların ritmine o karar verir, vapurdaki koltuğa o yönlendirir işte... Birine elini kaldırıp “merhaba” derken bile hakimiyet ondadır. Elini Sait Faik gibi kaldırırsın da misal, merhabanın tınısını Cevat Şakir ayarlar. Sözün özü, kitapları sevmek, sevdiği kitapların yazarına benzetir okuyanı ve biraz şair, biraz yazar, biraz öykücü, biraz da hayalperest bir insana dönüştürüverir onu zamanla. İnsan, sözcüklerle kendinden yeni bir insan yaratır farkına varmadan.
 ***
İlkbahar kapıya dayanınca, ada havası soluyasım geldiğinden belki ya da deniz de başka bir maviyle kırptığından gözünü ve güneşin, önündeki bulutları kovmasının gururlu parlaklığından, Sait Faik öyküleri düşer aklıma. Attilâ İlhan’ın tabiriyle “40 karanlığı” döneminde yaşadığı halde aydınlıktan şaşmamış Sait Faik’le, bir kez daha çiçeklenesim gelir. Bu ihtiyaçla, bu “bahara beş kala” zamanında, elimi yine onun öykülerine atacakken, bu kez kendi yaşam öyküsüne takıldı gözüm. Kitapların kendi rotasına inandığımdan, yolculuğun bu bilinmedik manzarasına akmaktan hiç gocunmadım. Yalnız Hatta Yapayalnız bir Sait Faik Abasıyanık Romanı. Bir editör-yazar anlatımıyla, yani aynı anda, hem bütünü hem detayı görebilen bir gözden.
 ***
Hayatına giren tüm kadınları çok sevdi kuşkusuz Sait Faik, yalnızdı hep ama kalbi hiç sevgisiz kalmadı. Sevmeyi seviyordu çünkü. Kitap, bu sebepten belki, en sevdiklerinden Eleni’nin anlatısıyla başladı ve ardından soluksuz bir biçimde akan, 1940’ların sokaklarının, siyasi havasının, insan ilişkilerininin ve o dönemin tüm edebiyatçılarının anlatıldığı sıcacık bir romana dönüştü. Yaşar Nabi, Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Rıfat Ilgaz, Sabahattin Kudret, Abidin Dino, Salah Birsel, Bedri Rahmi, Mina Urgan, Necati Cumalı, Peyami Safa… Romanda; Sait Faik’in onlarca yazarla ilişkisini, dönemin baskın edebiyat düşüncesini ve Sait Faik’in hiçbirinden etkilenmeden ve tüm eleştirilere de kulağını tıkamaya çalışarak, kendi öykü çizgisini nasıl çizmeye çabaladığını okudum. Herkes toplumsal gerçekçi yazılar yazarken, onun kendi içine açtığı pencereden başlayıp, kalemini insana ve insanın kendi uçurumuna yöneltmesi, onu hepsinden ayrıksı kılmıştı. Elbette buna verecek cevabı vardı Sait Faik’in: “Beni toplumcu olmamakla suçluyorlar. Bireyi yazıyorum diye eleştiriyorlar. Yahu toplum da bireylerden oluşmuyor mu zaten?” diyordu. Haklıydı. O bütüne değil parçalara odaklamıştı kendini. Bu sebepten yürürken yazıyordu tüm öykülerini, insanların yüzlerine bakarak, dertlerine odaklanarak, onları anlamaya çalışarak.

Tüm dünyanın savaş yorgunu olduğu, ülke içindeki siyasi baskının özellikle aydın kesime nefes aldırmadığı, Avrupa’da Hitler rüzgârının kâğıt kesiği gibi estiği o yıllar için, kitabın ilk sayfalarında çok yerinde bulduğum şöyle bir tanım yapılmış: “Aydan bakılsa dumanı tüterken görülürdü dünya.” İşte tam olarak böyle bir dönemin ortasında; balıkçıyı, meczubu, hancıyı, esnafı yazmaya çalışan bir adam elbette normal karşılanamazdı. Ama Sait Faik bunu umursamadan kalemini çakısıyla sivriltip kâğıdına dokundurmaktan vazgeçmiyordu.

Ne çare, ülkede her yazının altında buzağı arandığından, Çelme adlı öyküsündeki sıradan bir anlatım yüzünden, o da dönemindeki her yazar gibi tanıştı mahkeme salonuyla. Annesi bu durumdan o kadar etkilenmişti ki, eğer aklanırsa bir daha asla yazmayacağına dair söz vermek zorunda kaldı ona. Aklanınca ilk aklına gelen sevinmek değil, verdiği söze üzülmek oldu. Yazmanın, neyi olursa olsun, en tehlikeli suç olduğu yıllardı, annesine de sözü vardı ama Sait Faik elbette bu suçlanmayı umursamayacak ve annesine verdiği sözünü tutamayacak, yazma illetinden gönüllü olarak kurtulamayacaktı. İyi ki de o sözü tutamadı Sait Faik. Herkesten ayrı bir yazma yoluna saparak, özgün kalmayı başararak, hayata bambaşka bir ferahlıktan bakarak, sıradan bir insan olmakta direnerek kazıdı adını edebiyat tarihine. Zaten o yıllarda tek isteği de belki buydu: Eleştirildiği konuyla övülebilmek.

Hayatı, insanları, havayı, suyu, güneşi, mevsimleri, denizi, kuşları sevmekle başladı Sait Faik yazmaya ama en çok aşkı sevdi. Kitapta Eleni’sini, Aleksandra’sını ve Leyla Erbil’ini okurken bunu daha iyi anladım. “Aşk insanı bir şeyler icat etmeye zorlamalı. Yoksa ne anlamı kalır bir kadını düşünüp durmanın.” cümleleri çınladı kulaklarımda o bölümleri okurken. “İşte” dedim “yazılarını besleyen can damarların olmuş aşk, daha ne yapsın?”

Aslı Erdoğan 2010 yılında Sait Faik Abasıyanık Hikâye Armağanı’nı alırken, 12 yaşlarında Sait Faik’ten okuduğu bir hikâyenin kendisini ağlattığını, bu hikâyenin sevgiyle ilgili olduğunu ve insanları daha çok sevebilmek için onu da yazmaya teşvik ettiğini söylemişti. Belki Sait Faik, sevmeyi bu kadar sevmese, yazamazdı. Belki Aslı Erdoğan gibi nice yazar, o sevgiyi onun sözcüklerinden okumasa, bugün edebiyat tarihimiz eksik kalırdı. Elimdeki bu kitap, içindeki tüm güzel cümleler, bu naif hayat öyküsü hiçbir zaman yazılamazdı. Edebiyatın da can damarını besleyen yine edebiyatın kendisi. Yalnız hatta yapayalnız bir adamın sevgisi, edebiyata onlarca güzel insan, onlarca güzel eser kattı. O dönemin toplumsal gerçekçi yazarlarının etkisi tartışılamaz elbette ama Sait Faik’in, insanın içinde bir yerlere dokunan, yalın, bambaşka bir tarafı var. Sait Faik benim için hep özeldi ancak, Yalnız Hatta Yapayalnız’ın her sayfası, bu yalın sevgiyi içimin en derinine işledi.
Yazarın son sözünde kitabın oluşum hikâyesi anlatılıyor, en sonuna da amacının bir tarih kitabı yazmak olmadığını, bulgular üzerinden Sait Faik Abasıyanık’ın içsesine dokunabilmeyi, yalnızlığını anlayabilmeyi göze alarak yola çıktığını söylüyor Özlem Esmergül. Ben de bir okur olarak notumu iliştiriyorum bu son söze: Bir biyografi romanı, bir Sait Faik Abasıyanık kitabı ancak bu kadar sürükleyici anlatılabilirdi. Bugün Sait Faik okusa, belki de her şeyin sevmekle başladığını düşündüğü cümlesine, o ikinci cümleyi eklemez ve birilerinin onu çok iyi anlayıp, çok sevdiğini hissederdi...

“Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor.” demeye gönlü razı olmazdı.






2017 @ fufuokur / TÜM HAKLARI SAKLIDIR. SİTEDE BULUNAN İÇERİĞİN KOPYALANMASI, İZİNSİZ YAYINI VE PAYLAŞIMI YASAKTIR. / Tasarım: K.S