Sosyal

Sayfalar

VE AKLIMIN DUVARLARINA ASIYORUM HER YAZDIĞIM SAYFAYI

VAGON DERGİSİ/KASIM-2017
İnsan, hem öğrenmeye hep aç hem de öğrenme açlığından hiç ölmeyen bir varlık. Ve muhakkak ki yaşanılan her an da insana sunulmuş bir öğrenme ortamı: İzlediğimiz filmler, okuduğumuz kitaplar, yeni tanıdığımız veyahut tanıdığımızı sandığımız ama aslında hiç tanıyamadığımız insanlar, betonlar, parklar, ağaçlar, saksılara ektiğimiz tohumlar, yalnızca göğe bakma duraklarında fark ettiğimiz tablo gibi asılı duran o pofuduk bulutlar, günbatımındaki renkler, yıldızlar, kuşlar, karıncalar, kornalar, kalabalıklar, tenha yerler ve neler neler. Her an; herkes, her yer ve her şey mütemadiyen bize bir şeyler anlatıyor. İşte, yaşamı bir sanat eseri inceliğinde ya da edebi bir derinlikte yaşamak da bu anlatılara duyulan öğrenme iştahında saklı. Marcel Proust’u edebiyat duayeni yapan en önemli kıstasın da bu iştah olduğunu düşünüyorum mesela. İncelikli, nitelikli bir gözlemci ve iyi bir dinleyici olması, yazmaya değer görülmeyerek göz ardı edilen duyguları dahi, büyük bir başarıyla ilmek ilmek kelimelere işleyip sunmasına sebep olmuş. Yani aslında Proust öğrendikleriyle kendi yaşamını nitelikli hale getirirken, yüz yıl sonra yaşayan bir okura bile, o niteliği bulaştırmış, öğretmiş. Kitapların, okuyucusunun tek bir yaşamını, bin bir yaşama çıkarmasının tılsımı bu. Hiç hissetmediğimiz bir duyguyla tanışmamızı ve bağlantı kurmamızı sağlayan en güçlü bağ da kelimelerde saklı çünkü, öğrenmenin en büyülü hâli, işte bu... Yaşamımızın her anında bir şeyler öğrendiğimizi ve öğrenmek adına kelimelerle kurduğumuz bağı düşünürken de aklıma, Sana Gül Bahçesi Vadetmedim’in kahramanı Deborah’ın bir sorusu düşüyor aniden: “Bütün bu şeyleri öğrenebiliyorsam... Okuyup öğrenebiliyorsam, neden hâlâ her şey bu kadar karanlık?” Cevap arıyorum zihnimde Deborah’ın sorusuna ben de. Ve buluyorum: Anlamak. Karanlıktan aydınlığa geçişin bir kapısı varsa eğer anahtarı “anlamak” olmalı. Kelimelerin içselleşmediği robotik bir okumanın, sadece sınav zamanı edinilen bilgi gibi kalıcı olmadığını anlamakla başlamalıyız belki de anlamaya önce. Öğrenmek ve anlamak. Varoluşumuzun en insani iki temel ihtiyacı. Ancak bunların temel ihtiyaç olduğunu fark etmek, diğer temel ihtiyaçlar kadar somut olmadığından, yaşamımıza kattıklarını görene kadar temel ihtiyaçlar listesinin içine almıyoruz onları. Peki sonuç ne oluyor? Hep alacakaranlık. Roma İmparatorluğu’na altın çağını yaşatan hükümdar, Marcus Aurelius, bundan iki bin yıl önce yaşamı boyunca öğrendiği ve anladığı her şeyi kendisi için kelimelere dökmüş. Bu değerli notlar ilk önce Marcus Aurelius’un ailesinden, arkadaşlarından kısacası hayatını geçirdiği insanlardan neler öğrendiğiyle başlıyor. Okurken kendi hayatınızdan ve çevrenizdekilerden neler öğrendiğinizi aklınızdan geçirmeden edemiyorsunuz ve elbette sizin hayata katkınızı, çevrenize neler öğrettiğinizi de aklınızdan geçirmeniz mühim bu noktada. İlerledikçe sayfalar, Aurelius’un kendine bıraktığı notları alıp duvarlara asasınız bile geliyor. Bazı kitaplar bittiğinde sizi içsel bir yolculuğa sürükler. Rilke gibi kendi içinize yürüyüp saatlerce kimselere rastlamamak istersiniz. Anlama odaklı olan bir okur olarak, senelerdir, okuduğum kitapların bana neler kattığını not alırım. Kitap seçimlerimde hata payımı azaltan bir etken olmuştur bu benim için. Ama çerçeveyi genişletip kimden ne öğrendiğimi ve öğrendiklerimden ne anladığımı yazmanın da yaşamdaki hata payımı azaltabileceğini, bu kitaptan sonraki içsel yolculuğumda kavradım. Hem insanın kendine -ama gerçekten sadece kendine- bir kitap yazması dünya üzerinde yapılabilcek en anlamlı eylemlerden biri olmaz mı? Yaşamın analizini somut olarak görebilmek, insanı nitelikli bir yalınlığa götürmez mi? Gereksizlerden, gereksizliklerden kurtarmaz mı? Bizi etrafına daha çok ışık saçan bir insan olmaya zorlamaz mı? İşte böyle onlarca pozitif soruyla yüklendim kendime. Peki sonuç ne oldu? Aydınlık. Bir Roma imparatoru değilsem de kendi zihnimin imparatoru olarak, kendi hayatımın analizini çıkarıyorum bu aralar. Öğrendiğim ve anladığım kadarıyla doğrularımı çoğaltıp yanlışlarımı azaltmak için, kıymetli olanın kıymetinin gözümde daha da artması, kıymet verdikçe kıymetsizleşmiş olanla aramın açılması için, huzurlu anlarımı bulup huzursuz anlarıma teslim olmamak için, kendime, kendimden notlar yazıyorum. Ve aklımın duvarlarına asıyorum her yazdığım sayfayı... Analizimden de şimdilik şu sonuca varıyorum: Güzel bir yaşam için; ağaçların hepsiyle, kitapların çoğuyla ve insanların birazıyla anlaşmak kâfi.

11 yorum

  1. kendini bu kadar tanıyabilmen çok imrenilesi bir durum. kalemine ve yüreğine sağlık...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kendimi tanıma çabam var, tanıyor muyum bilemem :) Çok teşekkür ederim...

      Sil
  2. Gerçekten okuma iştahımı kabartıyorsunuz :) Çok güzel işler yapıyorsunuz, devamını dilerim:)

    YanıtlaSil
  3. nasıl yalın nasıl güzel

    YanıtlaSil
  4. Çok beğendim harika, beni anlatıyor sanki ��❤️Ebru

    YanıtlaSil
  5. Marcus Aurelius'un düşünceler kitabını instagram paylaşımınızda görüp okumuştum. harika bir eserdi her cümlesi o kadar derin izler bıraktı ki bende. iyi ki varsınız :)

    YanıtlaSil
  6. Funda Hanım, instagramdan başladım takibe. Hem fiziksel, hem ruhsal olarak çok beğeniyorum sizi. Kendinize çok güzel ve huzurlu bir ev ortamı yaratmışsınız. Bir iç mimar kullandınız mı? Öğrencileriniz eminim çok şanslılar. Umarım sizin gibi onlar da okur yazar olur Ülkemizin buna ihtiyacı çok. Sevgiler.

    YanıtlaSil

2017 @ fufuokur / TÜM HAKLARI SAKLIDIR. SİTEDE BULUNAN İÇERİĞİN KOPYALANMASI, İZİNSİZ YAYINI VE PAYLAŞIMI YASAKTIR. / Tasarım: K.S