Sosyal

Sayfalar

Güzel olan nedir? Neye güzel diyoruz?

İnsanda tek ve biricik olan şeyin ne olduğunu bilmek ve bulmak gerek.
Kaşımız, gözümüz, dudaklarımız mı bizi biz yapan; boyumuz, kilomuz, işimiz, şanımız mı?
Bir bütün olarak mı ele almalıyız insanı, yoksa bütünü etkileyen en önemli parçanın etkisine mi bakmalıyız güzelliğinin farkına varmak için?

İşte bu soruların cevaplarını bulabileceğimiz ve giderek güzelleşmek için herkesin hem tinsel hem fiziksel olarak bir kalıp haline dönüştüğünü fark edebileceğimiz bir güzelleme olmuş Çirkin oyunu. Derdini absürt bir anlatımla, rahatsız edici detaylarla anlatmış. Sanat zaten bu yüzden var: İnsanın kafasına bir yumruk gibi insin fark edemedikleri, sarsılsın ve kendini dinlemeyi başarabilsin, çevresini de daha objektif gözlemleyebilsin diye...
İnsanın fiziksel olarak değişiminin, ruh haline yansımasını da oyun boyunca gözlemliyorsunuz. Yani hem içe hem dışa açılan bir pencere sunuyor oyun. Anlatım kısmında derinlik olmasa da mesaj kısmında derdi büyük ve umarım büyük kitlelere ulaşır bu sebepten.



Çirkin oyununun yazarı Marius von Mayenburg, yönetmeni İbrahim Selim, oyuncular Edip Tepeli, Gizem Erdem, Volkan Yosunlu ve Ali Yoğurtçuoğlu. Üç oyuncu sahnede birden fazla karakteri canlandırıyor. Dolayısıyla saniyelik rol değişimleri oyunculuk performanslarını da ortaya koyuyor.
Ocak ayında da gösterimde Çirkin. DasDas Sahne’de izlediğim ilk oyundu ayrıca. Sahne düzeni oldukça ferah ki bence bu oyunun ruhunu etkileyen en önemli faktörlerden biri. 



Kendi sorularımla başlamıştım yazmaya, Çirkin’in tanıtım yazısındaki sorularla da bitireyim:

“Gerçekte kimsin? Kendine baktığında ne görüyorsun? Gördüğün şey onların gördüğüyle aynı şey mi? Olduğun kişi ile olman beklenen kişi arasında nerede duruyorsun? Başarmak için kendinden ne kadar uzağa gidebilirsin, ya dönüş yolunda kaybolursan?”


Sanat diyorum, 
soruyu üreten de cevabı gösteren de...

ÇİRKİN

Güzel olan nedir? Neye güzel diyoruz?

İnsanda tek ve biricik olan şeyin ne olduğunu bilmek ve bulmak gerek.
Kaşımız, gözümüz, dudaklarımız mı bizi biz yapan; boyumuz, kilomuz, işimiz, şanımız mı?
Bir bütün olarak mı ele almalıyız insanı, yoksa bütünü etkileyen en önemli parçanın etkisine mi bakmalıyız güzelliğinin farkına varmak için?

İşte bu soruların cevaplarını bulabileceğimiz ve giderek güzelleşmek için herkesin hem tinsel hem fiziksel olarak bir kalıp haline dönüştüğünü fark edebileceğimiz bir güzelleme olmuş Çirkin oyunu. Derdini absürt bir anlatımla, rahatsız edici detaylarla anlatmış. Sanat zaten bu yüzden var: İnsanın kafasına bir yumruk gibi insin fark edemedikleri, sarsılsın ve kendini dinlemeyi başarabilsin, çevresini de daha objektif gözlemleyebilsin diye...
İnsanın fiziksel olarak değişiminin, ruh haline yansımasını da oyun boyunca gözlemliyorsunuz. Yani hem içe hem dışa açılan bir pencere sunuyor oyun. Anlatım kısmında derinlik olmasa da mesaj kısmında derdi büyük ve umarım büyük kitlelere ulaşır bu sebepten.



Çirkin oyununun yazarı Marius von Mayenburg, yönetmeni İbrahim Selim, oyuncular Edip Tepeli, Gizem Erdem, Volkan Yosunlu ve Ali Yoğurtçuoğlu. Üç oyuncu sahnede birden fazla karakteri canlandırıyor. Dolayısıyla saniyelik rol değişimleri oyunculuk performanslarını da ortaya koyuyor.
Ocak ayında da gösterimde Çirkin. DasDas Sahne’de izlediğim ilk oyundu ayrıca. Sahne düzeni oldukça ferah ki bence bu oyunun ruhunu etkileyen en önemli faktörlerden biri. 



Kendi sorularımla başlamıştım yazmaya, Çirkin’in tanıtım yazısındaki sorularla da bitireyim:

“Gerçekte kimsin? Kendine baktığında ne görüyorsun? Gördüğün şey onların gördüğüyle aynı şey mi? Olduğun kişi ile olman beklenen kişi arasında nerede duruyorsun? Başarmak için kendinden ne kadar uzağa gidebilirsin, ya dönüş yolunda kaybolursan?”


Sanat diyorum, 
soruyu üreten de cevabı gösteren de...

Fakat yalnızım.
Pazartesi mi cuma mı, eylül mü haziran mı?
Önemi yok.
Zaman zihnimde yerle yeksan.
Kuyunun en dibi gibi, en karanlık ve en soğuk anındayım günün. Saat gece dört.
Birazdan iniş yerini çıkışa bırakacak, yavaş yavaş ısınacak hava, aydınlanacak gökyüzü.
Belki içim de bu tazeliğe yenik düşecek.
Belki bir ferahlığa kapılacağım ben de bir zafer kuşanmış gibi.
Fakat yalnızım: Aklımda sürekli tekrar eden bir duygu, kalbimin bitmeyen düşüncesi bu.

İçindeki tüm kelimeleri hayal kırıklığımın kırıntılarıyla yazdığım bir defter var kucağımda.
Yalnızlığımı bölüşemeyen, aksine çoğaltan bir defter yaptım kendime.
Kapağında küçücük bir çiçek var.
Saatlerce izliyorum onu bazen ve sonra hiç büyümemesine şaşırıyorum uzun uzun.
Oysa kaç gözyaşım damladı üzerine.
Beni bile büyüttü o gözyaşları, çiçek bana mısın demedi.
O çiçeğin yerinde olmak istedim defalarca ama o çiçek benim yerimde olmak istemez diye hiç dillendiremedim ona.
Evet konuşuyorum çiçekle.
İnsan yalnızken en çok çiçeklerle konuşur.
Böyle mağrur bir çiçeğe sahip olmak da gururlandırıyor beni inceden.
Hayır delirmiyorum.

Çiçekleri sevmek insanı delirtmez çünkü, sevmemek delirtir.

FAKAT YALNIZIM...


Fakat yalnızım.
Pazartesi mi cuma mı, eylül mü haziran mı?
Önemi yok.
Zaman zihnimde yerle yeksan.
Kuyunun en dibi gibi, en karanlık ve en soğuk anındayım günün. Saat gece dört.
Birazdan iniş yerini çıkışa bırakacak, yavaş yavaş ısınacak hava, aydınlanacak gökyüzü.
Belki içim de bu tazeliğe yenik düşecek.
Belki bir ferahlığa kapılacağım ben de bir zafer kuşanmış gibi.
Fakat yalnızım: Aklımda sürekli tekrar eden bir duygu, kalbimin bitmeyen düşüncesi bu.

İçindeki tüm kelimeleri hayal kırıklığımın kırıntılarıyla yazdığım bir defter var kucağımda.
Yalnızlığımı bölüşemeyen, aksine çoğaltan bir defter yaptım kendime.
Kapağında küçücük bir çiçek var.
Saatlerce izliyorum onu bazen ve sonra hiç büyümemesine şaşırıyorum uzun uzun.
Oysa kaç gözyaşım damladı üzerine.
Beni bile büyüttü o gözyaşları, çiçek bana mısın demedi.
O çiçeğin yerinde olmak istedim defalarca ama o çiçek benim yerimde olmak istemez diye hiç dillendiremedim ona.
Evet konuşuyorum çiçekle.
İnsan yalnızken en çok çiçeklerle konuşur.
Böyle mağrur bir çiçeğe sahip olmak da gururlandırıyor beni inceden.
Hayır delirmiyorum.

Çiçekleri sevmek insanı delirtmez çünkü, sevmemek delirtir.
Bir yılı geride bırakırken, aklımda yıl boyunca neler yapmış olduğum dolaşıyor. Yeni gelen yılın planlarından çok geçen yılın bana neler kattığını düşünmek, yapılabilecek en doğru işmiş gibi geliyor çünkü. Aralık sanki takvim dışı bir ay. Biten yılın da gelen yılın da ayakta kalmış misafiri, Oğuz Atay'ın tutunamayanlarından biri gibi. Bu arada kalmışlığın ve tutunamamanın verdiği hisle,  biten senenin bende bıraktıkları, bir de üzerine yılbaşı telâşı ve heyecanı birleşince, ince bir hüzün sarıyor beni. İnsanın kendi muhakemesi her zaman biraz hüzünlüdür zaten. Ama hüznün sevileni ve sevilmeyeni var, “ince hüzün” hep aranılan, olmayınca insanlık olarak eksik kalınan ve dolayısıyla sevilen hüzün kategorisinde benim için. Günbatımlarında hissettiğim duygunun daha genişletilmiş halini yaşıyorum kısacası. Yıl boyu ne yaşadım, neler yaşadım? Neler kattı bana yaşadıklarım? Ne öğrendim, neyi anladım ve hala neyi anlamamakta ısrarcı oldum? Gereksizce ne yaptım, gerekli olan neyi unuttum? Kimi kırdım, kime kırıldım? Böyle uzayıp giden bir soru listesiyle başbaşa kalırım bir vakit. Cevaplar yeni yıla daha aklı başında başlamamı sağlar hep, iyi gelir.

Bir de neler okudum, neler izledim? Bunlardan aklımda neler kaldıysa not ederim bir deftere. Fakat kaç kitap okudum hiç saymam, rakamlarla işim yok, hiç olmadı! Okuduklarımdan ne kaldı bana bununla ilgilenirim. Diyelim ki yüz kitap okumuş ama bir kitap okumuş kadar zihnime görgü kazandıramamışsam neye yarar ki rakamlar; insanı, yaptığı eylemle rezil etmekten başka! İster bir ister yüz isterse bin kitap okusun bir kişi, zihnini ne kadar geliştirdi, davranışlarına ve benliğine ne kadarı yansıdı! bunun ölçüsünü rakamla ifade edebilirsek eğer bir gün, işte ancak o zaman rakamları severim.

Bu bir yılda içinde olmaktan gurur duyduğum kitapların editörlüğünü yaptım. Hepsine de ruhumdan bir parça ekledim. Biri Azra Kohen’in Aeden kitabıydı, diğeri Pınar Aylin’in Peri Masalı oldu ve sonuncusu da Ozan Önen’in Babam Beni Şahdamarımdan Öptü. Okuduklarımdansa Kirpinin Zarafeti kaldı aklımda ki zaten instagramda bolca okundu sonrasında ama hâlâ okumayan varsa yeni yıl listesine eklemeli derim. Sonra keyifle okuduğum ve mutlaka bir daha okumak için üzerine kendim için şerh düştüğüm Tristram Shandy Beyefendi'nin Hayatı ve Görüşleri vardı. Enfes bir kitaptı. Ön sözü bile hala aklıma geldikçe gülümsetir. Diderot’un Rahibe kitabı yine aklımda kalanlardan. William Saroyan hiç okumadıysanız Ödlekler Cesurdur kitabı yeni yılda başlangıç kitabınız olsun. Marcus Aurelius Kasım ayında Vagon dergisinde hislerimi ayrıntılı anlattığım Düşünceler kitabı ile yine bu yıl gönlümü çalanlardan oldu, yazıyı okumak isteyenler buradan okuyabilir. Arzunun Botaniği farklı tarzıyla, tertemiz zihin açan bir kitaptı. Zamanın İzinde, fotoğrafları ve öykü-yazılarıyla tüm sene sürekli elimdeydi. Bunların dışında yılımın yarısını kaplayan Kayıp Zamanın İzinde yolculuğum oldu Proust’la ve gerçekten hem yıla hem de ömrüme damgasını vurdu. Ocak ayında Masa dergisinde ayrıntılı yazım olacak Proust’la ilgili, sonrasında buraya da eklerim zaten yazıyı. Dizilerden Handmaid’s Tale en sevdiğim dizi oldu. Margaret Atwood’un Damızlık Kızın Öyküsü kitabından uyarlamaydı dizi ama kitabını her ne kadar alsam da henüz okuyamadım. Yeni yılda okumayı planladıklarımdan o da. Aynı yazarın Alias Grace uyarlama dizisi de sevdiklerim arasına girdi. Sense8, Stranger Things, Outlander bu yıl izlediğim diğer dizilerden. Film olarak İspanyol sineması favorimdi tüm sene. Ne kadar filmine denk geldiysem izledim ve istisnasız hepsinin kurguda başarılı olduklarını düşünüyorum.

Senenin geri kalan muhakemesini kendi içimde yapmak üzere yazıyı noktalamadan size de kendinizi tanıyacağınız, en büyük keşfinizin kendiniz olacağınız bir yıl dilerim.

Ve dilerim ne güzel bir seneydi deriz her yitip gidene.



YENİ YIL GELMEDEN, ESKİ YIL BİTMEDEN...

Bir yılı geride bırakırken, aklımda yıl boyunca neler yapmış olduğum dolaşıyor. Yeni gelen yılın planlarından çok geçen yılın bana neler kattığını düşünmek, yapılabilecek en doğru işmiş gibi geliyor çünkü. Aralık sanki takvim dışı bir ay. Biten yılın da gelen yılın da ayakta kalmış misafiri, Oğuz Atay'ın tutunamayanlarından biri gibi. Bu arada kalmışlığın ve tutunamamanın verdiği hisle,  biten senenin bende bıraktıkları, bir de üzerine yılbaşı telâşı ve heyecanı birleşince, ince bir hüzün sarıyor beni. İnsanın kendi muhakemesi her zaman biraz hüzünlüdür zaten. Ama hüznün sevileni ve sevilmeyeni var, “ince hüzün” hep aranılan, olmayınca insanlık olarak eksik kalınan ve dolayısıyla sevilen hüzün kategorisinde benim için. Günbatımlarında hissettiğim duygunun daha genişletilmiş halini yaşıyorum kısacası. Yıl boyu ne yaşadım, neler yaşadım? Neler kattı bana yaşadıklarım? Ne öğrendim, neyi anladım ve hala neyi anlamamakta ısrarcı oldum? Gereksizce ne yaptım, gerekli olan neyi unuttum? Kimi kırdım, kime kırıldım? Böyle uzayıp giden bir soru listesiyle başbaşa kalırım bir vakit. Cevaplar yeni yıla daha aklı başında başlamamı sağlar hep, iyi gelir.

Bir de neler okudum, neler izledim? Bunlardan aklımda neler kaldıysa not ederim bir deftere. Fakat kaç kitap okudum hiç saymam, rakamlarla işim yok, hiç olmadı! Okuduklarımdan ne kaldı bana bununla ilgilenirim. Diyelim ki yüz kitap okumuş ama bir kitap okumuş kadar zihnime görgü kazandıramamışsam neye yarar ki rakamlar; insanı, yaptığı eylemle rezil etmekten başka! İster bir ister yüz isterse bin kitap okusun bir kişi, zihnini ne kadar geliştirdi, davranışlarına ve benliğine ne kadarı yansıdı! bunun ölçüsünü rakamla ifade edebilirsek eğer bir gün, işte ancak o zaman rakamları severim.

Bu bir yılda içinde olmaktan gurur duyduğum kitapların editörlüğünü yaptım. Hepsine de ruhumdan bir parça ekledim. Biri Azra Kohen’in Aeden kitabıydı, diğeri Pınar Aylin’in Peri Masalı oldu ve sonuncusu da Ozan Önen’in Babam Beni Şahdamarımdan Öptü. Okuduklarımdansa Kirpinin Zarafeti kaldı aklımda ki zaten instagramda bolca okundu sonrasında ama hâlâ okumayan varsa yeni yıl listesine eklemeli derim. Sonra keyifle okuduğum ve mutlaka bir daha okumak için üzerine kendim için şerh düştüğüm Tristram Shandy Beyefendi'nin Hayatı ve Görüşleri vardı. Enfes bir kitaptı. Ön sözü bile hala aklıma geldikçe gülümsetir. Diderot’un Rahibe kitabı yine aklımda kalanlardan. William Saroyan hiç okumadıysanız Ödlekler Cesurdur kitabı yeni yılda başlangıç kitabınız olsun. Marcus Aurelius Kasım ayında Vagon dergisinde hislerimi ayrıntılı anlattığım Düşünceler kitabı ile yine bu yıl gönlümü çalanlardan oldu, yazıyı okumak isteyenler buradan okuyabilir. Arzunun Botaniği farklı tarzıyla, tertemiz zihin açan bir kitaptı. Zamanın İzinde, fotoğrafları ve öykü-yazılarıyla tüm sene sürekli elimdeydi. Bunların dışında yılımın yarısını kaplayan Kayıp Zamanın İzinde yolculuğum oldu Proust’la ve gerçekten hem yıla hem de ömrüme damgasını vurdu. Ocak ayında Masa dergisinde ayrıntılı yazım olacak Proust’la ilgili, sonrasında buraya da eklerim zaten yazıyı. Dizilerden Handmaid’s Tale en sevdiğim dizi oldu. Margaret Atwood’un Damızlık Kızın Öyküsü kitabından uyarlamaydı dizi ama kitabını her ne kadar alsam da henüz okuyamadım. Yeni yılda okumayı planladıklarımdan o da. Aynı yazarın Alias Grace uyarlama dizisi de sevdiklerim arasına girdi. Sense8, Stranger Things, Outlander bu yıl izlediğim diğer dizilerden. Film olarak İspanyol sineması favorimdi tüm sene. Ne kadar filmine denk geldiysem izledim ve istisnasız hepsinin kurguda başarılı olduklarını düşünüyorum.

Senenin geri kalan muhakemesini kendi içimde yapmak üzere yazıyı noktalamadan size de kendinizi tanıyacağınız, en büyük keşfinizin kendiniz olacağınız bir yıl dilerim.

Ve dilerim ne güzel bir seneydi deriz her yitip gidene.



2017 @ fufuokur / TÜM HAKLARI SAKLIDIR. SİTEDE BULUNAN İÇERİĞİN KOPYALANMASI, İZİNSİZ YAYINI VE PAYLAŞIMI YASAKTIR. / Tasarım: K.S