Sosyal

Sayfalar


ŞUBAT

Hikâyeye göre; karıncanın, sıcacık evinde ziyafet yaptığı kış aylarından birindeyiz, kapısında ağustos böceği -tüm yaz şarkı söyleyerek tembellik yaptığından- bir miktar derbeder, fazlasıyla aç ve tir tir titrer halde... Batıda, kışa kar karışmadığından henüz, adalet yerini çok bulamamış, fakat doğuda, sanırım hikâye tıkırında ilerlemekte ve durum böyle olunca ağustosböcekleri arasındaki adaletsizlikten de başka bir hikâye gelişmekte!
Diyebilirdik. 

Fakat asıl hikâye bu değil...

Ağustos böceği, yaza doğru çıkıyor yumurtasından ve biraz sonra kanatlanıyor tırtıl gibi. Gebe kalıyor dişiyse ve yumurtalarını ısıtmak zorunda olduğundan, bol güneş alan bir ağaç dalına tutunuyor sımsıkı. Sırtında halkaları var, birbirine sürtüyor onları. Çünkü: Güneş olmadığında sıcak tutuyor bu sürtünme yumurtalarını. Ne var ki yumurtalar olgunlaştığında kış çoktan yaklaşmış oluyor, annenin çabası ve yorgun düşen vücudu ağaca takılı halde, rüzgarda savrulan boş bir kabuğa dönüşüyor. Yani kış kapıya dayandığında, bizim de karıncanın kapısına dayandığını sandığımız ağustos böceği, bu dünyadan zaten çoktan göçmüş oluyor.

Asıl hikaye işte bu: 

Şarkılar söyleyerek yazı geçirdiğini sandığımız ağustos böceğinin, aslında yaratmak uğruna tüm ömrünü heba eden, var etmek için kendini yok eden bambaşka bir hikâyenin kahramanı olması. 

Hikâyeler içinde bambaşka hikâyeler saklıyor böyle, hayat gibi... Yalan nerede bitiyor, gerçek nerede başlıyor bilemiyor insan. Anlatılanın içine gizleniyor o başlangıç ve bitiş çizgisi, işte o da bir tırtıl gibi, ancak görebilenle kanatlanıyor. 

Kışın içinde yaz yaratalım. Denizin ortasına kurulalım hayalimizde, üzerimize kar değil yıldız yağsın kış günü. Başımızda masal kuşları cıvıldasın ve dalga sesleri karışsın kelimelerimize. Biz hikâyelerin içinden masallar çıkaranlardan olalım. Kış uykusundan uyanmak için güneş toplayalım gökyüzünden gündüzleri. Ve geceleri yağan yıldızların birazını birleştirip ay yapalım masalın birine, kalanını denize atalım yakamoz olsun.    

Biz, hem sofrasını donatan karınca gibi çalışkan hem de gerekirse var etmek için ömrünü heba etmeye hazır olan ağustos böceği olalım. Kış soğuğunda yaz sıcağıyla ferahlatalım içimizi. 

Her daim içini ferahlatmayı bilenlere
MERHABA. 



MART

Yunan Mitolojisine göre, Demeter’in kızı Persephone bir gün güzel kokulu çiçeklerin arasında dolaşırken, Yeraltı Tanrısı Hades onu görür ve kaçırır. Aşık olmuştur çünkü Persephone’a. Demeter, kızından ayrı düşünce, aniden hastalanır, tüm coşkusunu yitirir. Onun kalbindekilerle birlikte doğadaki tüm çiçekler solar, ağaçlar kurur, böylece doğa da bir anne kalbinin hüznünü giyinir. Bu duruma çözüm arayan Zeus, Hades’e Persephone’u geri getirmesini söyler. Hades bu! Tamı tamına kabul eder mi hiç emri? Orta yolu bulur kendince ve sadece yılın üçte ikisinde, sevdiği kadın Persephone’u yeraltından yeryüzüne, annesinin yanına yollama kararı alır. Anne kızın kavuşmasıyla, doğa aniden çiçeklenmeye başlar. Yeryüzüne mis kokan bir bahar havası gelir. İşte bahar biraz da bu yüzden, kavuşmaların mevsimidir. 

Çiçeklenişin, tazelenişin, özlemleri bitirişin, uyanışın, ferahlığın, aşkın, kıpırdanışın, yürüyüşün, insanın içinin içine sığmayışının kokusu var havada. Kitapları alıp bir deniz kenarına yol almanın, gölgeden kaçıp güneşin kucağına oturmanın, kara bulutları dağıtmanın, kalbe iyi geleni bulmak için yollara koyulmanın mevsimi geldi. Badem ağaçları Demeter’in sevincini anlatıyor, erik ağaçları, mimozalar, nergisler... Şeftaliler çiçek açtı, şeftalinin kendinden güzel. Daha ne olsun? 

Kadınlara, kedilere, bahara döndük yüzümüzü ve çıkarıp attık kalbimizin karasını. Boncuk mavi, yaprak yeşil, güneş sarı ve biraz da dinginliğin moruna boyadık manzaramızı. İçimiz heveslenmeye aç, çiçeklenmeye hasret, sevgiye hiç doymaz çünkü.

Birlikte bahar olalım, birlikte baharı daha da coşturalım. Birilerine bahar olmak, birilerinin baharımıza bir çiçek daha uzatmasını dileyelim. Aşık olalım, kadın olalım, erkek olalım, insan olalım, çocuk olalım. Çünkü insan sözcüklerle her şey olabilir, birlikte buna şahit olalım. 

Sözcüklerin en efsunlu haliyle, hem ilkbahara hem de kalbinde her daim bahar olanlara
MERHABA.



NİSAN

Bütün istasyonlar kalabalık, istasyondaki bütün sarılmaların kalbi kırık. Özlemenin ilk ateşi gibi yanağa konan öpücükler, biraz solgun biraz da buruk ve sevdiği üzülmesin diye zorla gülümsemeye çalışan bir ifadede tüm yüzler, fakat gözler sönük. 

İnsanın aşkına, kardeşine, anasına, babasına, dostuna virgül koymak zorunda olduğu yılların hatırasıdır bütün istasyonlar. Hızla gidilemeyen evlerin, bir tuşla aranamayan sevgilinin, sıcak bir tas çorbanın bile hasretinin duyulduğu, bin bir ayrı hikâyeyi barındıran kitaplarla dolu bir sahaftır. Kime baksan hüzün, nereye dönsen ayrılıktır. 

Ve kavuşmadır istasyonlar. Elin, özlenen ele değmesi ve sımsıkı tutmasıdır. Valizi zorla kucaklayana, kahkahalarla sarılmadır. Giderken hüzünle gülümsenen o yüzden, sevinçle gözyaşlarının saçılmasıdır. 

İstasyonlar bitiş, istasyonlar başlangıçtır…

Fakat:
Biz istasyonları anlayabileceğimiz yılların çok ötesindeyiz artık. Ayrılıkların, aşkların kavuşmaların, özlemlerin hızlıca tükendiği, kayıp zamanın ortasında bir yerlerde. 

Aşkın en güçlü halinin bir kitap olarak başucumuzdaki komodinde durduğu, özlemin en derin halinin arasında bir ayraçla masamızda uzandığı, istasyon hikâyelerinin odamızdaki raflarda dizildiği… Sözcüklerle duyguları daha içten anlamaya çabaladığımız, işin aslı “gerçek” duygusu eksik olan bir çağdayız.

Sabahattin Ali gibi sevmeyi hissetmek için kitaplara sığınıyoruz misal. Sabahattin Ali gibi sevmeyi hissediyor muyuz bilinmez ama farkına bile varmadan Sabahattin Ali’yi seviyoruz işte. “Gerçek” duyguya yakınlaşıyoruz böylece biraz. Sözcükler birer duygu anahtarı elimizde, tüm eksik yanlarımızın kapılarını açıyoruz. Açtığımız her kapı, bize yeni sözcüklerle dönüyor, okumak yetmiyor, yazıyoruz. Yazmak da yetmeyince yaşarız belki diye tüm umudumuz. İnsan en çok “gerçek” bir yaşama aç, tüm gayemiz bundan deyip kadehlerimizi tokuşturuyoruz. Edebiyatla zamanımızın istasyonunu kuruyoruz en müşterek heveslerde. Vakit neymiş, çağ bizi nereye sürüklemiş umursamıyoruz. İçimizde bambaşka hayatların öğretileri, bambaşka aşkların hikâyeleri, bambaşka düşüncelerin ifadeleri ile rotamızı çizip kendimize doğru yolculuğa çıkıyoruz. Yol da, yolcu da, giden de, kalan da kendimiz oluyoruz.

“Bir insana bir insan herhalde yeterdi, fakat o da olmayınca?” diye soruyor Sabahattin Ali.

Cevap veriyorum: Edebiyat var, kitaplar, sözcükler…

Fakat yine de “gerçek” bir tebessüm bunca güzelken ve insanın acısına bir selam bile yeterken;

Hem özleyene hem özlenene
MERHABA.



MAYIS

Keşfedilmeye aç en büyük dünya, insanın kendi içinde gizli. 

Ayak basılmamış cesaretler, limanına uğranmamış hayaller, kuytulara gizlenmiş korkular, farkına varılmamış mutluluklar… Yarım kalanlar, eksik olanlar, gidenler, kalanlar ve hiç yerinden ayrılmayanlarla dolu, hem tenha hem kalabalık bir dünya her insanın içi. 
Her insan kendi içinin gezgini.

Uçurumlarla dolu tehlikeli yollara sapmak da var bu yolculukta, kır çiçekleriyle dolu bir bahçede yuvarlanmak da... Acımasın diye acımasızlığı hatırlatan bir dost gibi zihin, kötüyü haberdar eden bir kâhin gibi sezgi ve sevgisini eksik etmeyen bir anne gibi kalp de içimizdeki mola yerleri. 

Olmayanı, sevmeyeni, üzeni, ayağımıza taş değdirmeyeni, nedenleri, niçinleri, ne zamanları, kimleri kimleri doldurduğumuz bir valiz var elimizde ve kimse yok yanımızda. Tek bir soruyla marşa basıp yolculuğu başlattığımız, aynı anda da, denize atlama hızıyla derinlere vardığımız bir garip dünyayız. Kendimize ne uzak ne yakınız. Kendimize hem uzak hem yakınız. Tutsak yakalayacağız yakamızı, bıraksak bir daha bulamayacak kadar kaçacağız kendimizden. 

Ve işte böyle kendi içini kaçıran insanlarız bazen. Dışarıda akıp giden yaşama kanıp, büyülü dünyayı keşfetmekten kaçan, kendinde soluklanmayı başaramayan, yalnızlıktan ödü kopan… Karşısındakine bin türlü soruyu ardı ardına sorarken, kendine doğru anda, doğru soruyu sormaktan kaçınan insanlarız. 

Fakat:
İçinde değerli bir inci olduğundan habersiz, okyanusun merakında olan istiridye olmayı reddedip içimizdeki inciyi eteklerimizden savuracak güçlere ihtiyaç duyduğumuz bir an da geliyor elbet. İşte o vakit, edebiyata sarılıyoruz, felsefeyle donanıyoruz da kendi kendimizin keşfine çıkıyoruz. Anlamlarla donatıyoruz dört bir yanımızı. Sorular sorup, daha soru işaretini koymadan cevabı hazırlayacak kadar hevesli oluyoruz. Kelimelerle duygulara ifade, ifadelerle kelimelere can katıyoruz. İnsan, olmak isteyince ne olabilirse, o oluyoruz.

Çünkü biliyoruz: İnsanın kendine doğru arşınladığı her adımın anlamı büyük. 
Sorular, sorgulamalar, anlamlara ulaşmak için verilen çabalar mühim. 

Bunun bilinciyle, bunun bilincinde olan herkese
MERHABA. 



HAZİRAN

Kavramların karmaşasına düştük, çıkamıyoruz. 

Saygı istiyoruz ama kimseye saygı duymuyoruz. Özgürlük istiyoruz ama kimsenin özgürlük hakkını tanımıyoruz. Sevilelim istiyoruz ama çıkarsız sevmeyi beceremiyoruz. Siyahsak tüm dünyayı bir fırça alıp karaya çalmak, beyazsak tüm dünyayı bir leğene koyup çitilemek istiyoruz. Her şeyi ve herkesi olduğu gibi kabul etmek bir yana, sebepsizce küçümseme haddini kendimizde fütursuzca buluyoruz. Herkesle ilgili fikrimiz, her şeyle ilgili bilgimiz mevcut, fakat iş kendimize gelince sağır ve kör oluyoruz. 

Hal böyle olunca; insanın kendiyle olması gereken kavgasının yerini, insanın insanla kavgası devralıyor. Mutsuz olan mutluya, güçlü olan zayıfa, dişli olan sessize saldırmakta hiç sakınca görmüyor. Oysa, insan hem mutlu hem mutsuz, hem güçlü hem güçsüz, hem dişli hem sessiz bir varlıkken halihazırda, bu kaotik yapısını unutup bir kalıba sürükleniyor ve o kalıbın kurallarına uymaya başlıyor. Böylece; onlar, bizler, sizler olup parçalara ayrılıyoruz…

Hayatın çoktan seçmeli sorular silsilesinde, herkesin kendince bir şıkkı tercih edip doğru saydığını, kimsede cevap anahtarının bulunmadığını, doğruyu ve yanlışı ölçen hassas bir terazi olmadığını da sıklıkla unutuyoruz.

Fakat: Her şeye inat, vicdanın ve insanlığın izleri hâlâ keskin. Sanık ve tanığın yer değişebildiği empati mahkemesi tüm heybetiyle içimizde mevcut. Kalbimizdeki adalet çanları pas tutmadı, hâlâ çalıyor. Merhameti en sevmediğimize sunabildiğimizde, saygıyı kendimize benzemeyene duyabildiğimizde ancak insanlığımızı hatırlayacağımız kodlarımız, genlerimizde yazılı. 
Fark etmesek bile, bir kitapta hatırlıyoruz ansızın bunu. Bir tabloya bakarken görüyoruz, bir müzik içimizdeki duyguların tümünü ayağa kaldırmaya yeterken, okurken, yazarken veya severken tüm benliğimizle hatırlıyoruz. 

Sözün özü:
Ağızdan çıkınca kuş, kalemden çıkınca kanıt olur kelimeler. Düşüncelerin dönüştüğü, insanın değiştiği bu çağda ise, insanı anlamaya ve anlatmaya ne kuşlar ne kanıtlar yeter. Artık, sadece edilen sözlere, yazılan cümlelere değil biraz da insanın kendi içine bakması gerekir. Vakit, yargıları çöpe atmanın, saygıyı kuşanmanın, anlamaya çabalamanın, uyanmanın ve birbirimize sevgiyle uzanmanın vaktidir. Kendi içimizdeki derin kuyuya bir “Pan çığlığı” savurmanın ve kötü olan ne varsa kovalamanın vaktidir. 

O çığlığı edebiyatla savurana, o kötülüğü edebiyatla kovana 
MERHABA.


TEMMUZ

Ahşap bir iskeleye kendimizi zincirlemek istediğimiz mevsimin tam ortasındayız. Gözümüze mavi batsın, güneş aklımızı başımızdan alsın, yeşil içimize huzur doldursun diye yollara döküldüğümüz en güzel günler kapıda. En samimi akşamüstü sohbetleri, en cıvıltılı sabah saatleri ve en kahkahalı balkon gecelerine rezervasyonlarımızı yaptırdık. 
Yazın en derinine inmeye hazırız. 

Valizleri bir türlü seçemeyeceğimiz kıyafetlerle doldurmak, nereye gidileceğinin kararına varamamak, hangi denizin mavisinin daha mavi olduğunu tartışmak, sivrisineklerden dert yanmak ve “esmiyor” diye havaya bir sitem sallamaktan helak olacağımız dertli günlere de bir adım uzaktayız. En nihayetinde “Aman tek derdimiz bunlar olsun” diyerek tüm düşünceleri tatlıya bağlayacağımız, yazın sonuna kadar da bu sarı sıcak kıvamdan ayrılmayacağımızın içten içe de elbette farkındayız. 

Yanımıza kitap almayı unutmayacağımız, kitabın sayfalarına tuzlu sudan buruşmuş parmaklarla iz bırakacağımız, aralarına girmiş incecik iyot kokan kumlarla belki de bir kış gecesi kitaplık düzeltirken hayallere dalacağımız, zamansız anı biriktirdiğimiz en tatlı tatil zamanlarındayız. 
Ne güzel.

Fakat öte yandan:

Kişisel dertleri rafa kaldırmayı başarsak da, kötüye giden her ne varsa görmezden gelemeyeceğimiz bir vicdan yükümüz de yok değil. Yaz, sadece kendi sıkıntılarımızı erteleyebilme mevsimi... Kitlesel sorunlara çare olamamanın kusurunu içinde barındırmayan tek bir mevsim yok. Gökyüzünün pırıl pırıl olduğu günler, sadece gözümüzü kamaştırdığından dolayı güzel. İyiliğin sarhoşluğuna kanıp gözlerimizi kötülüğe kapatmamamız gerektiğini bilmenin huzuru ise hiçbir mevsimde yok. 

Bu yüzden; okumanın, yazmanın, görmenin ve anlamanın yollarını arşınlamaktan vazgeçmemenin de en doğru zamanlarındayız. En aydınlık sabahlarda bile karanlığı gören ve karanlık için çabalamaktan vazgeçmeyen insanlardan olmak zorundayız. Zâlimliği boğan âlimlikten uzaklaşmamak, kalbimizle görmemizi sağlayan sağduyudan kaçmamak, ideolojilerimizin temelini sevgiyle oluşturmak gibi birkaç önemli ve aslında küçücük ayrıntıyı asla atlamamalıyız. 

Güneşin, aklımızı başımızdan alırken, vicdanımızı ve anlamlara odaklanan kalbimizi ele geçirmesine izin vermeyeceğimiz aydınlık günler var önümüzde… 
Yazın en derinine inmeye ancak o zaman hazır oluruz. 

Sadece karanlıkta değil, aydınlık ve güzel görünen günlerde de 
iyi görebilmek için çabalayan tüm gözlere, 
ve gördüğü pürüzü iyileştirmeye çalışan tüm güzel kalplere…
MERHABA.

AĞUSTOS


Şiir gibidir aşk. 

Kumsala kurulmuş şıkır şıkır bir akşam masasında oturanların da kalbinde yazılıdır, gazete serilmiş bir yer sofrasının üzerindeki iki-üç zeytinle bir ekmeği bölüşenlerin de… 

Eşitlenme halidir aşk, tek bir şiir dizesinde.

İlk insandan bu yana, gelmiş geçmiş tüm atan kalplerin müsebbibidir. Şiiri yazdıran da şarkıyı söyleten de odur. Savaştıran da barıştıran da, sevdiren de ve sövdüren de kadere… Öyle geniş bir coğrafyası ve öyle ihtişamlı bir tarihi vardır ki, başlı başına bir sanattır. Şairin kanayan yarası, dizeleri ezber edenin yakıcı yara bandı... Ressamın fırçası, yazarın kâğıdı, heykeltıraşın oyma kalemidir. Tüm sanatları içine alan, içini dolduran en derin duygudur. 

Güneş gibidir aşk.

Battığında hüzünlendirse de bir miktar, tekrar doğacağından emin olduğundur. Doğarken de batarken de tüm duyguları harekete geçirip insanın ruhunu sarsan, kendine hayran bıraktıran… İçine ılık ılık akarken ve ruhunu aydınlatırken, tenini kararttığının farkına varılmayandır. En kızgın anlarda kaçılan, yalnız kalma halini yahut bir ağaç gölgesini aratan yaz günü gibidir. 

Bile bile yanma halidir aşk, kısacık bir an içinde.

Fakat öte yandan, cüret edememesidir bir şairin bile anlatmaya. 

Turgut Uyar’ın Tomris’ine şiir yazması değil şiir yazmaya çalışması bu sebeptendir. Ne yazılsa eksiktir belki de. Hangi tanıma girse yanlıştır. Ama sürekli anlatmak da istenendir işte. Çünkü akıldan çıkmayandır aşk. Aklı baştan alan, insanı baştan yaratandır. Tazeleyen, sersemleten, renklendiren, güzelleştirendir. Yıkan, dağıtan, sarsan, karartan ve mahveden de. Ve ne olursa olsun her şeye değen, değdiği her kalbe yakışandır. Durmadan kendini hatırlatan Tomris, durmadan göğe baktıran Turgut’tur. 

Aşka ve tüm âşıklara
MERHABA.


EYLÜL


“Sevgilim, işte eylül” diye başlayan şiir gibi şimdi vakit. 

Zamanı tırnak içine alıp yaşayanlara, akşamın hüznü gibi olan aşıklara gelen mis gibi eylül işte…

Takvimin mavi boncuğu. 
Denizin en güzel, en sakin zamanı. 
En bulutlusu, en ılığı gökyüzünün. 
Hafifçe ürpermenin, tatlı tatlı yağan yağmurun, toprak kokusunun ve ince bir battaniyeyi dizlerin üstüne sallandırmanın; kalbi yumuşatan, dertleri kapının önünde bıraktıran kıvamı… 
Huzurlu bir telaşın insanın yüreğini anlamsızca sarıp sarmaladığı, hem inatla yazın bitmediğini düşündüren hem de inatla sonbaharın özlendiğini hissettiren uzun günlerin ve en güzel “akşamdan geceye geçişlerin” ayı eylül. 

Hazırız yeniliğe, yeni bir mevsime, yeni güne. Tüm duygularımızı baştan ayağa kuşandık. Hazırız her mevsim gibi, iyiye de kötüye de. Rafa kaldırdığımız sıkıntıları kitaplarımızın satır aralarına serpiştirdik, hatta belki yenilerini bile, bir sonraki kitabın arasına ekledik ayraç niyetine. Sıraya koyduk çözülecek olan her şeyi. “Zaten çözülemeyecek olan ne var ki?” cümlesini de astık aklımızın bir köşesine. Biliriz çünkü dert, dermanıyla gelir; bulmak, görmek, anlamak gerekir sadece. Dermanı, kitaplarda arama vaktine attık nihayetinde adımımızı. Elbet gelecek bir hikâyenin içinden bize. 

Gelmiyor mu, sorun değil! Sürgüne gittiğini sanan Balıkçı’nın kendini mavi bir cennette bulması yahut daha da doğrusu kendini bulması gibi; derman gelmezse, biz gideriz derdin üstüne. 

Hem biliriz; insanın yarası gibi, ilacı da kendi içinde.

Bu sebepten yelkenimiz açık, rüzgâr kelimelerimizi dalgalandırıyor. Ne yazdan vazgeçtik, ne de sonbahara döndük sırtımızı. Edebiyata, sanata hevesli; güzele, iyiye azimli kalbimizi, koyduk önümüze satır satır. 

Ruhumuz doysa yetmez mi? 

Eylüle, maviye, sevgiye
MERHABA.




EKİM

Bugün bambaşka bir gün olsun. Yaşamaya dair bir şeyler yapalım. 

Bir zeytin değilse bile, bir çiçek ekelim mesela saksıya. Bırakalım pencerenin kenarında büyüsün ve yaşamın o ilk pırıltısını hem içeriye hem dışarıya anlatsın uzun uzun. Bir çiçek veyahut bir sincap değilsek bile, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden yaşayalım. Bütün işimiz gücümüz yaşamak olsun. 

Bir şiir yazamıyorsak ne çıkar? Bir şiir ezberleyelim tüm kalbimizle. Ve dökelim dizelerini, olur olmadık zamanda, bağıra bağıra ve gözlerinin içine bakarak sevdiğimizin. Yaşamın her soluğunu içimizde hissettirsin bize duygular, akalım bir şiirin içinde. 

Hastayım, sağlıklıyım, dertliyim, mutluyum değil, “yaşıyorum” diyelim bugün. Yaşamak yanımız ağır bassın her şeye. Yani nasıl ve nerede olursak olalım, en güzel ve en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bilerek yaşayalım. 

İçerideysek, duvarın ötesini hissedelim: İnsanları, hayvanları, kavgası ve rüzgârıyla yaşayalım yine de. Dışarıdaysak, toprak ve güneşle bahtiyar olalım. Fark etmeksizin hiçbir şey, sevelim dünyayı ve “yaşadım” diyebilelim günün sonunda. 

Nâzım olalım bugün. Nihayetinde boş bir ceviz gibi yuvarlanacağını bilsek de bu dünyanın, acısını çeksek ve mahzunluğunu hissetsek de zifiri karanlığın, yine de gülelim. Yanacağımızı bilsek de, var edebilmek için yok olmayı göze alalım, ışık olalım. Yaşamadığımız günleri en güzelleri ilan edelim avaz avaz ve en güzel sözü hâlâ söylemedik sayalım. İmkansızlığı sevelim yeri gelirse fakat asla ümitsizliğe kapılmayalım.

Nâzım’ın kelimeleri olalım bugün:
Birer birer ve hep beraber ipekli bir kumaş dokur gibi… 
Hep bir ağızdan sevinçli bir destan okur gibi yaşayalım. 


Yaşamaya “dahil” olan herkese, tüm yaşam sevincimle
MERHABA.



KASIM

İnsanın iç dünyasını hatırladığı ya da en azından hatırlamak zorunda olduğunu anladığı iklim var havada. Zamansa, sisli puslu tüm sabahların, sisli puslu ne varsa insanın içinde yüzüne vururcasına etrafını sardığı, sonbaharın son durağı. Keskinleşen soğuktan dolayı dışarıdaki yürüyüşlerin kısaldığı, içimize doğru adımlarınsa usulca hızlandığı uzun bir yolculuğun da başı…

Oğuz Atay’ın tabiriyle, takvimlerimiz “Ben iç dünyama dönüyorum, orada hayal kırıklığına yer yok”u gösteriyor kısacası.

Sarı sıcak bir masa lambasının altında geçirilen vakitlerin uzaması ve içilen kahve sayısının artmasıyla doğru orantılı içsel zenginliğimiz. Bilgiyle akla, duyguyla kalbe yatırımın ve kendi kendini okumanın en doğru zamanı. Çünkü, soğuktan kapanan kapıyla içeriye hapsolan insanın, bu esaretle içsel özgürlüğüne kavuşmasının ironisi gülümsüyor kitaplardan. İnsan herkes ve her şey oluyor satırlarda, satırların iyi geldiğini hücrelerine kadar hissediyor ve kendini önemsemeye başlıyor. İnsan, ancak kendini kavrayınca kendini önemsemeye başlıyor çünkü ve böylece atmosfer soğurken, insanın içindeki iklim ısınıyor. 

Topluyor kendini, dağılmış bir roman kahramanını okurken. Anlamadığı her şeyi, anlamasa dahi, anlamaya başlayacağı yeri keşfediyor. Fark etmeye başlıyor bakıp göremediklerini. Görüp görmezden geldikleriyle de itişiyor bir süre. Bilmek istediklerine veriyor kıymetli vaktini, bilmek istemediklerini ise en azından kapının arkasında, ayazda bırakması gerektiğini biliyor. İyi geliyor kendi halinde olmak insana. Ve gittikçe soğuyan bu hava, insana kendiyle tekrar tanışmayı vadediyor.

Zaten kim bilir belki, “Kasımda aşk başkadır” dedikleri de budur: 

İnsanın, 
sevmeye 
kendinden başlaması.  

Kendini seven herkese
MERHABA.


ARALIK

Kar yağarken, başımı göğe doğru kaldırır gözlerimi kırpıştırarak üzerime hızla gelen minik kar tanelerine bakarım. Hayatın tılsımlı bir tarafının olduğuna inandığım anlardan biridir çünkü bu. Zifiri karanlıkta, yıldızlar da dahil olur bu inancıma. Yerlere bir halı gibi serilen sonbahar yaprakları ile umut bekçisi gibi dallara dizilen ilkbahar çiçekleri de… Dolunaylı bir gece, aynalanmış bir deniz, denizi tatlı tatlı dövercesine yağan yağmur, yıllanmış bir zeytin ağacı ve toprağını bekleyen bir çam fidanı da. 

Bu efsunlu doğanın neresine dikkatlice baksam, tılsımından bir tutama bulanır gözlerim. On dört bin yıldır gözümün önünde duranı görmeye başlar, görmekten öteye geçip anlar, kalbime yaklaştırır, eşsizliğini kabul ederim ve aynı göğün, aynı yerin, aynı ağacın bu bin bir halinin, bu değişkenliğinin büyüsüne tutulur benliğim. 

Sonra usulca şöyle derim: Her şey mümkün.

Gitmez dediğin gider, kalmaz dediğin kalır. Olmaz dediğin her şey aniden olur. Sevmem dediğini severken bulursun kendini, sevmekten vazgeçemem dediğini yererken… Ve överken düşman bellediğin birinin bir düşüncesini. Yaşayamam dediğin yerde yaşarsın, ölürüm dediğin acıdan çıkarsın, kapanmaz dediğin yarayı unutursun. Sınırlar çizersin, sonra aşarsın bir bir çizdiğin sınırları. Yeri gelir aşmam dediğin çizgiden taşarsın bile. Aklında hiç olmayan belirir yanında, yanında hiç olmayan çıkar gider aklından ve aklından hiç çıkmayanı bırakırsın bir gün, bir yük gibi kenara. Yük gibi geleni mumla ararsın, mumla aradığınsa yük olur omuzlarına. 

Her şeyin bir doğma, her şeyin bir olgunlaşma ve her şeyin bir bozulma süreci vardır. Kısacası her şeyin var olma ve yok olma vadesi... Doğa sana bunu anlatır. 

Mümkünlerin kıyısında olduğunu anladığın büyülü bir bilgidir bu kabulleniş. Derin bir nefesle keskin bir ferahlama gibidir, yaksa da ciğerini iyi hissettirir. Bu bilgiyi alıp idrak edince bir büyünün içinde hissedersin. Şaşırmaların ötesine, mutsuzlukların berisine bir yol kurar, kendine de yeni bir rota çizersin. Biri sihirli bir değnekle kalbine dokunup ruhuna pırıltılar saçmışçasına yumuşar benliğin. Öfke, nefret, hınç, kin… Kötü olan ne varsa hepsini, hepsini bir kenara itersin. İyileştirici bir düşüncedir bu, rahatlatıcı ve içindeki iyiyi gıdıklayıcı bir yan etki yaratır. Mucizenin varlığı tartışılır elbette, ama varsa şayet, muhakkak ki bu rahatlama da tıpkı doğa gibi bir mucize etkisi taşır. 

Doğaya ve doğayı kendine ayna yapanlara 
MERHABA. 



OCAK

Tek bir “merhaba”nın bile vefasını bilene, dostluğun kıymetini görene ve tam da bu sebeple hayatımızdan gidenlere, son kez… ve sonsuza dek kalacak olanlara uzun uzun

MERHABA.






SON KEZ VE UZUN UZUN MERHABA


ŞUBAT

Hikâyeye göre; karıncanın, sıcacık evinde ziyafet yaptığı kış aylarından birindeyiz, kapısında ağustos böceği -tüm yaz şarkı söyleyerek tembellik yaptığından- bir miktar derbeder, fazlasıyla aç ve tir tir titrer halde... Batıda, kışa kar karışmadığından henüz, adalet yerini çok bulamamış, fakat doğuda, sanırım hikâye tıkırında ilerlemekte ve durum böyle olunca ağustosböcekleri arasındaki adaletsizlikten de başka bir hikâye gelişmekte!
Diyebilirdik. 

Fakat asıl hikâye bu değil...

Ağustos böceği, yaza doğru çıkıyor yumurtasından ve biraz sonra kanatlanıyor tırtıl gibi. Gebe kalıyor dişiyse ve yumurtalarını ısıtmak zorunda olduğundan, bol güneş alan bir ağaç dalına tutunuyor sımsıkı. Sırtında halkaları var, birbirine sürtüyor onları. Çünkü: Güneş olmadığında sıcak tutuyor bu sürtünme yumurtalarını. Ne var ki yumurtalar olgunlaştığında kış çoktan yaklaşmış oluyor, annenin çabası ve yorgun düşen vücudu ağaca takılı halde, rüzgarda savrulan boş bir kabuğa dönüşüyor. Yani kış kapıya dayandığında, bizim de karıncanın kapısına dayandığını sandığımız ağustos böceği, bu dünyadan zaten çoktan göçmüş oluyor.

Asıl hikaye işte bu: 

Şarkılar söyleyerek yazı geçirdiğini sandığımız ağustos böceğinin, aslında yaratmak uğruna tüm ömrünü heba eden, var etmek için kendini yok eden bambaşka bir hikâyenin kahramanı olması. 

Hikâyeler içinde bambaşka hikâyeler saklıyor böyle, hayat gibi... Yalan nerede bitiyor, gerçek nerede başlıyor bilemiyor insan. Anlatılanın içine gizleniyor o başlangıç ve bitiş çizgisi, işte o da bir tırtıl gibi, ancak görebilenle kanatlanıyor. 

Kışın içinde yaz yaratalım. Denizin ortasına kurulalım hayalimizde, üzerimize kar değil yıldız yağsın kış günü. Başımızda masal kuşları cıvıldasın ve dalga sesleri karışsın kelimelerimize. Biz hikâyelerin içinden masallar çıkaranlardan olalım. Kış uykusundan uyanmak için güneş toplayalım gökyüzünden gündüzleri. Ve geceleri yağan yıldızların birazını birleştirip ay yapalım masalın birine, kalanını denize atalım yakamoz olsun.    

Biz, hem sofrasını donatan karınca gibi çalışkan hem de gerekirse var etmek için ömrünü heba etmeye hazır olan ağustos böceği olalım. Kış soğuğunda yaz sıcağıyla ferahlatalım içimizi. 

Her daim içini ferahlatmayı bilenlere
MERHABA. 



MART

Yunan Mitolojisine göre, Demeter’in kızı Persephone bir gün güzel kokulu çiçeklerin arasında dolaşırken, Yeraltı Tanrısı Hades onu görür ve kaçırır. Aşık olmuştur çünkü Persephone’a. Demeter, kızından ayrı düşünce, aniden hastalanır, tüm coşkusunu yitirir. Onun kalbindekilerle birlikte doğadaki tüm çiçekler solar, ağaçlar kurur, böylece doğa da bir anne kalbinin hüznünü giyinir. Bu duruma çözüm arayan Zeus, Hades’e Persephone’u geri getirmesini söyler. Hades bu! Tamı tamına kabul eder mi hiç emri? Orta yolu bulur kendince ve sadece yılın üçte ikisinde, sevdiği kadın Persephone’u yeraltından yeryüzüne, annesinin yanına yollama kararı alır. Anne kızın kavuşmasıyla, doğa aniden çiçeklenmeye başlar. Yeryüzüne mis kokan bir bahar havası gelir. İşte bahar biraz da bu yüzden, kavuşmaların mevsimidir. 

Çiçeklenişin, tazelenişin, özlemleri bitirişin, uyanışın, ferahlığın, aşkın, kıpırdanışın, yürüyüşün, insanın içinin içine sığmayışının kokusu var havada. Kitapları alıp bir deniz kenarına yol almanın, gölgeden kaçıp güneşin kucağına oturmanın, kara bulutları dağıtmanın, kalbe iyi geleni bulmak için yollara koyulmanın mevsimi geldi. Badem ağaçları Demeter’in sevincini anlatıyor, erik ağaçları, mimozalar, nergisler... Şeftaliler çiçek açtı, şeftalinin kendinden güzel. Daha ne olsun? 

Kadınlara, kedilere, bahara döndük yüzümüzü ve çıkarıp attık kalbimizin karasını. Boncuk mavi, yaprak yeşil, güneş sarı ve biraz da dinginliğin moruna boyadık manzaramızı. İçimiz heveslenmeye aç, çiçeklenmeye hasret, sevgiye hiç doymaz çünkü.

Birlikte bahar olalım, birlikte baharı daha da coşturalım. Birilerine bahar olmak, birilerinin baharımıza bir çiçek daha uzatmasını dileyelim. Aşık olalım, kadın olalım, erkek olalım, insan olalım, çocuk olalım. Çünkü insan sözcüklerle her şey olabilir, birlikte buna şahit olalım. 

Sözcüklerin en efsunlu haliyle, hem ilkbahara hem de kalbinde her daim bahar olanlara
MERHABA.



NİSAN

Bütün istasyonlar kalabalık, istasyondaki bütün sarılmaların kalbi kırık. Özlemenin ilk ateşi gibi yanağa konan öpücükler, biraz solgun biraz da buruk ve sevdiği üzülmesin diye zorla gülümsemeye çalışan bir ifadede tüm yüzler, fakat gözler sönük. 

İnsanın aşkına, kardeşine, anasına, babasına, dostuna virgül koymak zorunda olduğu yılların hatırasıdır bütün istasyonlar. Hızla gidilemeyen evlerin, bir tuşla aranamayan sevgilinin, sıcak bir tas çorbanın bile hasretinin duyulduğu, bin bir ayrı hikâyeyi barındıran kitaplarla dolu bir sahaftır. Kime baksan hüzün, nereye dönsen ayrılıktır. 

Ve kavuşmadır istasyonlar. Elin, özlenen ele değmesi ve sımsıkı tutmasıdır. Valizi zorla kucaklayana, kahkahalarla sarılmadır. Giderken hüzünle gülümsenen o yüzden, sevinçle gözyaşlarının saçılmasıdır. 

İstasyonlar bitiş, istasyonlar başlangıçtır…

Fakat:
Biz istasyonları anlayabileceğimiz yılların çok ötesindeyiz artık. Ayrılıkların, aşkların kavuşmaların, özlemlerin hızlıca tükendiği, kayıp zamanın ortasında bir yerlerde. 

Aşkın en güçlü halinin bir kitap olarak başucumuzdaki komodinde durduğu, özlemin en derin halinin arasında bir ayraçla masamızda uzandığı, istasyon hikâyelerinin odamızdaki raflarda dizildiği… Sözcüklerle duyguları daha içten anlamaya çabaladığımız, işin aslı “gerçek” duygusu eksik olan bir çağdayız.

Sabahattin Ali gibi sevmeyi hissetmek için kitaplara sığınıyoruz misal. Sabahattin Ali gibi sevmeyi hissediyor muyuz bilinmez ama farkına bile varmadan Sabahattin Ali’yi seviyoruz işte. “Gerçek” duyguya yakınlaşıyoruz böylece biraz. Sözcükler birer duygu anahtarı elimizde, tüm eksik yanlarımızın kapılarını açıyoruz. Açtığımız her kapı, bize yeni sözcüklerle dönüyor, okumak yetmiyor, yazıyoruz. Yazmak da yetmeyince yaşarız belki diye tüm umudumuz. İnsan en çok “gerçek” bir yaşama aç, tüm gayemiz bundan deyip kadehlerimizi tokuşturuyoruz. Edebiyatla zamanımızın istasyonunu kuruyoruz en müşterek heveslerde. Vakit neymiş, çağ bizi nereye sürüklemiş umursamıyoruz. İçimizde bambaşka hayatların öğretileri, bambaşka aşkların hikâyeleri, bambaşka düşüncelerin ifadeleri ile rotamızı çizip kendimize doğru yolculuğa çıkıyoruz. Yol da, yolcu da, giden de, kalan da kendimiz oluyoruz.

“Bir insana bir insan herhalde yeterdi, fakat o da olmayınca?” diye soruyor Sabahattin Ali.

Cevap veriyorum: Edebiyat var, kitaplar, sözcükler…

Fakat yine de “gerçek” bir tebessüm bunca güzelken ve insanın acısına bir selam bile yeterken;

Hem özleyene hem özlenene
MERHABA.



MAYIS

Keşfedilmeye aç en büyük dünya, insanın kendi içinde gizli. 

Ayak basılmamış cesaretler, limanına uğranmamış hayaller, kuytulara gizlenmiş korkular, farkına varılmamış mutluluklar… Yarım kalanlar, eksik olanlar, gidenler, kalanlar ve hiç yerinden ayrılmayanlarla dolu, hem tenha hem kalabalık bir dünya her insanın içi. 
Her insan kendi içinin gezgini.

Uçurumlarla dolu tehlikeli yollara sapmak da var bu yolculukta, kır çiçekleriyle dolu bir bahçede yuvarlanmak da... Acımasın diye acımasızlığı hatırlatan bir dost gibi zihin, kötüyü haberdar eden bir kâhin gibi sezgi ve sevgisini eksik etmeyen bir anne gibi kalp de içimizdeki mola yerleri. 

Olmayanı, sevmeyeni, üzeni, ayağımıza taş değdirmeyeni, nedenleri, niçinleri, ne zamanları, kimleri kimleri doldurduğumuz bir valiz var elimizde ve kimse yok yanımızda. Tek bir soruyla marşa basıp yolculuğu başlattığımız, aynı anda da, denize atlama hızıyla derinlere vardığımız bir garip dünyayız. Kendimize ne uzak ne yakınız. Kendimize hem uzak hem yakınız. Tutsak yakalayacağız yakamızı, bıraksak bir daha bulamayacak kadar kaçacağız kendimizden. 

Ve işte böyle kendi içini kaçıran insanlarız bazen. Dışarıda akıp giden yaşama kanıp, büyülü dünyayı keşfetmekten kaçan, kendinde soluklanmayı başaramayan, yalnızlıktan ödü kopan… Karşısındakine bin türlü soruyu ardı ardına sorarken, kendine doğru anda, doğru soruyu sormaktan kaçınan insanlarız. 

Fakat:
İçinde değerli bir inci olduğundan habersiz, okyanusun merakında olan istiridye olmayı reddedip içimizdeki inciyi eteklerimizden savuracak güçlere ihtiyaç duyduğumuz bir an da geliyor elbet. İşte o vakit, edebiyata sarılıyoruz, felsefeyle donanıyoruz da kendi kendimizin keşfine çıkıyoruz. Anlamlarla donatıyoruz dört bir yanımızı. Sorular sorup, daha soru işaretini koymadan cevabı hazırlayacak kadar hevesli oluyoruz. Kelimelerle duygulara ifade, ifadelerle kelimelere can katıyoruz. İnsan, olmak isteyince ne olabilirse, o oluyoruz.

Çünkü biliyoruz: İnsanın kendine doğru arşınladığı her adımın anlamı büyük. 
Sorular, sorgulamalar, anlamlara ulaşmak için verilen çabalar mühim. 

Bunun bilinciyle, bunun bilincinde olan herkese
MERHABA. 



HAZİRAN

Kavramların karmaşasına düştük, çıkamıyoruz. 

Saygı istiyoruz ama kimseye saygı duymuyoruz. Özgürlük istiyoruz ama kimsenin özgürlük hakkını tanımıyoruz. Sevilelim istiyoruz ama çıkarsız sevmeyi beceremiyoruz. Siyahsak tüm dünyayı bir fırça alıp karaya çalmak, beyazsak tüm dünyayı bir leğene koyup çitilemek istiyoruz. Her şeyi ve herkesi olduğu gibi kabul etmek bir yana, sebepsizce küçümseme haddini kendimizde fütursuzca buluyoruz. Herkesle ilgili fikrimiz, her şeyle ilgili bilgimiz mevcut, fakat iş kendimize gelince sağır ve kör oluyoruz. 

Hal böyle olunca; insanın kendiyle olması gereken kavgasının yerini, insanın insanla kavgası devralıyor. Mutsuz olan mutluya, güçlü olan zayıfa, dişli olan sessize saldırmakta hiç sakınca görmüyor. Oysa, insan hem mutlu hem mutsuz, hem güçlü hem güçsüz, hem dişli hem sessiz bir varlıkken halihazırda, bu kaotik yapısını unutup bir kalıba sürükleniyor ve o kalıbın kurallarına uymaya başlıyor. Böylece; onlar, bizler, sizler olup parçalara ayrılıyoruz…

Hayatın çoktan seçmeli sorular silsilesinde, herkesin kendince bir şıkkı tercih edip doğru saydığını, kimsede cevap anahtarının bulunmadığını, doğruyu ve yanlışı ölçen hassas bir terazi olmadığını da sıklıkla unutuyoruz.

Fakat: Her şeye inat, vicdanın ve insanlığın izleri hâlâ keskin. Sanık ve tanığın yer değişebildiği empati mahkemesi tüm heybetiyle içimizde mevcut. Kalbimizdeki adalet çanları pas tutmadı, hâlâ çalıyor. Merhameti en sevmediğimize sunabildiğimizde, saygıyı kendimize benzemeyene duyabildiğimizde ancak insanlığımızı hatırlayacağımız kodlarımız, genlerimizde yazılı. 
Fark etmesek bile, bir kitapta hatırlıyoruz ansızın bunu. Bir tabloya bakarken görüyoruz, bir müzik içimizdeki duyguların tümünü ayağa kaldırmaya yeterken, okurken, yazarken veya severken tüm benliğimizle hatırlıyoruz. 

Sözün özü:
Ağızdan çıkınca kuş, kalemden çıkınca kanıt olur kelimeler. Düşüncelerin dönüştüğü, insanın değiştiği bu çağda ise, insanı anlamaya ve anlatmaya ne kuşlar ne kanıtlar yeter. Artık, sadece edilen sözlere, yazılan cümlelere değil biraz da insanın kendi içine bakması gerekir. Vakit, yargıları çöpe atmanın, saygıyı kuşanmanın, anlamaya çabalamanın, uyanmanın ve birbirimize sevgiyle uzanmanın vaktidir. Kendi içimizdeki derin kuyuya bir “Pan çığlığı” savurmanın ve kötü olan ne varsa kovalamanın vaktidir. 

O çığlığı edebiyatla savurana, o kötülüğü edebiyatla kovana 
MERHABA.


TEMMUZ

Ahşap bir iskeleye kendimizi zincirlemek istediğimiz mevsimin tam ortasındayız. Gözümüze mavi batsın, güneş aklımızı başımızdan alsın, yeşil içimize huzur doldursun diye yollara döküldüğümüz en güzel günler kapıda. En samimi akşamüstü sohbetleri, en cıvıltılı sabah saatleri ve en kahkahalı balkon gecelerine rezervasyonlarımızı yaptırdık. 
Yazın en derinine inmeye hazırız. 

Valizleri bir türlü seçemeyeceğimiz kıyafetlerle doldurmak, nereye gidileceğinin kararına varamamak, hangi denizin mavisinin daha mavi olduğunu tartışmak, sivrisineklerden dert yanmak ve “esmiyor” diye havaya bir sitem sallamaktan helak olacağımız dertli günlere de bir adım uzaktayız. En nihayetinde “Aman tek derdimiz bunlar olsun” diyerek tüm düşünceleri tatlıya bağlayacağımız, yazın sonuna kadar da bu sarı sıcak kıvamdan ayrılmayacağımızın içten içe de elbette farkındayız. 

Yanımıza kitap almayı unutmayacağımız, kitabın sayfalarına tuzlu sudan buruşmuş parmaklarla iz bırakacağımız, aralarına girmiş incecik iyot kokan kumlarla belki de bir kış gecesi kitaplık düzeltirken hayallere dalacağımız, zamansız anı biriktirdiğimiz en tatlı tatil zamanlarındayız. 
Ne güzel.

Fakat öte yandan:

Kişisel dertleri rafa kaldırmayı başarsak da, kötüye giden her ne varsa görmezden gelemeyeceğimiz bir vicdan yükümüz de yok değil. Yaz, sadece kendi sıkıntılarımızı erteleyebilme mevsimi... Kitlesel sorunlara çare olamamanın kusurunu içinde barındırmayan tek bir mevsim yok. Gökyüzünün pırıl pırıl olduğu günler, sadece gözümüzü kamaştırdığından dolayı güzel. İyiliğin sarhoşluğuna kanıp gözlerimizi kötülüğe kapatmamamız gerektiğini bilmenin huzuru ise hiçbir mevsimde yok. 

Bu yüzden; okumanın, yazmanın, görmenin ve anlamanın yollarını arşınlamaktan vazgeçmemenin de en doğru zamanlarındayız. En aydınlık sabahlarda bile karanlığı gören ve karanlık için çabalamaktan vazgeçmeyen insanlardan olmak zorundayız. Zâlimliği boğan âlimlikten uzaklaşmamak, kalbimizle görmemizi sağlayan sağduyudan kaçmamak, ideolojilerimizin temelini sevgiyle oluşturmak gibi birkaç önemli ve aslında küçücük ayrıntıyı asla atlamamalıyız. 

Güneşin, aklımızı başımızdan alırken, vicdanımızı ve anlamlara odaklanan kalbimizi ele geçirmesine izin vermeyeceğimiz aydınlık günler var önümüzde… 
Yazın en derinine inmeye ancak o zaman hazır oluruz. 

Sadece karanlıkta değil, aydınlık ve güzel görünen günlerde de 
iyi görebilmek için çabalayan tüm gözlere, 
ve gördüğü pürüzü iyileştirmeye çalışan tüm güzel kalplere…
MERHABA.

AĞUSTOS


Şiir gibidir aşk. 

Kumsala kurulmuş şıkır şıkır bir akşam masasında oturanların da kalbinde yazılıdır, gazete serilmiş bir yer sofrasının üzerindeki iki-üç zeytinle bir ekmeği bölüşenlerin de… 

Eşitlenme halidir aşk, tek bir şiir dizesinde.

İlk insandan bu yana, gelmiş geçmiş tüm atan kalplerin müsebbibidir. Şiiri yazdıran da şarkıyı söyleten de odur. Savaştıran da barıştıran da, sevdiren de ve sövdüren de kadere… Öyle geniş bir coğrafyası ve öyle ihtişamlı bir tarihi vardır ki, başlı başına bir sanattır. Şairin kanayan yarası, dizeleri ezber edenin yakıcı yara bandı... Ressamın fırçası, yazarın kâğıdı, heykeltıraşın oyma kalemidir. Tüm sanatları içine alan, içini dolduran en derin duygudur. 

Güneş gibidir aşk.

Battığında hüzünlendirse de bir miktar, tekrar doğacağından emin olduğundur. Doğarken de batarken de tüm duyguları harekete geçirip insanın ruhunu sarsan, kendine hayran bıraktıran… İçine ılık ılık akarken ve ruhunu aydınlatırken, tenini kararttığının farkına varılmayandır. En kızgın anlarda kaçılan, yalnız kalma halini yahut bir ağaç gölgesini aratan yaz günü gibidir. 

Bile bile yanma halidir aşk, kısacık bir an içinde.

Fakat öte yandan, cüret edememesidir bir şairin bile anlatmaya. 

Turgut Uyar’ın Tomris’ine şiir yazması değil şiir yazmaya çalışması bu sebeptendir. Ne yazılsa eksiktir belki de. Hangi tanıma girse yanlıştır. Ama sürekli anlatmak da istenendir işte. Çünkü akıldan çıkmayandır aşk. Aklı baştan alan, insanı baştan yaratandır. Tazeleyen, sersemleten, renklendiren, güzelleştirendir. Yıkan, dağıtan, sarsan, karartan ve mahveden de. Ve ne olursa olsun her şeye değen, değdiği her kalbe yakışandır. Durmadan kendini hatırlatan Tomris, durmadan göğe baktıran Turgut’tur. 

Aşka ve tüm âşıklara
MERHABA.


EYLÜL


“Sevgilim, işte eylül” diye başlayan şiir gibi şimdi vakit. 

Zamanı tırnak içine alıp yaşayanlara, akşamın hüznü gibi olan aşıklara gelen mis gibi eylül işte…

Takvimin mavi boncuğu. 
Denizin en güzel, en sakin zamanı. 
En bulutlusu, en ılığı gökyüzünün. 
Hafifçe ürpermenin, tatlı tatlı yağan yağmurun, toprak kokusunun ve ince bir battaniyeyi dizlerin üstüne sallandırmanın; kalbi yumuşatan, dertleri kapının önünde bıraktıran kıvamı… 
Huzurlu bir telaşın insanın yüreğini anlamsızca sarıp sarmaladığı, hem inatla yazın bitmediğini düşündüren hem de inatla sonbaharın özlendiğini hissettiren uzun günlerin ve en güzel “akşamdan geceye geçişlerin” ayı eylül. 

Hazırız yeniliğe, yeni bir mevsime, yeni güne. Tüm duygularımızı baştan ayağa kuşandık. Hazırız her mevsim gibi, iyiye de kötüye de. Rafa kaldırdığımız sıkıntıları kitaplarımızın satır aralarına serpiştirdik, hatta belki yenilerini bile, bir sonraki kitabın arasına ekledik ayraç niyetine. Sıraya koyduk çözülecek olan her şeyi. “Zaten çözülemeyecek olan ne var ki?” cümlesini de astık aklımızın bir köşesine. Biliriz çünkü dert, dermanıyla gelir; bulmak, görmek, anlamak gerekir sadece. Dermanı, kitaplarda arama vaktine attık nihayetinde adımımızı. Elbet gelecek bir hikâyenin içinden bize. 

Gelmiyor mu, sorun değil! Sürgüne gittiğini sanan Balıkçı’nın kendini mavi bir cennette bulması yahut daha da doğrusu kendini bulması gibi; derman gelmezse, biz gideriz derdin üstüne. 

Hem biliriz; insanın yarası gibi, ilacı da kendi içinde.

Bu sebepten yelkenimiz açık, rüzgâr kelimelerimizi dalgalandırıyor. Ne yazdan vazgeçtik, ne de sonbahara döndük sırtımızı. Edebiyata, sanata hevesli; güzele, iyiye azimli kalbimizi, koyduk önümüze satır satır. 

Ruhumuz doysa yetmez mi? 

Eylüle, maviye, sevgiye
MERHABA.




EKİM

Bugün bambaşka bir gün olsun. Yaşamaya dair bir şeyler yapalım. 

Bir zeytin değilse bile, bir çiçek ekelim mesela saksıya. Bırakalım pencerenin kenarında büyüsün ve yaşamın o ilk pırıltısını hem içeriye hem dışarıya anlatsın uzun uzun. Bir çiçek veyahut bir sincap değilsek bile, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden yaşayalım. Bütün işimiz gücümüz yaşamak olsun. 

Bir şiir yazamıyorsak ne çıkar? Bir şiir ezberleyelim tüm kalbimizle. Ve dökelim dizelerini, olur olmadık zamanda, bağıra bağıra ve gözlerinin içine bakarak sevdiğimizin. Yaşamın her soluğunu içimizde hissettirsin bize duygular, akalım bir şiirin içinde. 

Hastayım, sağlıklıyım, dertliyim, mutluyum değil, “yaşıyorum” diyelim bugün. Yaşamak yanımız ağır bassın her şeye. Yani nasıl ve nerede olursak olalım, en güzel ve en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bilerek yaşayalım. 

İçerideysek, duvarın ötesini hissedelim: İnsanları, hayvanları, kavgası ve rüzgârıyla yaşayalım yine de. Dışarıdaysak, toprak ve güneşle bahtiyar olalım. Fark etmeksizin hiçbir şey, sevelim dünyayı ve “yaşadım” diyebilelim günün sonunda. 

Nâzım olalım bugün. Nihayetinde boş bir ceviz gibi yuvarlanacağını bilsek de bu dünyanın, acısını çeksek ve mahzunluğunu hissetsek de zifiri karanlığın, yine de gülelim. Yanacağımızı bilsek de, var edebilmek için yok olmayı göze alalım, ışık olalım. Yaşamadığımız günleri en güzelleri ilan edelim avaz avaz ve en güzel sözü hâlâ söylemedik sayalım. İmkansızlığı sevelim yeri gelirse fakat asla ümitsizliğe kapılmayalım.

Nâzım’ın kelimeleri olalım bugün:
Birer birer ve hep beraber ipekli bir kumaş dokur gibi… 
Hep bir ağızdan sevinçli bir destan okur gibi yaşayalım. 


Yaşamaya “dahil” olan herkese, tüm yaşam sevincimle
MERHABA.



KASIM

İnsanın iç dünyasını hatırladığı ya da en azından hatırlamak zorunda olduğunu anladığı iklim var havada. Zamansa, sisli puslu tüm sabahların, sisli puslu ne varsa insanın içinde yüzüne vururcasına etrafını sardığı, sonbaharın son durağı. Keskinleşen soğuktan dolayı dışarıdaki yürüyüşlerin kısaldığı, içimize doğru adımlarınsa usulca hızlandığı uzun bir yolculuğun da başı…

Oğuz Atay’ın tabiriyle, takvimlerimiz “Ben iç dünyama dönüyorum, orada hayal kırıklığına yer yok”u gösteriyor kısacası.

Sarı sıcak bir masa lambasının altında geçirilen vakitlerin uzaması ve içilen kahve sayısının artmasıyla doğru orantılı içsel zenginliğimiz. Bilgiyle akla, duyguyla kalbe yatırımın ve kendi kendini okumanın en doğru zamanı. Çünkü, soğuktan kapanan kapıyla içeriye hapsolan insanın, bu esaretle içsel özgürlüğüne kavuşmasının ironisi gülümsüyor kitaplardan. İnsan herkes ve her şey oluyor satırlarda, satırların iyi geldiğini hücrelerine kadar hissediyor ve kendini önemsemeye başlıyor. İnsan, ancak kendini kavrayınca kendini önemsemeye başlıyor çünkü ve böylece atmosfer soğurken, insanın içindeki iklim ısınıyor. 

Topluyor kendini, dağılmış bir roman kahramanını okurken. Anlamadığı her şeyi, anlamasa dahi, anlamaya başlayacağı yeri keşfediyor. Fark etmeye başlıyor bakıp göremediklerini. Görüp görmezden geldikleriyle de itişiyor bir süre. Bilmek istediklerine veriyor kıymetli vaktini, bilmek istemediklerini ise en azından kapının arkasında, ayazda bırakması gerektiğini biliyor. İyi geliyor kendi halinde olmak insana. Ve gittikçe soğuyan bu hava, insana kendiyle tekrar tanışmayı vadediyor.

Zaten kim bilir belki, “Kasımda aşk başkadır” dedikleri de budur: 

İnsanın, 
sevmeye 
kendinden başlaması.  

Kendini seven herkese
MERHABA.


ARALIK

Kar yağarken, başımı göğe doğru kaldırır gözlerimi kırpıştırarak üzerime hızla gelen minik kar tanelerine bakarım. Hayatın tılsımlı bir tarafının olduğuna inandığım anlardan biridir çünkü bu. Zifiri karanlıkta, yıldızlar da dahil olur bu inancıma. Yerlere bir halı gibi serilen sonbahar yaprakları ile umut bekçisi gibi dallara dizilen ilkbahar çiçekleri de… Dolunaylı bir gece, aynalanmış bir deniz, denizi tatlı tatlı dövercesine yağan yağmur, yıllanmış bir zeytin ağacı ve toprağını bekleyen bir çam fidanı da. 

Bu efsunlu doğanın neresine dikkatlice baksam, tılsımından bir tutama bulanır gözlerim. On dört bin yıldır gözümün önünde duranı görmeye başlar, görmekten öteye geçip anlar, kalbime yaklaştırır, eşsizliğini kabul ederim ve aynı göğün, aynı yerin, aynı ağacın bu bin bir halinin, bu değişkenliğinin büyüsüne tutulur benliğim. 

Sonra usulca şöyle derim: Her şey mümkün.

Gitmez dediğin gider, kalmaz dediğin kalır. Olmaz dediğin her şey aniden olur. Sevmem dediğini severken bulursun kendini, sevmekten vazgeçemem dediğini yererken… Ve överken düşman bellediğin birinin bir düşüncesini. Yaşayamam dediğin yerde yaşarsın, ölürüm dediğin acıdan çıkarsın, kapanmaz dediğin yarayı unutursun. Sınırlar çizersin, sonra aşarsın bir bir çizdiğin sınırları. Yeri gelir aşmam dediğin çizgiden taşarsın bile. Aklında hiç olmayan belirir yanında, yanında hiç olmayan çıkar gider aklından ve aklından hiç çıkmayanı bırakırsın bir gün, bir yük gibi kenara. Yük gibi geleni mumla ararsın, mumla aradığınsa yük olur omuzlarına. 

Her şeyin bir doğma, her şeyin bir olgunlaşma ve her şeyin bir bozulma süreci vardır. Kısacası her şeyin var olma ve yok olma vadesi... Doğa sana bunu anlatır. 

Mümkünlerin kıyısında olduğunu anladığın büyülü bir bilgidir bu kabulleniş. Derin bir nefesle keskin bir ferahlama gibidir, yaksa da ciğerini iyi hissettirir. Bu bilgiyi alıp idrak edince bir büyünün içinde hissedersin. Şaşırmaların ötesine, mutsuzlukların berisine bir yol kurar, kendine de yeni bir rota çizersin. Biri sihirli bir değnekle kalbine dokunup ruhuna pırıltılar saçmışçasına yumuşar benliğin. Öfke, nefret, hınç, kin… Kötü olan ne varsa hepsini, hepsini bir kenara itersin. İyileştirici bir düşüncedir bu, rahatlatıcı ve içindeki iyiyi gıdıklayıcı bir yan etki yaratır. Mucizenin varlığı tartışılır elbette, ama varsa şayet, muhakkak ki bu rahatlama da tıpkı doğa gibi bir mucize etkisi taşır. 

Doğaya ve doğayı kendine ayna yapanlara 
MERHABA. 



OCAK

Tek bir “merhaba”nın bile vefasını bilene, dostluğun kıymetini görene ve tam da bu sebeple hayatımızdan gidenlere, son kez… ve sonsuza dek kalacak olanlara uzun uzun

MERHABA.






Takvimler 1938 yılından gün alırken; ıssız, yolu, izi olmayan bir köyde büyük bir sıkıntı yaşanıyordu. Köyün bataklıkta olan bölgesine sivrisinekler musallat olmuş, günlük hayata yarattıkları sıkıntı şöyle dursun, durmadan sıtma yayıyor, insanların teker teker canlarını alıyorlardı. Dertler hep dermanı bulacak insana gelir ya, köyün muhtarı da aydın, ülkesini ve insanını seven, açık görüşlü bir insandı. Köye durmadan köprüler, yollar, okullar yapıyor fakat sivrisinekler karşısında aciz kalıyordu. Bir gün, doğan sekiz kız çocuğunun, dördünü kaybetmişken bir erkek çocuğu dünyaya geldi, onun umudu ve sevinciyle tüm köy halkına söz verdi, sivrisineklerden kurtulmak için köklü bir çare bulacaktı. Bunun ardından bir bilene danışıldı ve çözümün, bataklığın suyunu çekmekten geçtiğini ve bunun için de tek  çarenin, bölgeye bu suyu çekecek güçte olan okaliptüs ağaçlarının dikilmesi gerektiği öğrenildi. Köklü bir çare bulunmuştu hakikaten fakat o dönem, ülkede tohumlarını bulmak şöyle dursun, bu ağaç türü bile bilinmiyordu. Yine bir bilenin yardımıyla, Avusturalya’dan ülkeye yüzlerce tohum getirtildi. Köyün bataklık çevresine, uzun bir yol boyunca karşılıklı olarak ve tüm köy halkının işbirliği ile bu tohumlar dikildi. Böylece bitmek bilmez dert kısa bir süre içinde, ağaçtan bir derman bulmuş oldu. İşte o ağaçlar şimdi, Gökova’nın girişinde bulunan Âşıklar Yolu’nun iki yanından göğe uzanan okaliptüsler, o uğruna çözüm aranan erkek çocuğu Prof. Dr. Şadan Gökovalı ve bu fikri verip tohumları ülkeye getiren ve asıl dermanı bulmaya vesile olan adam, yani o önünden geçerken kayıtsız kalamadığımız Âşıklar Yolu’nun mimarı da Halikarnas Balıkçısı.

Bodrum aşığı, tarih düşkünü, hayvan dostu, doğa sevdalısı, bitki uzmanı, gezi rehberi, hikâye anlatıcısı, edebiyat adamı, Anadolu bilgini, yaşam sanatçısı gibi onlarca sıfat sıralanabilir uzun uzun, onu ifade edebilmek için… Ya da gür sesli bir “merhaba” yeter belki de, onun sevgi dolu başıbozukluğunu anlatmaya. 

Merhaba Halikarnas Balıkçısı, Merhaba!

Hayat, bir yerde değil insanda olur. Yaşamak, gönlü de dünyayı da aşar taşarcasına hayatla doldurmak demektir.

17 Nisan 1890’da Girit’ten dünyaya gür bir ağlama sesi savruldu. Cevat Şakir denildi bu ağlayan bebeğin adına ama kulağına bu ismi fısıldamadan önce, bir rüyanın etkisiyle başına da -sonraları pek kullanmayacağı- Musa ismi eklendi. Kabaağaçlı soyadını ise çok sonraları soyadı kanunuyla alacak fakat hayatının yarısından sonra, bunların hepsini bir kenara atacak ve yalnızca Halikarnas Balıkçısı olacaktı. Babası heybetli Mehmet Şakir Paşa, annesi ise naif Sare İsmet Hanım’dı. Tüm aile sanat ruhuyla işlenmiş, köklü ve itibarlı bir soyun incileri gibiydi. Kimisinin elinde fırça resim yapar, kimisinin elinde kalem tarih yazardı. Cevat Şakir ise bu ikisini harmanlayacak, kelimelerle resim yapacak ve tarihe adını bırakacaktı.Aile, Cevat Şakir iki buçuk yaşına girdiğinde, Şakir Paşa’nın işinden dolayı önce Atina Foleron’a, oradan da Büyükada’ya taşındı. Hep denize bakarak geçti Cevat Şakir’in çocukluğu, belki de deniz kıymet bileni, yanından ayırmıyordu. Okul çağına gelene kadar evin duvarlarında sanatçı ruhunu geliştirmek için resimler karaladı ve nihayet okuma çağı geldiğindeyse mahallenin okuluna başladı. İleri derecede İngilizce bildiğinden on yaşındayken, hazırlığı atlayarak Robert Koleji’ne başladı ve okulu çok iyi bir dereceyle de bitirdi. 

Bu okul dönemi, Cevat Şakir’in “Halikarnas Balıkçısı”na evrilmesindeki temellerin atıldığı yıllardı. Okul kütüphanesinden çıkmadığı için kütüphaneye girişinin yasaklandığı, arkadaşlarına gizli gizli kitaplar aldırarak yorganın altında fenerle kitap okuduğu, gizli gizli çeviriler yaptığı, karikatürler çizdiği ve hatta hikâyeler yazdığı… İlk öyküsü de bu yıllarda İkdam’da yayımlandı. Ardından, biraz da ailenin istekleri doğrultusunda, İngiltere’ye gitmeye karar verdi. Bu yolculuk onu, o tarihlerde, Oxford Üniversitesi’nde Yeni Çağlar Tarihi okuyan sayılı Türk gencinden biri yaptı. Fakat kendisi bölümünden asla memnun kalmadı. Öğrenmeye çaba gösterdiği her dersle ilgili, unutmak için de ayrı bir çaba gösterdiğini çok sonraları biraz da ironiyle itiraf edecekti. Ama o yıllar aynı zamanda da, Oxford’un ve Avrupa’nın kütüphanelerinden beslendiği ve bilgi birikimini her gün genişlettiği yıllar oldu. 

İngiltere’deyken Agnesi Kaferia adında bir İtalyan kızıyla tanışıp evlendi ve Mutarra Agustina adlı ilk kız çocuğunu kucağına aldı. Bu sırada İtalya’da yaşamaya başlayan Cevat Şakir, İtalyanca ve Latinceyi öğrendi, Roma Güzel Sanatlar Akademisi’ne kaydoldu, resim ve minyatür eğitimi aldı.

Cevat Şakir, 21 yaşındayken memlekete geri döndü. Yurtdışında evlendiği Agnesi ile Büyükada’daki Şakir Paşa Konağı’ndaydı artık. Basın işine girdi. Ama o dönemlerde, babasıyla yaşadığı bir münakaşa sonucunda kazayla onun ölümüne sebep oldu ve 14 yıl verilen hapis cezasının yedinci yılında, yakalandığı verem hastalığından dolayı özgür bırakıldı. Fakat, hapisten çıktığında hem ailesi hem de toplum tarafından biraz ötelenmiş bir insan olmanın ağırlığı da, bu cezanın bitmediğini gösteriyordu. Tam bu sıkıntılı dönemde, yolu Mehmet Zekeriya Sertel ile kesişti. Bir de dayısının kızı olan ve ona sırt çevirmeyen Hamdiye Hanım ile de evlenince kendini tekrar toparladığı ve hayata sıkı sıkı tutunduğu bir döneme girdi. İnsan yaşamı inişli çıkışlı olduğundan, bazen de çıkışların az inişlerin ise daha sıklıkla başa geldiğinden, yine sıkıntılı bir sürecin içine girecekti ama o sıralar bundan tamamen habersiz, hayata gözlerini açan oğlu Sina’nın mutluluğunu yaşıyordu. 

Hayatımda pek kazanmadım ki, kazanmasını öğreneyim. Ama kaybetmesini, hem de şahane kaybetmesini öyle öğrendim ki, en zengin kazanışlara taş çıkartan bir ferahlık ve gönül açıklığıyla, gülerek kaybederim.

Yeniden mesleğine döndü, Mehmet Zekeriya Sertel’in çıkardığı Resimli Ay, Resimli Hafta, Sedat Simavi’nin çıkardığı İnci, Kirpigibi dergilerde yazılar yazmaya ve hem eğitimini aldığı hem aileden gelen resim yeteneği ile karikatürler ve kapaklar çizmeye başladı. Hatta dergi kapakçılığını Batı’yla boy ölçüşecek düzeye getirdi. Yazılarının çoğunu da takma isimlerle yazıyordu. Çalıştığı dergilerden biri olan Resimli Ay’da, Hüseyin Kenan takma adı ile 13 Nisan 1925’te yayımlanan asker kaçağı üç köylünün son günlerini anlattığı “Hapishanede idama mahkum olanlar bile bile asılmaya nasıl giderler”başlıklı öyküsü onun için sıkıntılı gibi görünen oysa masmaviye dönecek günlerin kıvılcımı oldu. Yazıyı yayımlayan Mehmet Zekeriya Sertel’le birlikte Cevat Şakir’e “halkı askerlikten soğuttuğu, seferberlik aleyhinde bulunduğu” gerekçesiyle soruşturma açıldı.

24 Nisan 1925’te birlikte gözaltına alınıp tutuklandılar. Trenle Ankara’ya, oradan Cebeci Askeri Cezaevi’ne ve ardından da İstiklal Mahkemesi’ne uzanan günler geçti. İkisi de idam ile yargılandılar. Kendilerini anlatmaya çalıştıkları o yargı sürecine daha sonra, en baştan her şeyi anlattığı Mavi Sürgün kitabında uzun uzun yer verecekti. Kitabın girişinde, kendisini sabırlık bitkisine, Zekeriya’yı da tarla kuşuna benzetecekti. “Büyümekte olan sabırlığa, havada uçarak türküsünü söylemekte olan bir tarla kuşuna, günün birinde durup dururken ‘buyurun karakola’ derler. Karakola gittiğini bilmez, karakol bir muammadır, hem karanlık, som bir muamma. Belki muamma sözünün aslında karanlık anlamı vardır. Çünkü karanlıkta hiçbir şey görünmez.” Yargı kararını verdiğinde, idam olacaklarını bekleyen Cevat Şakir ve Zekeriya, sürgün edileceklerini öğrendiler. 

Cevat Şakir’i Halikarnas Balıkçısı yapacak olan serüven, işte o gün, yargının 3 yıllık Bodrum’a kesilen kalebentlik hükmüyle belirlendi. Zekeriya Sertel ise Sinop’a sürülmüştü. Hayatının en görkemli “inişi” olacağını düşündüğü Bodrum yolculuğu, böylece başlamış oldu. 

Çok tuhaftır, fakat insanın üzülme yeteneğinin bir sınırı vardır. 
Belki de büyük kederler, bir taraftan insanı acıtırken, 
bir taraftan da duygularını uyuşturuyordu.

Cevat Şakir’in, sonunda Bodrum’u değil aslında kendini bulacağı bu yol tam üç buçuk ay sürdü. Mavi Sürgünkitabında, bu yol maceralarını da uzun uzun anlatacaktı sonra. Fakat tüm zorlukların sonunda Bodrum’un o ıssız ve pırıl pırıl mavisini uzaktan gördüğü daha o ilk tepede, yolculuğun kirini pasını attı üzerinden. O an belki de, zorunlu sürgününü gönüllü sürgüne çevireceğini hissettiğinden, yüzüne bir gülümseme oturdu. Çünkü deniz de ona baştan başa masmavi gülümsüyordu.

Bodrum’a geldiklerinde ise kısa süreli bir şaşkınlık yaşadı, sürüldüğü kalenin artık kullanılamaz halde olduğunu öğrendi. Bu yüzden bir ev kiralaması gerektiği söylendiğinde ise şaşkınlığı sevince dönüştü. Kaymakam’ın yardımıyla deniz kenarında bir ev buldu ve oraya yerleşti. Hayat bize bazı vakitler düşündüğümüzden çok daha güzelini sunar. Hatta öyledir ki sunulan güzellikler hayallerimizi bile süsleyemeyecek kadar uzaktır bizim için. O gün, o evin içinde yalnız kaldığı ilk an, Cevat Şakir’in düşüncesi muhtemelen bu oldu. 
Bodrum’da bir evi vardı artık. Bembeyaz, iki katlı, dört odalı, bahçesinde kuyusu, önünde koca bir çınar ağacı olan, denizin kapının hemen ardında kıpırdandığı bir ev... Üstünden asmaların sarktığı, sardunyaların pencerelerden neşe saçtığı bir ev... Cevat Şakir’e, “Çocukluğumdan beri ilk defa hıçkıra hıçkıra çocuk gibi ağlayarak kapıya yüzüstü düştüm. Şiddetle hayret içindeydim.”  Satırlarını yazdıracak kadar kıymetli bir ev…
Sonrası bir buçuk sene boyunca durmaksızın deniz, mavi; durmaksızın toprak, yeşil… Sanki Bodrum, maviye ve yeşile doymak için Cevat Şakir’i, Cevat Şakir, Halikarnas Balıkçısı olmak için Bodrum’u beklemiş ve nihayet kavuşma gerçekleşmiş gibi bir bütünleşme hali. Bu gönüllü ahenk sürerken İstanbul’dan gelen bir haberle, Cevat Şakir sürgünde olduğunu hatırladı. Cezanın kalan bir buçuk yılını İstanbul’da sürdürmeliydi. Devlet sözüm ona iyilik yapmıştı ama asıl sürgünü o zaman başlattığından habersizdi. Cevat Şakir toplanıp mecburen İstanbul’a döndü. Gün sayarak geçirdiği bir buçuk yılın ardından karakola gitti, cezasının bittiğine dair kâğıdını alıp Bodrum’una koşacaktı. Karakolda isminin kaydı bulunamayınca, aslında İstanbul’a gelirken cezasının çoktan bitmiş olduğunu ve boşu boşuna hasretlikle kalbini kararttığını anladı. Elbette geçen zamana yapacak bir şey yoktu fakat geleceği artık tek renk olacaktı, kararlıydı. 
Ne kap, ne kacak; gönül dolusunca yaşıyorum. 
Zamanı hep yatay sanırlar. Ben geçmişte yokum, gelecekte de yokum, şimdi dikine varım, yükselmesine sonsuz, derinlemesine sonsuz…
Soluğu Bodrum’da aldı. 25 yıl boyunca da soluğunu hep Bodrum’da aldı sonra. Maviye doymanın mümkün olmadığını, yaşadıklarıyla anlattığı bir hayat hikâyesi bıraktı orada. Yoksul balıkçılar, adalar, koylar, balıklar, kuşlar, bitkiler, yüreği tertemiz insanlarla ömrünün en güzel günlerini yaşadı. Bodrum’u Ege’nin incisi yaptı, Bodrum da ona sahip çıktı ve kendilerinin balıkçısı ilan etti, Cevat Şakir artık Halikarnas Balıkçısı’ydı. Bodrum’da bulunduğu süre boyunca, halkla yakından ilgilendi, tüm dertlere çare olmaya çabaladı, sadece denize değil, toprağa da elini sürdü, hiç bilinmeyen onlarca ağaç, çiçek türü getirtip dikti, halkı her şeyle ilgili bilinçlendirdi. Bugün hâlâ Bodrum sokaklarını süsleyen palmiyeler, begonviller onun elinin toprağa attığı tohumların çocukları oldu. Halkla ve Bodrum’la artık bir bütündü. Hiçbir çıkar gözetmeksizin gözünün gördüğü her şeyi güzelleştirmeye çalışan Halikarnas Balıkçısı; Bodrum’da hem balıkçı, hem bahçıvan, hem öğretmen, hem yazar, hem rehber hem de baba oldu. Eşi Hamdiye Hanım’dan ayrıldıktan sonra göçmen bir ailenin kızı olan Hatice’yle evlenmiş ve bu evlilikten İsmet, Aliye, Suat adlarında üç çocuğu olmuştu. 
Dünyanın yedi harikasından biri olan Bodrum’daki Kral Mausolos’un anıt mezarıyla ilgili mimarlık ve heykel parçaları 1860 yıllarında arkeolog C.T. Newton ve İngiliz donanmasının yardımıyla Londra’ya kaçırılmış ve British Museum’da sergileniyordu. Balıkçı, bu duruma içerlendiği için İngiltere Kraliçesi’ne; Mausoleum’un yerinin Bodrum’un mavi göğü ve parlayan ışıklarının altı olduğunu, British Museum’un karanlık salonlarına yakışmadığını belirttiği bir mektup yazdı. Cevap gelmeyeceğini düşündüğü bu mektup, kısa sürede yanıtlandı. Balıkçı’yı yerden göğe kadar haklı bulduklarını ve bu sebeple, Mausoleum’un bulunduğu salonun duvarlarını maviye boyadıklarını ve ilave projektörlerle aydınlatmaya başladıklarını yazdılar. 
Bodrum’a, sınırlarını aşar şekilde güzellik katmaktan hiç çekinmedi. Muğla’daki Atatürk anıtının pembe mermerlerini Bodrum Kalesi’nin etrafından çıkarıp Gökova yolundan yolladı, Gökova’daki Okaliptüsleri okyanus aşırı yerlerden getirtti, Londra’dan balık tutma araçlarını ve ilk defa greyfurt fidanını da. İlk kez, onun elinden yetişen meyveyi tattı insanlar ve yine bir sürü portakal çeşidini de öyle. Denizle, toprakla, doğayla bir bütündü. Sanki ayrı bir dilleri vardı aralarında, kimsenin duyamadığı. 
1945 yılında, bir içki sofrasında valiye hakaret ettiği gerekçesiyle bir kez daha mahkemelik oldu. Bu ona oldukça ağır geldi. Bunun üzerine, İkinci Dünya Savaşı’nın etkileriyle günden güne sıkıntıya düşen ekonomik sarsıntı ve çocuklara uygun okulların yokluğu sebebiyle, ana kucağı gibi huzur bulduğu Bodrum’dan ayrılma ve İzmir’e taşınma kararı almak zorunda kaldı. Bir gün, karaya çekilmiş olan, çok sevdiği balıkçı teknesi Yatağan’a sarılıp öptü onu, vedalaştı kendince ve ceplerine doldurduğu tohumları Bodrum’un her yerine saçarak, İzmir’e doğru yola koyuldu. 

İzmir’de artık balık tutamasa ve toprakla eskisi kadar ilgilenemese de, yazmaya devam etti. Hatta yazı hayatının en verimli yılları burada geçti. Bu yıllarda ilham almak için yine sık sık Bodrum’a giderdi. Ektiği ağaçları tek tek kontrol eder ve balıkçı arkadaşlarıyla uzun sohbetlere dalardı. İzmir’deyken de radyodan Bodrum’un hava durumunu dinler, oradakileri arar ve hava durumuna göre ağaçlara nasıl bakacaklarını tarif ederdi. Ektiği her bitki, ağaçlar, çiçekler, elinin değdiği her şey adeta çocukları gibiydi. Her ne kadar, iyi baktıklarına inansa da, kendisi de görmeden içi rahat etmezdi. Ziyaretlerine sık aralıklarla devam etmesinin bir sebebi de buydu. Tabiri yerindeyse bir ayağı Bodrum’a uzanıyor, bir eliyle Bodrum’un üzerine kanat olmaya her daim devam ediyordu. İzmir yıllarında, Gündüz Hikâyeler Dergisi, Tan, Cumhuriyet, Demokrat İzmir, Anadolu gibi dergi ve gazetelere yazılar yazdı. Yazıları için karikatürler, resimler, bunun yanı sıra yağlı boya tablolar, tezhip ve minyatürler de yaptı. Bir yandan da tercümanlık ve rehberlik… Eski ve yeni Yunanca, Latince, Arapça, Farsça, İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Almanca ve İspanyolca dillerini konuşuyordu Balıkçı. İşini de titizlikle ve imrenilecek derecede iyi yapıyordu. Romanları, denemeleri, çocuk kitapları, öyküleri ve çevirileriyle birçok eser bıraktı o günlerden geriye. 

Bu verimli zamanlarda, tüm ruhunu sarıp sarmalayan, koca cüssesini çocuk sevinciyle dolduran büyük bir aşk da vardı içinde. Kalbi, İstanbul’a yaptığı bir ziyarette tanıştığı Azra Erhat için atıyordu artık. Sayfalarca mektuplaştılar seneler boyu. Bodrum’dan uzak kalmanın içinde eksilttiği sıcaklığı, Azra’sı ile doldurmuştu. 1957 yılının mayısında “Merhaba” diye başlayan, aşk dolu bir mektup yazdı İzmir’den İstanbul’a. “İki kulağını da kendi gönlüne veren kişi yürür değil, uçar. Bazı kuşlar vardır. Uyurken kanatlarını başlarının altına alırlar ve uyurlar. Sen de öyle yap. Başını kanadının altına al da, kendi yüreğini dinle, o ne diyorsa onu yap... Senin hayata karşı vazifen kendin olmaktır.” diyerek  kendi yüreğini dinlediğini de apaçık söyledi ona. O yıllardan ölene dek de yüreği hep Azra dedi. 
“Her yaşayan insan hayatın askeridir. Ölüm var her zaman. Ölüm hayata sığıyor ama hayat ölümü aşıyor. (…) Ama ben çocuklarımla aşarım ölümü. Çocuklarım olmazsa akrabalarım, sevdiklerim, onlar da olmazsa insan var.”
İzmir’deki son günlerinde çok sıkıntı çekti. Denizin kıyısından kopup bir apartman dairesinde yıllarca yaşamak, zorlukları aşmasına başlı başına engeldi. Merhaba Apartmanı, çatı katında bir deniz sevdalısını yaşattı yıllar boyu fakat Balıkçı’ya bu sıkışmışlık hali çok da iyi gelmedi. 
13 Ekim 1973’te mavi soluklaştı, deniz duruldu ve Balıkçı, Merhaba! dediği dünyaya, Merhaba Apartmanı’nda veda etti. Şadan Gökovalı’ya verdiği vasiyet üzerine Bodrum’a götürüldü cenazesi, tüm Bodrum halkı, Torbalı mevkiinde bekledi Halikarnas Balıkçısı’nı. Sonra hepsi yine onun peşine takılıp, oturduğu evin mahallesine, Kumbahçe’ye doğru yol aldı. Ellerinde çiçeklerle “Halikarnaslım” adlı tekneye bindirdiler onu. En sevdiği mavilikte son gezisini yaptı Balıkçı. Bütün körfezde dolaşıp kalenin arkasındaki limana yanaştı tekne. Balıkçılar, maviye sarılı tabutu omuzlarına alıp taşıdılar Türbetepe’ye kadar. Başına da kocaman bir kaya koydular, belli olsun diye. Böyle istemişti Balıkçı. Sadece yeri belli olsun istedi. Yaşamı sadelik ve mütevazılıkla geçmiş bir adama ancak bu yakışırdı.

“Ah… Ne acı… Doğa en can alıcı noktada elimi kilitledi. Son söylemek istediklerimi yazamadım. Sanırım ki yolcuyum. Dünyaya bir merhaba deyip gideceğim. Burnuma çiçek kokuları geliyor. Açın, açın pencereleri, son defa görmek istiyorum özgürlüğü. 
Merhaba çocuklar, merhaba dünya. 
Merhaba…”

Tüm ömrünü bir merhaba sıcaklığında, kanatlarını başının altına alıp yüreğini dinleyen ve kendi yüreğinin enerjisini herkese sirayet ettiren bir adam geçti bu topraklardan. Halikarnas Balıkçısı, Cevat Şakir Kabaağaçlı; altıncı kıta dediği Arşipel’in yıldızı ve Anadolu’nun en güzel mirası oldu bize. Tüm hayatı boyunca insanlara yararlı olmak için çabaladı, bildiğini paylaşmaktan bir an olsun geri durmadı. Tüm medeniyetlerin Anadolu topraklarına ait olduğunu anlatmaktan hiç vazgeçmedi. Seneler sonra bilimin ve arkeolojinin kanıtladığı bu bilgiyi, o durmaksızın yineledi. Azra Erhat, “Ege denen cenneti, Balıkçı isimli bir altın anahtar ile açtık” demişti onun için, oysa eksikti: O, bize tüm medeniyetlerin kapısını aralayan, iyi kalpli bir masal deviydi. Merakını, araştırmacı ruhunu, nezaketini, sabrını, saygısını, tarihe olan düşkünlüğünü, mitoloji sevdasını, yoksulluğunu, paraya duyduğu nefreti, doğaya duyduğu sevgiyi, çağında çığır açan önderliğini, “Mavi Yolculuğu”nu, rehberliğini, müziğe olan ilgisini, en sevdiği sözcük olan “merhaba”sını, coşkusunu, samimiyetini, neşesini, bilgisini, özgürlüğe verdiği değeri, sevginin en saf halini, denizi ve en önemlisi maviyi bıraktı satırlarına ve öyle gitti.

“Sonsuza dek gitmek, varacağımız yere varmadan gitmek, hatta hiçbir yere varmadan gitmek istiyorum. Hep gitmek, hiç durmadan gitmek.”

Yaşar Kemal, Balıkçı için; bizden Nobel’e aday olacak tek isim diye bahsetti, Nazım Hikmet iki kez mektup yazdı ona aynı cümleyle: “Dünyanın yetiştirdiği en büyük şairlerden birisin...” Edip Cansever, Bedri Rahmi Eyüboğlu onun için şiirler yazdı ve Attilâ İlhan ondan aldığı ilhamla hikâyeler yazdığını anlattı uzun uzun. İlhan Berk ise onu bir yaşama ustası olarak gördü. 

Onun tüm yazdıklarını ve ona dair tüm yazılanları okuyan, tüm mektuplarını ezber eden, onu yakından tanımak için her fırsatta gönülden çabalayan ben de, onun için bir yazı yazdım işte böyle: Onu; Anadolu gibi dimdik ayakta, elinde lahit gibi parıldayan bir ışıkla hayal ettiğimi, onun için ne yazsam, ne kadar yazsam eksik olacağını ama onu yazmaktan da anlatmaktan da asla geri durmayacağımı söylemek için... 

Ya da aslında sadece, geçmişten geleceğe aydınlık bir köprü kuran, kocaman ve gür sesli bir “MERHABA”demek için Balıkçı’ya...  MERHABA! 

MASMAVİ BİR GÜLÜŞ HALİKARNAS BALIKÇISI

Takvimler 1938 yılından gün alırken; ıssız, yolu, izi olmayan bir köyde büyük bir sıkıntı yaşanıyordu. Köyün bataklıkta olan bölgesine sivrisinekler musallat olmuş, günlük hayata yarattıkları sıkıntı şöyle dursun, durmadan sıtma yayıyor, insanların teker teker canlarını alıyorlardı. Dertler hep dermanı bulacak insana gelir ya, köyün muhtarı da aydın, ülkesini ve insanını seven, açık görüşlü bir insandı. Köye durmadan köprüler, yollar, okullar yapıyor fakat sivrisinekler karşısında aciz kalıyordu. Bir gün, doğan sekiz kız çocuğunun, dördünü kaybetmişken bir erkek çocuğu dünyaya geldi, onun umudu ve sevinciyle tüm köy halkına söz verdi, sivrisineklerden kurtulmak için köklü bir çare bulacaktı. Bunun ardından bir bilene danışıldı ve çözümün, bataklığın suyunu çekmekten geçtiğini ve bunun için de tek  çarenin, bölgeye bu suyu çekecek güçte olan okaliptüs ağaçlarının dikilmesi gerektiği öğrenildi. Köklü bir çare bulunmuştu hakikaten fakat o dönem, ülkede tohumlarını bulmak şöyle dursun, bu ağaç türü bile bilinmiyordu. Yine bir bilenin yardımıyla, Avusturalya’dan ülkeye yüzlerce tohum getirtildi. Köyün bataklık çevresine, uzun bir yol boyunca karşılıklı olarak ve tüm köy halkının işbirliği ile bu tohumlar dikildi. Böylece bitmek bilmez dert kısa bir süre içinde, ağaçtan bir derman bulmuş oldu. İşte o ağaçlar şimdi, Gökova’nın girişinde bulunan Âşıklar Yolu’nun iki yanından göğe uzanan okaliptüsler, o uğruna çözüm aranan erkek çocuğu Prof. Dr. Şadan Gökovalı ve bu fikri verip tohumları ülkeye getiren ve asıl dermanı bulmaya vesile olan adam, yani o önünden geçerken kayıtsız kalamadığımız Âşıklar Yolu’nun mimarı da Halikarnas Balıkçısı.

Bodrum aşığı, tarih düşkünü, hayvan dostu, doğa sevdalısı, bitki uzmanı, gezi rehberi, hikâye anlatıcısı, edebiyat adamı, Anadolu bilgini, yaşam sanatçısı gibi onlarca sıfat sıralanabilir uzun uzun, onu ifade edebilmek için… Ya da gür sesli bir “merhaba” yeter belki de, onun sevgi dolu başıbozukluğunu anlatmaya. 

Merhaba Halikarnas Balıkçısı, Merhaba!

Hayat, bir yerde değil insanda olur. Yaşamak, gönlü de dünyayı da aşar taşarcasına hayatla doldurmak demektir.

17 Nisan 1890’da Girit’ten dünyaya gür bir ağlama sesi savruldu. Cevat Şakir denildi bu ağlayan bebeğin adına ama kulağına bu ismi fısıldamadan önce, bir rüyanın etkisiyle başına da -sonraları pek kullanmayacağı- Musa ismi eklendi. Kabaağaçlı soyadını ise çok sonraları soyadı kanunuyla alacak fakat hayatının yarısından sonra, bunların hepsini bir kenara atacak ve yalnızca Halikarnas Balıkçısı olacaktı. Babası heybetli Mehmet Şakir Paşa, annesi ise naif Sare İsmet Hanım’dı. Tüm aile sanat ruhuyla işlenmiş, köklü ve itibarlı bir soyun incileri gibiydi. Kimisinin elinde fırça resim yapar, kimisinin elinde kalem tarih yazardı. Cevat Şakir ise bu ikisini harmanlayacak, kelimelerle resim yapacak ve tarihe adını bırakacaktı.Aile, Cevat Şakir iki buçuk yaşına girdiğinde, Şakir Paşa’nın işinden dolayı önce Atina Foleron’a, oradan da Büyükada’ya taşındı. Hep denize bakarak geçti Cevat Şakir’in çocukluğu, belki de deniz kıymet bileni, yanından ayırmıyordu. Okul çağına gelene kadar evin duvarlarında sanatçı ruhunu geliştirmek için resimler karaladı ve nihayet okuma çağı geldiğindeyse mahallenin okuluna başladı. İleri derecede İngilizce bildiğinden on yaşındayken, hazırlığı atlayarak Robert Koleji’ne başladı ve okulu çok iyi bir dereceyle de bitirdi. 

Bu okul dönemi, Cevat Şakir’in “Halikarnas Balıkçısı”na evrilmesindeki temellerin atıldığı yıllardı. Okul kütüphanesinden çıkmadığı için kütüphaneye girişinin yasaklandığı, arkadaşlarına gizli gizli kitaplar aldırarak yorganın altında fenerle kitap okuduğu, gizli gizli çeviriler yaptığı, karikatürler çizdiği ve hatta hikâyeler yazdığı… İlk öyküsü de bu yıllarda İkdam’da yayımlandı. Ardından, biraz da ailenin istekleri doğrultusunda, İngiltere’ye gitmeye karar verdi. Bu yolculuk onu, o tarihlerde, Oxford Üniversitesi’nde Yeni Çağlar Tarihi okuyan sayılı Türk gencinden biri yaptı. Fakat kendisi bölümünden asla memnun kalmadı. Öğrenmeye çaba gösterdiği her dersle ilgili, unutmak için de ayrı bir çaba gösterdiğini çok sonraları biraz da ironiyle itiraf edecekti. Ama o yıllar aynı zamanda da, Oxford’un ve Avrupa’nın kütüphanelerinden beslendiği ve bilgi birikimini her gün genişlettiği yıllar oldu. 

İngiltere’deyken Agnesi Kaferia adında bir İtalyan kızıyla tanışıp evlendi ve Mutarra Agustina adlı ilk kız çocuğunu kucağına aldı. Bu sırada İtalya’da yaşamaya başlayan Cevat Şakir, İtalyanca ve Latinceyi öğrendi, Roma Güzel Sanatlar Akademisi’ne kaydoldu, resim ve minyatür eğitimi aldı.

Cevat Şakir, 21 yaşındayken memlekete geri döndü. Yurtdışında evlendiği Agnesi ile Büyükada’daki Şakir Paşa Konağı’ndaydı artık. Basın işine girdi. Ama o dönemlerde, babasıyla yaşadığı bir münakaşa sonucunda kazayla onun ölümüne sebep oldu ve 14 yıl verilen hapis cezasının yedinci yılında, yakalandığı verem hastalığından dolayı özgür bırakıldı. Fakat, hapisten çıktığında hem ailesi hem de toplum tarafından biraz ötelenmiş bir insan olmanın ağırlığı da, bu cezanın bitmediğini gösteriyordu. Tam bu sıkıntılı dönemde, yolu Mehmet Zekeriya Sertel ile kesişti. Bir de dayısının kızı olan ve ona sırt çevirmeyen Hamdiye Hanım ile de evlenince kendini tekrar toparladığı ve hayata sıkı sıkı tutunduğu bir döneme girdi. İnsan yaşamı inişli çıkışlı olduğundan, bazen de çıkışların az inişlerin ise daha sıklıkla başa geldiğinden, yine sıkıntılı bir sürecin içine girecekti ama o sıralar bundan tamamen habersiz, hayata gözlerini açan oğlu Sina’nın mutluluğunu yaşıyordu. 

Hayatımda pek kazanmadım ki, kazanmasını öğreneyim. Ama kaybetmesini, hem de şahane kaybetmesini öyle öğrendim ki, en zengin kazanışlara taş çıkartan bir ferahlık ve gönül açıklığıyla, gülerek kaybederim.

Yeniden mesleğine döndü, Mehmet Zekeriya Sertel’in çıkardığı Resimli Ay, Resimli Hafta, Sedat Simavi’nin çıkardığı İnci, Kirpigibi dergilerde yazılar yazmaya ve hem eğitimini aldığı hem aileden gelen resim yeteneği ile karikatürler ve kapaklar çizmeye başladı. Hatta dergi kapakçılığını Batı’yla boy ölçüşecek düzeye getirdi. Yazılarının çoğunu da takma isimlerle yazıyordu. Çalıştığı dergilerden biri olan Resimli Ay’da, Hüseyin Kenan takma adı ile 13 Nisan 1925’te yayımlanan asker kaçağı üç köylünün son günlerini anlattığı “Hapishanede idama mahkum olanlar bile bile asılmaya nasıl giderler”başlıklı öyküsü onun için sıkıntılı gibi görünen oysa masmaviye dönecek günlerin kıvılcımı oldu. Yazıyı yayımlayan Mehmet Zekeriya Sertel’le birlikte Cevat Şakir’e “halkı askerlikten soğuttuğu, seferberlik aleyhinde bulunduğu” gerekçesiyle soruşturma açıldı.

24 Nisan 1925’te birlikte gözaltına alınıp tutuklandılar. Trenle Ankara’ya, oradan Cebeci Askeri Cezaevi’ne ve ardından da İstiklal Mahkemesi’ne uzanan günler geçti. İkisi de idam ile yargılandılar. Kendilerini anlatmaya çalıştıkları o yargı sürecine daha sonra, en baştan her şeyi anlattığı Mavi Sürgün kitabında uzun uzun yer verecekti. Kitabın girişinde, kendisini sabırlık bitkisine, Zekeriya’yı da tarla kuşuna benzetecekti. “Büyümekte olan sabırlığa, havada uçarak türküsünü söylemekte olan bir tarla kuşuna, günün birinde durup dururken ‘buyurun karakola’ derler. Karakola gittiğini bilmez, karakol bir muammadır, hem karanlık, som bir muamma. Belki muamma sözünün aslında karanlık anlamı vardır. Çünkü karanlıkta hiçbir şey görünmez.” Yargı kararını verdiğinde, idam olacaklarını bekleyen Cevat Şakir ve Zekeriya, sürgün edileceklerini öğrendiler. 

Cevat Şakir’i Halikarnas Balıkçısı yapacak olan serüven, işte o gün, yargının 3 yıllık Bodrum’a kesilen kalebentlik hükmüyle belirlendi. Zekeriya Sertel ise Sinop’a sürülmüştü. Hayatının en görkemli “inişi” olacağını düşündüğü Bodrum yolculuğu, böylece başlamış oldu. 

Çok tuhaftır, fakat insanın üzülme yeteneğinin bir sınırı vardır. 
Belki de büyük kederler, bir taraftan insanı acıtırken, 
bir taraftan da duygularını uyuşturuyordu.

Cevat Şakir’in, sonunda Bodrum’u değil aslında kendini bulacağı bu yol tam üç buçuk ay sürdü. Mavi Sürgünkitabında, bu yol maceralarını da uzun uzun anlatacaktı sonra. Fakat tüm zorlukların sonunda Bodrum’un o ıssız ve pırıl pırıl mavisini uzaktan gördüğü daha o ilk tepede, yolculuğun kirini pasını attı üzerinden. O an belki de, zorunlu sürgününü gönüllü sürgüne çevireceğini hissettiğinden, yüzüne bir gülümseme oturdu. Çünkü deniz de ona baştan başa masmavi gülümsüyordu.

Bodrum’a geldiklerinde ise kısa süreli bir şaşkınlık yaşadı, sürüldüğü kalenin artık kullanılamaz halde olduğunu öğrendi. Bu yüzden bir ev kiralaması gerektiği söylendiğinde ise şaşkınlığı sevince dönüştü. Kaymakam’ın yardımıyla deniz kenarında bir ev buldu ve oraya yerleşti. Hayat bize bazı vakitler düşündüğümüzden çok daha güzelini sunar. Hatta öyledir ki sunulan güzellikler hayallerimizi bile süsleyemeyecek kadar uzaktır bizim için. O gün, o evin içinde yalnız kaldığı ilk an, Cevat Şakir’in düşüncesi muhtemelen bu oldu. 
Bodrum’da bir evi vardı artık. Bembeyaz, iki katlı, dört odalı, bahçesinde kuyusu, önünde koca bir çınar ağacı olan, denizin kapının hemen ardında kıpırdandığı bir ev... Üstünden asmaların sarktığı, sardunyaların pencerelerden neşe saçtığı bir ev... Cevat Şakir’e, “Çocukluğumdan beri ilk defa hıçkıra hıçkıra çocuk gibi ağlayarak kapıya yüzüstü düştüm. Şiddetle hayret içindeydim.”  Satırlarını yazdıracak kadar kıymetli bir ev…
Sonrası bir buçuk sene boyunca durmaksızın deniz, mavi; durmaksızın toprak, yeşil… Sanki Bodrum, maviye ve yeşile doymak için Cevat Şakir’i, Cevat Şakir, Halikarnas Balıkçısı olmak için Bodrum’u beklemiş ve nihayet kavuşma gerçekleşmiş gibi bir bütünleşme hali. Bu gönüllü ahenk sürerken İstanbul’dan gelen bir haberle, Cevat Şakir sürgünde olduğunu hatırladı. Cezanın kalan bir buçuk yılını İstanbul’da sürdürmeliydi. Devlet sözüm ona iyilik yapmıştı ama asıl sürgünü o zaman başlattığından habersizdi. Cevat Şakir toplanıp mecburen İstanbul’a döndü. Gün sayarak geçirdiği bir buçuk yılın ardından karakola gitti, cezasının bittiğine dair kâğıdını alıp Bodrum’una koşacaktı. Karakolda isminin kaydı bulunamayınca, aslında İstanbul’a gelirken cezasının çoktan bitmiş olduğunu ve boşu boşuna hasretlikle kalbini kararttığını anladı. Elbette geçen zamana yapacak bir şey yoktu fakat geleceği artık tek renk olacaktı, kararlıydı. 
Ne kap, ne kacak; gönül dolusunca yaşıyorum. 
Zamanı hep yatay sanırlar. Ben geçmişte yokum, gelecekte de yokum, şimdi dikine varım, yükselmesine sonsuz, derinlemesine sonsuz…
Soluğu Bodrum’da aldı. 25 yıl boyunca da soluğunu hep Bodrum’da aldı sonra. Maviye doymanın mümkün olmadığını, yaşadıklarıyla anlattığı bir hayat hikâyesi bıraktı orada. Yoksul balıkçılar, adalar, koylar, balıklar, kuşlar, bitkiler, yüreği tertemiz insanlarla ömrünün en güzel günlerini yaşadı. Bodrum’u Ege’nin incisi yaptı, Bodrum da ona sahip çıktı ve kendilerinin balıkçısı ilan etti, Cevat Şakir artık Halikarnas Balıkçısı’ydı. Bodrum’da bulunduğu süre boyunca, halkla yakından ilgilendi, tüm dertlere çare olmaya çabaladı, sadece denize değil, toprağa da elini sürdü, hiç bilinmeyen onlarca ağaç, çiçek türü getirtip dikti, halkı her şeyle ilgili bilinçlendirdi. Bugün hâlâ Bodrum sokaklarını süsleyen palmiyeler, begonviller onun elinin toprağa attığı tohumların çocukları oldu. Halkla ve Bodrum’la artık bir bütündü. Hiçbir çıkar gözetmeksizin gözünün gördüğü her şeyi güzelleştirmeye çalışan Halikarnas Balıkçısı; Bodrum’da hem balıkçı, hem bahçıvan, hem öğretmen, hem yazar, hem rehber hem de baba oldu. Eşi Hamdiye Hanım’dan ayrıldıktan sonra göçmen bir ailenin kızı olan Hatice’yle evlenmiş ve bu evlilikten İsmet, Aliye, Suat adlarında üç çocuğu olmuştu. 
Dünyanın yedi harikasından biri olan Bodrum’daki Kral Mausolos’un anıt mezarıyla ilgili mimarlık ve heykel parçaları 1860 yıllarında arkeolog C.T. Newton ve İngiliz donanmasının yardımıyla Londra’ya kaçırılmış ve British Museum’da sergileniyordu. Balıkçı, bu duruma içerlendiği için İngiltere Kraliçesi’ne; Mausoleum’un yerinin Bodrum’un mavi göğü ve parlayan ışıklarının altı olduğunu, British Museum’un karanlık salonlarına yakışmadığını belirttiği bir mektup yazdı. Cevap gelmeyeceğini düşündüğü bu mektup, kısa sürede yanıtlandı. Balıkçı’yı yerden göğe kadar haklı bulduklarını ve bu sebeple, Mausoleum’un bulunduğu salonun duvarlarını maviye boyadıklarını ve ilave projektörlerle aydınlatmaya başladıklarını yazdılar. 
Bodrum’a, sınırlarını aşar şekilde güzellik katmaktan hiç çekinmedi. Muğla’daki Atatürk anıtının pembe mermerlerini Bodrum Kalesi’nin etrafından çıkarıp Gökova yolundan yolladı, Gökova’daki Okaliptüsleri okyanus aşırı yerlerden getirtti, Londra’dan balık tutma araçlarını ve ilk defa greyfurt fidanını da. İlk kez, onun elinden yetişen meyveyi tattı insanlar ve yine bir sürü portakal çeşidini de öyle. Denizle, toprakla, doğayla bir bütündü. Sanki ayrı bir dilleri vardı aralarında, kimsenin duyamadığı. 
1945 yılında, bir içki sofrasında valiye hakaret ettiği gerekçesiyle bir kez daha mahkemelik oldu. Bu ona oldukça ağır geldi. Bunun üzerine, İkinci Dünya Savaşı’nın etkileriyle günden güne sıkıntıya düşen ekonomik sarsıntı ve çocuklara uygun okulların yokluğu sebebiyle, ana kucağı gibi huzur bulduğu Bodrum’dan ayrılma ve İzmir’e taşınma kararı almak zorunda kaldı. Bir gün, karaya çekilmiş olan, çok sevdiği balıkçı teknesi Yatağan’a sarılıp öptü onu, vedalaştı kendince ve ceplerine doldurduğu tohumları Bodrum’un her yerine saçarak, İzmir’e doğru yola koyuldu. 

İzmir’de artık balık tutamasa ve toprakla eskisi kadar ilgilenemese de, yazmaya devam etti. Hatta yazı hayatının en verimli yılları burada geçti. Bu yıllarda ilham almak için yine sık sık Bodrum’a giderdi. Ektiği ağaçları tek tek kontrol eder ve balıkçı arkadaşlarıyla uzun sohbetlere dalardı. İzmir’deyken de radyodan Bodrum’un hava durumunu dinler, oradakileri arar ve hava durumuna göre ağaçlara nasıl bakacaklarını tarif ederdi. Ektiği her bitki, ağaçlar, çiçekler, elinin değdiği her şey adeta çocukları gibiydi. Her ne kadar, iyi baktıklarına inansa da, kendisi de görmeden içi rahat etmezdi. Ziyaretlerine sık aralıklarla devam etmesinin bir sebebi de buydu. Tabiri yerindeyse bir ayağı Bodrum’a uzanıyor, bir eliyle Bodrum’un üzerine kanat olmaya her daim devam ediyordu. İzmir yıllarında, Gündüz Hikâyeler Dergisi, Tan, Cumhuriyet, Demokrat İzmir, Anadolu gibi dergi ve gazetelere yazılar yazdı. Yazıları için karikatürler, resimler, bunun yanı sıra yağlı boya tablolar, tezhip ve minyatürler de yaptı. Bir yandan da tercümanlık ve rehberlik… Eski ve yeni Yunanca, Latince, Arapça, Farsça, İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Almanca ve İspanyolca dillerini konuşuyordu Balıkçı. İşini de titizlikle ve imrenilecek derecede iyi yapıyordu. Romanları, denemeleri, çocuk kitapları, öyküleri ve çevirileriyle birçok eser bıraktı o günlerden geriye. 

Bu verimli zamanlarda, tüm ruhunu sarıp sarmalayan, koca cüssesini çocuk sevinciyle dolduran büyük bir aşk da vardı içinde. Kalbi, İstanbul’a yaptığı bir ziyarette tanıştığı Azra Erhat için atıyordu artık. Sayfalarca mektuplaştılar seneler boyu. Bodrum’dan uzak kalmanın içinde eksilttiği sıcaklığı, Azra’sı ile doldurmuştu. 1957 yılının mayısında “Merhaba” diye başlayan, aşk dolu bir mektup yazdı İzmir’den İstanbul’a. “İki kulağını da kendi gönlüne veren kişi yürür değil, uçar. Bazı kuşlar vardır. Uyurken kanatlarını başlarının altına alırlar ve uyurlar. Sen de öyle yap. Başını kanadının altına al da, kendi yüreğini dinle, o ne diyorsa onu yap... Senin hayata karşı vazifen kendin olmaktır.” diyerek  kendi yüreğini dinlediğini de apaçık söyledi ona. O yıllardan ölene dek de yüreği hep Azra dedi. 
“Her yaşayan insan hayatın askeridir. Ölüm var her zaman. Ölüm hayata sığıyor ama hayat ölümü aşıyor. (…) Ama ben çocuklarımla aşarım ölümü. Çocuklarım olmazsa akrabalarım, sevdiklerim, onlar da olmazsa insan var.”
İzmir’deki son günlerinde çok sıkıntı çekti. Denizin kıyısından kopup bir apartman dairesinde yıllarca yaşamak, zorlukları aşmasına başlı başına engeldi. Merhaba Apartmanı, çatı katında bir deniz sevdalısını yaşattı yıllar boyu fakat Balıkçı’ya bu sıkışmışlık hali çok da iyi gelmedi. 
13 Ekim 1973’te mavi soluklaştı, deniz duruldu ve Balıkçı, Merhaba! dediği dünyaya, Merhaba Apartmanı’nda veda etti. Şadan Gökovalı’ya verdiği vasiyet üzerine Bodrum’a götürüldü cenazesi, tüm Bodrum halkı, Torbalı mevkiinde bekledi Halikarnas Balıkçısı’nı. Sonra hepsi yine onun peşine takılıp, oturduğu evin mahallesine, Kumbahçe’ye doğru yol aldı. Ellerinde çiçeklerle “Halikarnaslım” adlı tekneye bindirdiler onu. En sevdiği mavilikte son gezisini yaptı Balıkçı. Bütün körfezde dolaşıp kalenin arkasındaki limana yanaştı tekne. Balıkçılar, maviye sarılı tabutu omuzlarına alıp taşıdılar Türbetepe’ye kadar. Başına da kocaman bir kaya koydular, belli olsun diye. Böyle istemişti Balıkçı. Sadece yeri belli olsun istedi. Yaşamı sadelik ve mütevazılıkla geçmiş bir adama ancak bu yakışırdı.

“Ah… Ne acı… Doğa en can alıcı noktada elimi kilitledi. Son söylemek istediklerimi yazamadım. Sanırım ki yolcuyum. Dünyaya bir merhaba deyip gideceğim. Burnuma çiçek kokuları geliyor. Açın, açın pencereleri, son defa görmek istiyorum özgürlüğü. 
Merhaba çocuklar, merhaba dünya. 
Merhaba…”

Tüm ömrünü bir merhaba sıcaklığında, kanatlarını başının altına alıp yüreğini dinleyen ve kendi yüreğinin enerjisini herkese sirayet ettiren bir adam geçti bu topraklardan. Halikarnas Balıkçısı, Cevat Şakir Kabaağaçlı; altıncı kıta dediği Arşipel’in yıldızı ve Anadolu’nun en güzel mirası oldu bize. Tüm hayatı boyunca insanlara yararlı olmak için çabaladı, bildiğini paylaşmaktan bir an olsun geri durmadı. Tüm medeniyetlerin Anadolu topraklarına ait olduğunu anlatmaktan hiç vazgeçmedi. Seneler sonra bilimin ve arkeolojinin kanıtladığı bu bilgiyi, o durmaksızın yineledi. Azra Erhat, “Ege denen cenneti, Balıkçı isimli bir altın anahtar ile açtık” demişti onun için, oysa eksikti: O, bize tüm medeniyetlerin kapısını aralayan, iyi kalpli bir masal deviydi. Merakını, araştırmacı ruhunu, nezaketini, sabrını, saygısını, tarihe olan düşkünlüğünü, mitoloji sevdasını, yoksulluğunu, paraya duyduğu nefreti, doğaya duyduğu sevgiyi, çağında çığır açan önderliğini, “Mavi Yolculuğu”nu, rehberliğini, müziğe olan ilgisini, en sevdiği sözcük olan “merhaba”sını, coşkusunu, samimiyetini, neşesini, bilgisini, özgürlüğe verdiği değeri, sevginin en saf halini, denizi ve en önemlisi maviyi bıraktı satırlarına ve öyle gitti.

“Sonsuza dek gitmek, varacağımız yere varmadan gitmek, hatta hiçbir yere varmadan gitmek istiyorum. Hep gitmek, hiç durmadan gitmek.”

Yaşar Kemal, Balıkçı için; bizden Nobel’e aday olacak tek isim diye bahsetti, Nazım Hikmet iki kez mektup yazdı ona aynı cümleyle: “Dünyanın yetiştirdiği en büyük şairlerden birisin...” Edip Cansever, Bedri Rahmi Eyüboğlu onun için şiirler yazdı ve Attilâ İlhan ondan aldığı ilhamla hikâyeler yazdığını anlattı uzun uzun. İlhan Berk ise onu bir yaşama ustası olarak gördü. 

Onun tüm yazdıklarını ve ona dair tüm yazılanları okuyan, tüm mektuplarını ezber eden, onu yakından tanımak için her fırsatta gönülden çabalayan ben de, onun için bir yazı yazdım işte böyle: Onu; Anadolu gibi dimdik ayakta, elinde lahit gibi parıldayan bir ışıkla hayal ettiğimi, onun için ne yazsam, ne kadar yazsam eksik olacağını ama onu yazmaktan da anlatmaktan da asla geri durmayacağımı söylemek için... 

Ya da aslında sadece, geçmişten geleceğe aydınlık bir köprü kuran, kocaman ve gür sesli bir “MERHABA”demek için Balıkçı’ya...  MERHABA! 
Hayat, cevap anahtarı olmayan, herkesin kendi seçeneğini doğru zannettiği binlerce sorunun iç içe geçmesiyle oluşmuş, zorlu ve sonuçsuz bir sınav. Her soruda tercih edilen seçeneğin sevinci, yanlış varsayılanın keşfedilmemiş olmasından dolayı da şaibeli. Yuvarlak içine alınmamış her cevabın, içimizde derin bir muamma yarası gizli. Neleri elde ederken neleri kaçırdığımızı bilmeden ilerliyoruz bu sınavda. Durum böyle olunca ya kendi cevaplarımızı sevmek kalıyor elde ya da her şeyi biraz eksik yaşamaya razı olmak. Ya soruları cevaplamadan bolca düşünmek ya da geriye dönüp tekrar soruya bakabilecek kadar zamanı iyi yönetmek. 

Bazen hangisini yapmak gerektiğini bilemediğimizden, panik halinde yaşıyoruz, hata üstüne hata yapıyoruz. İnsanız. Fakat yaşamlarımız “üç yanlışın bir doğruyu götürdüğü” o akıllara zarar sistemin en ilkel haline sahip olduğundan; tek doğruyla bin yanlışın unutulduğu ve hatta yeri geldiğinde de, tek hatayla bin dürüstlüğün yabana atıldığı bir mahkemeye dönüşüveriyor. Tercihinden memnun olan insanları yargılıyoruz kendi tercihimizden memnun olmadığımızda. Tercihinden memnun olmayanı anlamıyoruz, kendi tercihimizden memnun kaldığımızda. Oysa, onca zor soruyla boğuşmuş olan her insan için, yargılamak da kolay olan anlamamak da… 

Mahkemelere gerek yok. Yargılar, anlayışsızlıklar anlamsız. Sanık ve tanık yer değiştirmeye müsait hep. Çünkü insanız. 

Her insanın kendi sınavı ve kendi cevapları içinde hür olduğunu bilmesi şart. Her insanı kendi sınavında ve kendi cevaplarında hür bırakmak mecburi. Tercihler kişisel, tercihi sevmek ya da sevmemek insana özel. Kimse kimseden üstün değil bu sınavda, şartlar eşit ve kurallar açık. Ve sürekli etrafındakilerin neler yaptığına bakan biri için geçen her dakikaya yazık. 

Hal böyleyken;

Yaşamı sevmek, tercihleri düşünerek seçmek ve seçileni benimseyebilmek için okumak, öğrenmekten başka yol yok gibi geliyor bana. Zamanı iyi yönetmek, kendi cevaplarımızla var olabilmek için kendimizi bilmekten başka yol yok… Özgür hissedebilmek için, özgürlük sunmaktan başka yol yok. Saygı görebilmek için saygı duymaktan başka yol yok. 

Bir gün, her insanın yolu, kendine benzeyenle kesişir elbet. 

BAŞKA YOL YOK

Hayat, cevap anahtarı olmayan, herkesin kendi seçeneğini doğru zannettiği binlerce sorunun iç içe geçmesiyle oluşmuş, zorlu ve sonuçsuz bir sınav. Her soruda tercih edilen seçeneğin sevinci, yanlış varsayılanın keşfedilmemiş olmasından dolayı da şaibeli. Yuvarlak içine alınmamış her cevabın, içimizde derin bir muamma yarası gizli. Neleri elde ederken neleri kaçırdığımızı bilmeden ilerliyoruz bu sınavda. Durum böyle olunca ya kendi cevaplarımızı sevmek kalıyor elde ya da her şeyi biraz eksik yaşamaya razı olmak. Ya soruları cevaplamadan bolca düşünmek ya da geriye dönüp tekrar soruya bakabilecek kadar zamanı iyi yönetmek. 

Bazen hangisini yapmak gerektiğini bilemediğimizden, panik halinde yaşıyoruz, hata üstüne hata yapıyoruz. İnsanız. Fakat yaşamlarımız “üç yanlışın bir doğruyu götürdüğü” o akıllara zarar sistemin en ilkel haline sahip olduğundan; tek doğruyla bin yanlışın unutulduğu ve hatta yeri geldiğinde de, tek hatayla bin dürüstlüğün yabana atıldığı bir mahkemeye dönüşüveriyor. Tercihinden memnun olan insanları yargılıyoruz kendi tercihimizden memnun olmadığımızda. Tercihinden memnun olmayanı anlamıyoruz, kendi tercihimizden memnun kaldığımızda. Oysa, onca zor soruyla boğuşmuş olan her insan için, yargılamak da kolay olan anlamamak da… 

Mahkemelere gerek yok. Yargılar, anlayışsızlıklar anlamsız. Sanık ve tanık yer değiştirmeye müsait hep. Çünkü insanız. 

Her insanın kendi sınavı ve kendi cevapları içinde hür olduğunu bilmesi şart. Her insanı kendi sınavında ve kendi cevaplarında hür bırakmak mecburi. Tercihler kişisel, tercihi sevmek ya da sevmemek insana özel. Kimse kimseden üstün değil bu sınavda, şartlar eşit ve kurallar açık. Ve sürekli etrafındakilerin neler yaptığına bakan biri için geçen her dakikaya yazık. 

Hal böyleyken;

Yaşamı sevmek, tercihleri düşünerek seçmek ve seçileni benimseyebilmek için okumak, öğrenmekten başka yol yok gibi geliyor bana. Zamanı iyi yönetmek, kendi cevaplarımızla var olabilmek için kendimizi bilmekten başka yol yok… Özgür hissedebilmek için, özgürlük sunmaktan başka yol yok. Saygı görebilmek için saygı duymaktan başka yol yok. 

Bir gün, her insanın yolu, kendine benzeyenle kesişir elbet. 
Yıllarca Oruç Aruoba’nın sözünü kazımıştım aklıma: “En iç, en içten, en içteki sesine bile aykırı düşebilir mi kişi? Düşer.” diyordu. Cevap netti, düşerdi elbette. Ama yine de tekrar edip dururdum içimde, hâlâ ara sıra aklıma düşer bu soru ve bende de cevabı hiç değişmez. Elbette düşer. Uzun zamandır da bu cümlenin yanına dost bir cümle eklendi. Bu kez de zihnimde sürekli Nietzsche’nin sesi, kopmanın zor olduğunu söylüyor, “bir bağı ortadan kaldırmak acı vericidir fakat çok geçmeden yerine yeni bir kanat çıkar.” Bu kez netleşemiyorum. 

Çıkar mı hakikaten? Ya da çıksın diye gitmeli mi illa ki?

Peki özgürlük vazgeçmenin, gitmenin, kopmanın, bitirmenin ödülüyse şayet; kalmak, direnmek, köklenmek esaret mi o zaman? Kalanın kanatları kırık, gidenin kanatları büyük mü? 

Gitmenin de kalmanın da zaman zaman iyi geldiği durumlar muhakkak var diyor zihnim. Asıl özgürlük hissini getiren, iyi gelen her neyse onu yapıyor olmak değil mi? Kalbi kanatlandıran, ruhu iyileştiren her neyse oraya doğru yol alırken gitmek gerek elbette fakat değer bilmek, bulunulan noktayı her şeye tercih etmek, kalmanın gerekliliği. 

Kalmak, kanatlardan vazgeçmek değil, kalmak uçacak kanatları olduğu halde uçmamayı seçmek.

Eh bu durumda da kalan, gidenden daha özgür olmuyor mu o zaman? Gitmek zorunda olduğu için özgür olduğunu düşünen ve özgür olduğunu bildiği halde kalma isteğinden vazgeçmeyen… 

Sahi en çok hangisi olduk hayatta? 

ÇIKAR MI?

Yıllarca Oruç Aruoba’nın sözünü kazımıştım aklıma: “En iç, en içten, en içteki sesine bile aykırı düşebilir mi kişi? Düşer.” diyordu. Cevap netti, düşerdi elbette. Ama yine de tekrar edip dururdum içimde, hâlâ ara sıra aklıma düşer bu soru ve bende de cevabı hiç değişmez. Elbette düşer. Uzun zamandır da bu cümlenin yanına dost bir cümle eklendi. Bu kez de zihnimde sürekli Nietzsche’nin sesi, kopmanın zor olduğunu söylüyor, “bir bağı ortadan kaldırmak acı vericidir fakat çok geçmeden yerine yeni bir kanat çıkar.” Bu kez netleşemiyorum. 

Çıkar mı hakikaten? Ya da çıksın diye gitmeli mi illa ki?

Peki özgürlük vazgeçmenin, gitmenin, kopmanın, bitirmenin ödülüyse şayet; kalmak, direnmek, köklenmek esaret mi o zaman? Kalanın kanatları kırık, gidenin kanatları büyük mü? 

Gitmenin de kalmanın da zaman zaman iyi geldiği durumlar muhakkak var diyor zihnim. Asıl özgürlük hissini getiren, iyi gelen her neyse onu yapıyor olmak değil mi? Kalbi kanatlandıran, ruhu iyileştiren her neyse oraya doğru yol alırken gitmek gerek elbette fakat değer bilmek, bulunulan noktayı her şeye tercih etmek, kalmanın gerekliliği. 

Kalmak, kanatlardan vazgeçmek değil, kalmak uçacak kanatları olduğu halde uçmamayı seçmek.

Eh bu durumda da kalan, gidenden daha özgür olmuyor mu o zaman? Gitmek zorunda olduğu için özgür olduğunu düşünen ve özgür olduğunu bildiği halde kalma isteğinden vazgeçmeyen… 

Sahi en çok hangisi olduk hayatta? 
2017 @ fufuokur / TÜM HAKLARI SAKLIDIR. SİTEDE BULUNAN İÇERİĞİN KOPYALANMASI, İZİNSİZ YAYINI VE PAYLAŞIMI YASAKTIR. / Tasarım: K.S