Sosyal

Sayfalar

Hayat, cevap anahtarı olmayan, herkesin kendi seçeneğini doğru zannettiği binlerce sorunun iç içe geçmesiyle oluşmuş, zorlu ve sonuçsuz bir sınav. Her soruda tercih edilen seçeneğin sevinci, yanlış varsayılanın keşfedilmemiş olmasından dolayı da şaibeli. Yuvarlak içine alınmamış her cevabın, içimizde derin bir muamma yarası gizli. Neleri elde ederken neleri kaçırdığımızı bilmeden ilerliyoruz bu sınavda. Durum böyle olunca ya kendi cevaplarımızı sevmek kalıyor elde ya da her şeyi biraz eksik yaşamaya razı olmak. Ya soruları cevaplamadan bolca düşünmek ya da geriye dönüp tekrar soruya bakabilecek kadar zamanı iyi yönetmek. 

Bazen hangisini yapmak gerektiğini bilemediğimizden, panik halinde yaşıyoruz, hata üstüne hata yapıyoruz. İnsanız. Fakat yaşamlarımız “üç yanlışın bir doğruyu götürdüğü” o akıllara zarar sistemin en ilkel haline sahip olduğundan; tek doğruyla bin yanlışın unutulduğu ve hatta yeri geldiğinde de, tek hatayla bin dürüstlüğün yabana atıldığı bir mahkemeye dönüşüveriyor. Tercihinden memnun olan insanları yargılıyoruz kendi tercihimizden memnun olmadığımızda. Tercihinden memnun olmayanı anlamıyoruz, kendi tercihimizden memnun kaldığımızda. Oysa, onca zor soruyla boğuşmuş olan her insan için, yargılamak da kolay olan anlamamak da… 

Mahkemelere gerek yok. Yargılar, anlayışsızlıklar anlamsız. Sanık ve tanık yer değiştirmeye müsait hep. Çünkü insanız. 

Her insanın kendi sınavı ve kendi cevapları içinde hür olduğunu bilmesi şart. Her insanı kendi sınavında ve kendi cevaplarında hür bırakmak mecburi. Tercihler kişisel, tercihi sevmek ya da sevmemek insana özel. Kimse kimseden üstün değil bu sınavda, şartlar eşit ve kurallar açık. Ve sürekli etrafındakilerin neler yaptığına bakan biri için geçen her dakikaya yazık. 

Hal böyleyken;

Yaşamı sevmek, tercihleri düşünerek seçmek ve seçileni benimseyebilmek için okumak, öğrenmekten başka yol yok gibi geliyor bana. Zamanı iyi yönetmek, kendi cevaplarımızla var olabilmek için kendimizi bilmekten başka yol yok… Özgür hissedebilmek için, özgürlük sunmaktan başka yol yok. Saygı görebilmek için saygı duymaktan başka yol yok. 

Bir gün, her insanın yolu, kendisine benzeyenle kesişir elbet. 

BAŞKA YOL YOK

Hayat, cevap anahtarı olmayan, herkesin kendi seçeneğini doğru zannettiği binlerce sorunun iç içe geçmesiyle oluşmuş, zorlu ve sonuçsuz bir sınav. Her soruda tercih edilen seçeneğin sevinci, yanlış varsayılanın keşfedilmemiş olmasından dolayı da şaibeli. Yuvarlak içine alınmamış her cevabın, içimizde derin bir muamma yarası gizli. Neleri elde ederken neleri kaçırdığımızı bilmeden ilerliyoruz bu sınavda. Durum böyle olunca ya kendi cevaplarımızı sevmek kalıyor elde ya da her şeyi biraz eksik yaşamaya razı olmak. Ya soruları cevaplamadan bolca düşünmek ya da geriye dönüp tekrar soruya bakabilecek kadar zamanı iyi yönetmek. 

Bazen hangisini yapmak gerektiğini bilemediğimizden, panik halinde yaşıyoruz, hata üstüne hata yapıyoruz. İnsanız. Fakat yaşamlarımız “üç yanlışın bir doğruyu götürdüğü” o akıllara zarar sistemin en ilkel haline sahip olduğundan; tek doğruyla bin yanlışın unutulduğu ve hatta yeri geldiğinde de, tek hatayla bin dürüstlüğün yabana atıldığı bir mahkemeye dönüşüveriyor. Tercihinden memnun olan insanları yargılıyoruz kendi tercihimizden memnun olmadığımızda. Tercihinden memnun olmayanı anlamıyoruz, kendi tercihimizden memnun kaldığımızda. Oysa, onca zor soruyla boğuşmuş olan her insan için, yargılamak da kolay olan anlamamak da… 

Mahkemelere gerek yok. Yargılar, anlayışsızlıklar anlamsız. Sanık ve tanık yer değiştirmeye müsait hep. Çünkü insanız. 

Her insanın kendi sınavı ve kendi cevapları içinde hür olduğunu bilmesi şart. Her insanı kendi sınavında ve kendi cevaplarında hür bırakmak mecburi. Tercihler kişisel, tercihi sevmek ya da sevmemek insana özel. Kimse kimseden üstün değil bu sınavda, şartlar eşit ve kurallar açık. Ve sürekli etrafındakilerin neler yaptığına bakan biri için geçen her dakikaya yazık. 

Hal böyleyken;

Yaşamı sevmek, tercihleri düşünerek seçmek ve seçileni benimseyebilmek için okumak, öğrenmekten başka yol yok gibi geliyor bana. Zamanı iyi yönetmek, kendi cevaplarımızla var olabilmek için kendimizi bilmekten başka yol yok… Özgür hissedebilmek için, özgürlük sunmaktan başka yol yok. Saygı görebilmek için saygı duymaktan başka yol yok. 

Bir gün, her insanın yolu, kendisine benzeyenle kesişir elbet. 
Yıllarca Oruç Aruoba’nın sözünü kazımıştım aklıma: “En iç, en içten, en içteki sesine bile aykırı düşebilir mi kişi? Düşer.” diyordu. Cevap netti, düşerdi elbette. Ama yine de tekrar edip dururdum içimde, hâlâ ara sıra aklıma düşer bu soru ve bende de cevabı hiç değişmez. Elbette düşer. Uzun zamandır da bu cümlenin yanına dost bir cümle eklendi. Bu kez de zihnimde sürekli Nietzsche’nin sesi, kopmanın zor olduğunu söylüyor, “bir bağı ortadan kaldırmak acı vericidir fakat çok geçmeden yerine yeni bir kanat çıkar.” Bu kez netleşemiyorum. 

Çıkar mı hakikaten? Ya da çıksın diye gitmeli mi illa ki?

Peki özgürlük vazgeçmenin, gitmenin, kopmanın, bitirmenin ödülüyse şayet; kalmak, direnmek, köklenmek esaret mi o zaman? Kalanın kanatları kırık, gidenin kanatları büyük mü? 

Gitmenin de kalmanın da zaman zaman iyi geldiği durumlar muhakkak var diyor zihnim. Asıl özgürlük hissini getiren, iyi gelen her neyse onu yapıyor olmak değil mi? Kalbi kanatlandıran, ruhu iyileştiren her neyse oraya doğru yol alırken gitmek gerek elbette fakat değer bilmek, bulunulan noktayı her şeye tercih etmek, kalmanın gerekliliği. 

Kalmak, kanatlardan vazgeçmek değil, kalmak uçacak kanatları olduğu halde uçmamayı seçmek.

Eh bu durumda da kalan, gidenden daha özgür olmuyor mu o zaman? Gitmek zorunda olduğu için özgür olduğunu düşünen ve özgür olduğunu bildiği halde kalma isteğinden vazgeçmeyen… 

Sahi en çok hangisi olduk hayatta? 

ÇIKAR MI?

Yıllarca Oruç Aruoba’nın sözünü kazımıştım aklıma: “En iç, en içten, en içteki sesine bile aykırı düşebilir mi kişi? Düşer.” diyordu. Cevap netti, düşerdi elbette. Ama yine de tekrar edip dururdum içimde, hâlâ ara sıra aklıma düşer bu soru ve bende de cevabı hiç değişmez. Elbette düşer. Uzun zamandır da bu cümlenin yanına dost bir cümle eklendi. Bu kez de zihnimde sürekli Nietzsche’nin sesi, kopmanın zor olduğunu söylüyor, “bir bağı ortadan kaldırmak acı vericidir fakat çok geçmeden yerine yeni bir kanat çıkar.” Bu kez netleşemiyorum. 

Çıkar mı hakikaten? Ya da çıksın diye gitmeli mi illa ki?

Peki özgürlük vazgeçmenin, gitmenin, kopmanın, bitirmenin ödülüyse şayet; kalmak, direnmek, köklenmek esaret mi o zaman? Kalanın kanatları kırık, gidenin kanatları büyük mü? 

Gitmenin de kalmanın da zaman zaman iyi geldiği durumlar muhakkak var diyor zihnim. Asıl özgürlük hissini getiren, iyi gelen her neyse onu yapıyor olmak değil mi? Kalbi kanatlandıran, ruhu iyileştiren her neyse oraya doğru yol alırken gitmek gerek elbette fakat değer bilmek, bulunulan noktayı her şeye tercih etmek, kalmanın gerekliliği. 

Kalmak, kanatlardan vazgeçmek değil, kalmak uçacak kanatları olduğu halde uçmamayı seçmek.

Eh bu durumda da kalan, gidenden daha özgür olmuyor mu o zaman? Gitmek zorunda olduğu için özgür olduğunu düşünen ve özgür olduğunu bildiği halde kalma isteğinden vazgeçmeyen… 

Sahi en çok hangisi olduk hayatta? 
Yaz akşamüstleri ne güzel... Kavurucu sıcağın insanı darmadağın ettiği koca bir öğleden sonra, hafif hafif esen rüzgâr ve güneşin pes edip meydandan çekilmesi ile güne iyi gelen anların başlamasından olsa gerek. İlkbaharın sabahları, kışın uzun geceleri, sonbaharın yağmurlu öğleden sonraları da güzel. Her günün, büyülü bir vakti var insana iyi gelen. Fakat bir yandan da, sanki gün bile, kendine her mevsim özel bir an yaratmayı başarıyor, her daim kendine iyi gelen bir an buluyor kendi içinde de, biz bunu bir türlü beceremiyoruz. “İyi gelen anlar mühim, bu, gün gibi ortada” diye düşünmeden edemiyor insan. 

Bu düşüncelerimden sebep; kendime iyi geldiğim, günümden düşüme uzanan uzun ve kısa bir köprü hayal ediyorum ben de. Cennetten cehenneme uzanmış bir el, gizli ve büyülü bir geçit, kimsenin bilmediği ve üzerinden geçemediği güvenli bir yol… Salına salına ve sağlam adımlarla yürüyorum üzerinde. Zamansız, aklıma estikçe. 

Köprünün sonu düş bahçeme çıkıyor. Tanışalım: Düşünden büyük bahçesi olmayanlardanım ben. Bahçemin en görkemli çiçeği, en köklü ağacı, bazen bahçemin marazı, iyisiyle kötüsüyle bahçemin tamamı, bahçemin her şeyiyim. Güzelleşen, güzelleştiren, büyüyen, büyütenim… Düşlerinin orta yerinde düşüp kendi kendine içerlenen de benim, düş kanatlarını güçlü bir albatros gibi yeniden açmaktan çekinmeyen de... 

Düş kurucu olmayı, düş kırıcı olmaya tercih edenlerdenim.  

Çok değil, zor da değil, köprüye adımımı atmamla bahçeme kanatlanmam arasında bir nefeslik yol alıyorum. Üzerimde masal kuşları uçuşmaya başlıyor. Gözümü içinde bulunduğum âna kapatıyorum, sonrası iyilik, güzellik... Köprüyü aşıp bahçeme koşuyorum. Çevresi huzur çitleriyle çevrili, öfkelerden arınmış koca bir arazi. Yeşilin bin bir tonu ve tüm çiçeklerin kokusu... Doğayla baş başa kaldığım bir düş bahçesi inşa ettim içimde. Tam ortaya büyük bir zeytin ağacı kondurdum. Beş bin yıllık gövdesi var sanki, kökleri toprağın altına diş geçirmiş gibi sağlam. Gölgesi tüm dünyamı koruyacak kadar geniş. Çünkü en çok bir ağaç gölgesine hasretim. Tüm çitlerin üzerinden begonviller sarkıttım, renkleri gözümü alıyor. Ve kalan tüm renkleri ahenkle dans ettirdim çiçeklerin üzerinde. Güneşi gökyüzüne sabitledim, yıldızları ve ayı da... Hepsi yan yana. Bulutları kafamın üzerine pamuk gibi yapıştırdım. Eşsiz bir tablo çizdim zihnimde ve istediğim her an oradayım. 

Nihayetinde, en çok kendi içimde özgürüm. 

Sınırların tümü yok oluyor kendime döndüğümde. Dünya istediği hızda dönerken, zamansız ve tasasız tek mekânı orada var ediyorum. Dilersem yalnız kalıyor, dilersem en çılgın kalabalıkları oraya topluyorum. Don Kişot’la birlikte dövüşeceğim yel değirmenlerini bile alıp içime sığdırabiliyorum. Düş kurmanın ötesine geçebilen hiçbir medeniyet yokken hâlâ, ve gerçek dünya bunca betonken, üstelik kötünün her hali ortalıkta kol gezerken, bana, “düş insanı” olup kendime iyi gelmekten başka çare kalmıyor çünkü. 

Dünyanın çekilmezliğinden, insanların hoşgörüsüzlüğünden, işlerin sıkıntılarından, havanın kasvetinden, ağaçların azlığından, çiçeklerin eksikliğinden, kuşların sessizliğinden, sohbetlerin anlamsızlarından, dertlerden ve dahi mutsuzluklardan kaçıyorum. 

Tüm dünyaya haykırasım geliyor: 

“Hey insanlar! Bakın burada, dışarıyı dışarıda bırakabilen bir iç dünya var. Bakın! Ben bir düş bahçesine sahibim en güzelinden. Ve  zenginim hepinizden!”

***

Bir şarkı çalıyor pikapta, Sezen Aksu “Yürüyorum düş bahçelerinde” diyor. Tıkır tıkır yazmaya başlıyor parmaklarım bu yazıyı. Düş bahçemin olduğunu tüm dünyaya kanıtlarcasına ve bir melodiden ilham aldığımı anlatmaya çabalarcasına çıkıyor kelimeler benden. Şarkıyı yedi kez başa alıyorum, yedinci bittiğinde düşümden günüme, tüm dünyayı kocaman bir düş bahçesine çevirecek güçte dönüyorum.

Yakalayıp saçından tutuyorum hayatı. 
Çeviriyorum yüzüme.
Öpüyorum, öpüyorum.

KENDİME İYİ GELİYORUM

Yaz akşamüstleri ne güzel... Kavurucu sıcağın insanı darmadağın ettiği koca bir öğleden sonra, hafif hafif esen rüzgâr ve güneşin pes edip meydandan çekilmesi ile güne iyi gelen anların başlamasından olsa gerek. İlkbaharın sabahları, kışın uzun geceleri, sonbaharın yağmurlu öğleden sonraları da güzel. Her günün, büyülü bir vakti var insana iyi gelen. Fakat bir yandan da, sanki gün bile, kendine her mevsim özel bir an yaratmayı başarıyor, her daim kendine iyi gelen bir an buluyor kendi içinde de, biz bunu bir türlü beceremiyoruz. “İyi gelen anlar mühim, bu, gün gibi ortada” diye düşünmeden edemiyor insan. 

Bu düşüncelerimden sebep; kendime iyi geldiğim, günümden düşüme uzanan uzun ve kısa bir köprü hayal ediyorum ben de. Cennetten cehenneme uzanmış bir el, gizli ve büyülü bir geçit, kimsenin bilmediği ve üzerinden geçemediği güvenli bir yol… Salına salına ve sağlam adımlarla yürüyorum üzerinde. Zamansız, aklıma estikçe. 

Köprünün sonu düş bahçeme çıkıyor. Tanışalım: Düşünden büyük bahçesi olmayanlardanım ben. Bahçemin en görkemli çiçeği, en köklü ağacı, bazen bahçemin marazı, iyisiyle kötüsüyle bahçemin tamamı, bahçemin her şeyiyim. Güzelleşen, güzelleştiren, büyüyen, büyütenim… Düşlerinin orta yerinde düşüp kendi kendine içerlenen de benim, düş kanatlarını güçlü bir albatros gibi yeniden açmaktan çekinmeyen de... 

Düş kurucu olmayı, düş kırıcı olmaya tercih edenlerdenim.  

Çok değil, zor da değil, köprüye adımımı atmamla bahçeme kanatlanmam arasında bir nefeslik yol alıyorum. Üzerimde masal kuşları uçuşmaya başlıyor. Gözümü içinde bulunduğum âna kapatıyorum, sonrası iyilik, güzellik... Köprüyü aşıp bahçeme koşuyorum. Çevresi huzur çitleriyle çevrili, öfkelerden arınmış koca bir arazi. Yeşilin bin bir tonu ve tüm çiçeklerin kokusu... Doğayla baş başa kaldığım bir düş bahçesi inşa ettim içimde. Tam ortaya büyük bir zeytin ağacı kondurdum. Beş bin yıllık gövdesi var sanki, kökleri toprağın altına diş geçirmiş gibi sağlam. Gölgesi tüm dünyamı koruyacak kadar geniş. Çünkü en çok bir ağaç gölgesine hasretim. Tüm çitlerin üzerinden begonviller sarkıttım, renkleri gözümü alıyor. Ve kalan tüm renkleri ahenkle dans ettirdim çiçeklerin üzerinde. Güneşi gökyüzüne sabitledim, yıldızları ve ayı da... Hepsi yan yana. Bulutları kafamın üzerine pamuk gibi yapıştırdım. Eşsiz bir tablo çizdim zihnimde ve istediğim her an oradayım. 

Nihayetinde, en çok kendi içimde özgürüm. 

Sınırların tümü yok oluyor kendime döndüğümde. Dünya istediği hızda dönerken, zamansız ve tasasız tek mekânı orada var ediyorum. Dilersem yalnız kalıyor, dilersem en çılgın kalabalıkları oraya topluyorum. Don Kişot’la birlikte dövüşeceğim yel değirmenlerini bile alıp içime sığdırabiliyorum. Düş kurmanın ötesine geçebilen hiçbir medeniyet yokken hâlâ, ve gerçek dünya bunca betonken, üstelik kötünün her hali ortalıkta kol gezerken, bana, “düş insanı” olup kendime iyi gelmekten başka çare kalmıyor çünkü. 

Dünyanın çekilmezliğinden, insanların hoşgörüsüzlüğünden, işlerin sıkıntılarından, havanın kasvetinden, ağaçların azlığından, çiçeklerin eksikliğinden, kuşların sessizliğinden, sohbetlerin anlamsızlarından, dertlerden ve dahi mutsuzluklardan kaçıyorum. 

Tüm dünyaya haykırasım geliyor: 

“Hey insanlar! Bakın burada, dışarıyı dışarıda bırakabilen bir iç dünya var. Bakın! Ben bir düş bahçesine sahibim en güzelinden. Ve  zenginim hepinizden!”

***

Bir şarkı çalıyor pikapta, Sezen Aksu “Yürüyorum düş bahçelerinde” diyor. Tıkır tıkır yazmaya başlıyor parmaklarım bu yazıyı. Düş bahçemin olduğunu tüm dünyaya kanıtlarcasına ve bir melodiden ilham aldığımı anlatmaya çabalarcasına çıkıyor kelimeler benden. Şarkıyı yedi kez başa alıyorum, yedinci bittiğinde düşümden günüme, tüm dünyayı kocaman bir düş bahçesine çevirecek güçte dönüyorum.

Yakalayıp saçından tutuyorum hayatı. 
Çeviriyorum yüzüme.
Öpüyorum, öpüyorum.

Fotoğraflar gibi saklanası anlar yaşıyorduk eskiden. Şimdi fotoğraflanası anların içinde olabilmek için kayboluyor gibiyiz. Bu güzel ânı hatırlayalım diye fotoğraf çekerken, burada fotoğraf güzel oluyor diye yapmacık bir an yaşamaya  başladık ve bu sunilikten ürküyorum. Ânı yaşayan kimse kalmadı, hatta kimsenin anı biriktirecek kadar hakiki kimsesi de kalmadı diye düşünmeden de edemiyorum sıklıkla. Sanırım kıymetli olanın ne olduğu konusunda herkesin oldukça kafası karıştı ve en nihayetinde de kıymet, olmayacak şeylere kaldı: En kötü kitaplara, en vasıfsız insanlara, en anlamsız söylemlere, en boş işlere… 

Kötünün, kaosun, tartışmanın, vasatın yükselişe geçtiği ve iyi niyetle yola çıkanların susuz kaldığı bir devir geçiyor gözlerimizin önünden. Ve alkışlanabilmek uğruna durumu daha da vahim hale getirenlerle çevrelenmiş durumdayız. Kimsenin kimseyle kıyaslanmadığı bir toplum içinde tehlikeli olmayan her şeyin; herkesin herkesi fazlasıyla umursadığı bir yerde rotasını nasıl da vahim bir yola döndürdüğünü kavrıyoruz. Bir kısmımızın -bu anlamsız tablo karşısında kendini kaybetmemenin gururunu yaşamak şöyle dursun- farkındalıklı olmanın ne kadar hastalıklı bir şey olduğunun üzüntüsüyle huzursuzlandığı da aşikar. 

Ben de, böyle gerçekçi gözlerle etrafıma odaklanınca ve “kıymetsiz kıymetlilere” gözlerim fazlasıyla takılınca Oğuz Atay gibi “Ne işim var bu dünyada benim?” serzenişleriyle köşeme çekiliyorum aniden. Bu sanal dünyanın dönüşünü, uzay boşluğuna açılan penceremden izliyorum uzunca süre. Yani çemberin içinden dışına adımlıyorum hızlıca. Kendime yetmek, kendimi iyi etmek ve üretmek için; dünyamı güzelleştirebildiğim, kendimi zenginleştirebildiğim kadar derine çekiliyorum. Hâlâ mahreminin bozulmasına izin vermediğim yegane hayatımın, bir yerlerinden çekiştirerek genişlemesini, genleşmesini ve düzgünleşmesini sağlıyorum. Küçücük bir telefon ekranındaki dikdörtgen hayatları gözlemleyerek geçirmediğim günlerimi çoğaltıyorum. İyi geliyor. 

Okuyorum bolca, kendime notlar çıkarıyorum. Yazıyorum da ara sıra, ama yine kendime oluyor satırlarım. Ekmek yapıyorum mesela, fırından gelen ekmek kokusunun ne kadar iyi hissettirdiğini, yaşayarak öğreniyorum. Çalışma odası evin beyni, mutfaksa kalbiymiş gibi geliyor ve tıpkı hayat gibi ikisinin arasında mekik dokuyorum. Sevdiğim her şeye ve herkese usul usul ve uzun uzun vakit ayırıyorum. Yalnızca en iyi filmler için vaktimi harcıyorum, en anlamlı sohbetlere kulak kabartıyorum ve en yeri dolmaz insanlara hayatımı açıyorum. Çiçeklere, ağaçlara denize ve göğe bakıyorum sıkılmadan. Renklerimi doğadan alıyorum. Tüm kötü hislerden kendimi arındırıyorum bile isteye. Yürüyorum bol bol, hem dışarıda hem kendi içimde. Etrafımı izliyorum yeni gözlerle, bakış açımı değiştiriyorum her sabah, başka bir manzarayı daha keşfedeyim diye. Her gece yatarken o gün kendime ne kattığımı soruyorum. Hem sorgu yargıcı hem sanık oluyorum o soruyla. Bir şey kazanmadığım hükmünü verdiğim gece, uykuyla bedelini ödüyorum ve sarı bir ışığın altında kitaplara sığınıyorum. Yeni kitaplar, şiirler, şarkılar ve kahramanlar da keşfediyorum böylece. Sevmenin başka başka hallerini öğreniyorum. 

Sümerler’den bugüne birçok düşünce ve yaşam biçimini görüyor, tüm insanlığın ortak kaderini bir dedektif gibi çözmeye çalışıyorum. Tarihin anlattıklarına, felsefenin aktardıklarına ve sanatın anlamlandırdıklarına kafa yoruyorum. Kendime çıkarımlar yapıyorum, sonra üzerine istersem bir de kurabiye yapıyorum mutfağa geçip bilgece. Kedilerle sohbet etmenin ulvi bir yanı var, en çok da bunu yapabildiğim için kendimle gurur duyuyorum. Evimin etrafında çöpten beslenen bir varlık olmaması için elimden geleni yapıyorum zaten olması gerektiği gibi. Kimsenin ne giydiğini bilmeye gereksinim duymadan kendi zevkimce alışverişe çıkıyorum, kendi doğrularımı bulmak için araştırıyorum yiyeceklerimi ve yaşam alanımda kendi dekorumu oluşturuyorum. Herkesin, başkalarının gözünde önemli olduğunun altını çizmeye çalıştığı bu çılgın dönemde, bu yanılgıya düşmemek gerektiğini kendime sık sık hatırlatıyorum. Tek başına değilim bu hayatta elbette ama herkes en nihayetinde tek başınadır diye düşündüğümden, kendi kendime yetmenin yollarını arşınlıyorum işte. Kendimden gerçek bir dünya yaratıyorum tüm benliğimle, zaten olması gerektiği gibi.  

Fakat mecburen, bu rutini bozmak gerekiyor bir gün. İyileştiğinde hastaneden çıkan hastalar gibi, beni ürküten her şeyin içimdeki dengesini nihayet sağladığım gün, dünyanın yer çekimine kapılırcasına pencereden uzanıyor zarifçe boynum. Ama öyle yabancılaşmış oluyorum ki dünyaya, elimi uzattıkça hem yakınımda hem uzağımda kalıyor her şey. Herkesin kendini çokça önemsediği; kendi fikrini, zevkini, kıyafetini, yediğini, içtiğini, yaptığı her eylemi gözler önüne serdiği bu tüm dikdörtgen hayatlara karşı mesafeli duruşumu engelleyemiyorum. Uzak olsun her şey ve yakın olayım kendime istiyorum çoğunlukla. Ya da kendine ve kendime yakın olanlarla dolsun etrafım ve dünyayı orası sanayım istiyorum. 

Bir şey insanın sadece kendi elinde değilse, istemenin yetersiz olduğunu da biliyorum elbette. Bu sebepten belki, çemberin içindeyken bile gözlerimi, aklımı çokça da kalbimi dışına gönderip nerede olmamak, nerede durmamak gerekliliğini görüyor, biliyor, hissediyorum. Ve uyguluyorum da. Tüm bu garipliğin ortasında olduğumun bilincinde, kendi kıymet listemi özgürce elimde tutmayı ve her şeye karşı sıcak bir mesafede durmayı böylece başarıyorum. 

Zerdüşt’ün dediği gibi, dünya dediğim şeyi önce kendim yaratıyorum, kendi aklım, kendi imgem, kendi istemim ve kendi sevgimle şekillendiriyorum onu. Hem zaten dünya dediğimiz şeyin de aslında bu olduğunu kavrıyorum. Evrenin içinde ne kadar yer kaplıyorsa dünya, dünyanın içinde o kadar minik bir yer kaplıyoruz biz de nihayetinde ve her birimiz kendi küçük gezegenimizi yaratıyoruz. Ya da şöyle denilebilir: Herkesleşmenin arttığı ve renkliliğin solduğu, üretilen her şeyin birbirine benzediği, nefretin ayyuka çıktığı, herkesin kelimeleriyle kötü enerjisini akıttığı bir dünya yarattık avucumuzun içinde. Şimdi de, başarabilenler olarak, kendi dünyamızı ondan sakınmaya çalışıyoruz.

Çünkü her zaman umut var dünyayı kurtarmak için ama insanın önce kendi dünyasını kurtarmasından geçiyor bu. Biliyoruz. Tıpkı incelikli düşünmek için ilk ve tek şartın düşünebiliyor olmaktan geçtiği gibi. 

Ve itiraf etmeliyim ki bu ikisi birbiriyle çok güçlü bir şekilde ilintili. 

YUVARLAK DÜNYANIN DİKDÖRTGEN HAYATLARI

Fotoğraflar gibi saklanası anlar yaşıyorduk eskiden. Şimdi fotoğraflanası anların içinde olabilmek için kayboluyor gibiyiz. Bu güzel ânı hatırlayalım diye fotoğraf çekerken, burada fotoğraf güzel oluyor diye yapmacık bir an yaşamaya  başladık ve bu sunilikten ürküyorum. Ânı yaşayan kimse kalmadı, hatta kimsenin anı biriktirecek kadar hakiki kimsesi de kalmadı diye düşünmeden de edemiyorum sıklıkla. Sanırım kıymetli olanın ne olduğu konusunda herkesin oldukça kafası karıştı ve en nihayetinde de kıymet, olmayacak şeylere kaldı: En kötü kitaplara, en vasıfsız insanlara, en anlamsız söylemlere, en boş işlere… 

Kötünün, kaosun, tartışmanın, vasatın yükselişe geçtiği ve iyi niyetle yola çıkanların susuz kaldığı bir devir geçiyor gözlerimizin önünden. Ve alkışlanabilmek uğruna durumu daha da vahim hale getirenlerle çevrelenmiş durumdayız. Kimsenin kimseyle kıyaslanmadığı bir toplum içinde tehlikeli olmayan her şeyin; herkesin herkesi fazlasıyla umursadığı bir yerde rotasını nasıl da vahim bir yola döndürdüğünü kavrıyoruz. Bir kısmımızın -bu anlamsız tablo karşısında kendini kaybetmemenin gururunu yaşamak şöyle dursun- farkındalıklı olmanın ne kadar hastalıklı bir şey olduğunun üzüntüsüyle huzursuzlandığı da aşikar. 

Ben de, böyle gerçekçi gözlerle etrafıma odaklanınca ve “kıymetsiz kıymetlilere” gözlerim fazlasıyla takılınca Oğuz Atay gibi “Ne işim var bu dünyada benim?” serzenişleriyle köşeme çekiliyorum aniden. Bu sanal dünyanın dönüşünü, uzay boşluğuna açılan penceremden izliyorum uzunca süre. Yani çemberin içinden dışına adımlıyorum hızlıca. Kendime yetmek, kendimi iyi etmek ve üretmek için; dünyamı güzelleştirebildiğim, kendimi zenginleştirebildiğim kadar derine çekiliyorum. Hâlâ mahreminin bozulmasına izin vermediğim yegane hayatımın, bir yerlerinden çekiştirerek genişlemesini, genleşmesini ve düzgünleşmesini sağlıyorum. Küçücük bir telefon ekranındaki dikdörtgen hayatları gözlemleyerek geçirmediğim günlerimi çoğaltıyorum. İyi geliyor. 

Okuyorum bolca, kendime notlar çıkarıyorum. Yazıyorum da ara sıra, ama yine kendime oluyor satırlarım. Ekmek yapıyorum mesela, fırından gelen ekmek kokusunun ne kadar iyi hissettirdiğini, yaşayarak öğreniyorum. Çalışma odası evin beyni, mutfaksa kalbiymiş gibi geliyor ve tıpkı hayat gibi ikisinin arasında mekik dokuyorum. Sevdiğim her şeye ve herkese usul usul ve uzun uzun vakit ayırıyorum. Yalnızca en iyi filmler için vaktimi harcıyorum, en anlamlı sohbetlere kulak kabartıyorum ve en yeri dolmaz insanlara hayatımı açıyorum. Çiçeklere, ağaçlara denize ve göğe bakıyorum sıkılmadan. Renklerimi doğadan alıyorum. Tüm kötü hislerden kendimi arındırıyorum bile isteye. Yürüyorum bol bol, hem dışarıda hem kendi içimde. Etrafımı izliyorum yeni gözlerle, bakış açımı değiştiriyorum her sabah, başka bir manzarayı daha keşfedeyim diye. Her gece yatarken o gün kendime ne kattığımı soruyorum. Hem sorgu yargıcı hem sanık oluyorum o soruyla. Bir şey kazanmadığım hükmünü verdiğim gece, uykuyla bedelini ödüyorum ve sarı bir ışığın altında kitaplara sığınıyorum. Yeni kitaplar, şiirler, şarkılar ve kahramanlar da keşfediyorum böylece. Sevmenin başka başka hallerini öğreniyorum. 

Sümerler’den bugüne birçok düşünce ve yaşam biçimini görüyor, tüm insanlığın ortak kaderini bir dedektif gibi çözmeye çalışıyorum. Tarihin anlattıklarına, felsefenin aktardıklarına ve sanatın anlamlandırdıklarına kafa yoruyorum. Kendime çıkarımlar yapıyorum, sonra üzerine istersem bir de kurabiye yapıyorum mutfağa geçip bilgece. Kedilerle sohbet etmenin ulvi bir yanı var, en çok da bunu yapabildiğim için kendimle gurur duyuyorum. Evimin etrafında çöpten beslenen bir varlık olmaması için elimden geleni yapıyorum zaten olması gerektiği gibi. Kimsenin ne giydiğini bilmeye gereksinim duymadan kendi zevkimce alışverişe çıkıyorum, kendi doğrularımı bulmak için araştırıyorum yiyeceklerimi ve yaşam alanımda kendi dekorumu oluşturuyorum. Herkesin, başkalarının gözünde önemli olduğunun altını çizmeye çalıştığı bu çılgın dönemde, bu yanılgıya düşmemek gerektiğini kendime sık sık hatırlatıyorum. Tek başına değilim bu hayatta elbette ama herkes en nihayetinde tek başınadır diye düşündüğümden, kendi kendime yetmenin yollarını arşınlıyorum işte. Kendimden gerçek bir dünya yaratıyorum tüm benliğimle, zaten olması gerektiği gibi.  

Fakat mecburen, bu rutini bozmak gerekiyor bir gün. İyileştiğinde hastaneden çıkan hastalar gibi, beni ürküten her şeyin içimdeki dengesini nihayet sağladığım gün, dünyanın yer çekimine kapılırcasına pencereden uzanıyor zarifçe boynum. Ama öyle yabancılaşmış oluyorum ki dünyaya, elimi uzattıkça hem yakınımda hem uzağımda kalıyor her şey. Herkesin kendini çokça önemsediği; kendi fikrini, zevkini, kıyafetini, yediğini, içtiğini, yaptığı her eylemi gözler önüne serdiği bu tüm dikdörtgen hayatlara karşı mesafeli duruşumu engelleyemiyorum. Uzak olsun her şey ve yakın olayım kendime istiyorum çoğunlukla. Ya da kendine ve kendime yakın olanlarla dolsun etrafım ve dünyayı orası sanayım istiyorum. 

Bir şey insanın sadece kendi elinde değilse, istemenin yetersiz olduğunu da biliyorum elbette. Bu sebepten belki, çemberin içindeyken bile gözlerimi, aklımı çokça da kalbimi dışına gönderip nerede olmamak, nerede durmamak gerekliliğini görüyor, biliyor, hissediyorum. Ve uyguluyorum da. Tüm bu garipliğin ortasında olduğumun bilincinde, kendi kıymet listemi özgürce elimde tutmayı ve her şeye karşı sıcak bir mesafede durmayı böylece başarıyorum. 

Zerdüşt’ün dediği gibi, dünya dediğim şeyi önce kendim yaratıyorum, kendi aklım, kendi imgem, kendi istemim ve kendi sevgimle şekillendiriyorum onu. Hem zaten dünya dediğimiz şeyin de aslında bu olduğunu kavrıyorum. Evrenin içinde ne kadar yer kaplıyorsa dünya, dünyanın içinde o kadar minik bir yer kaplıyoruz biz de nihayetinde ve her birimiz kendi küçük gezegenimizi yaratıyoruz. Ya da şöyle denilebilir: Herkesleşmenin arttığı ve renkliliğin solduğu, üretilen her şeyin birbirine benzediği, nefretin ayyuka çıktığı, herkesin kelimeleriyle kötü enerjisini akıttığı bir dünya yarattık avucumuzun içinde. Şimdi de, başarabilenler olarak, kendi dünyamızı ondan sakınmaya çalışıyoruz.

Çünkü her zaman umut var dünyayı kurtarmak için ama insanın önce kendi dünyasını kurtarmasından geçiyor bu. Biliyoruz. Tıpkı incelikli düşünmek için ilk ve tek şartın düşünebiliyor olmaktan geçtiği gibi. 

Ve itiraf etmeliyim ki bu ikisi birbiriyle çok güçlü bir şekilde ilintili. 
Sahip olunamayan kadın diyorlar Tomris Uyar’ın hayatını anlatanlar. Oysa ben hiç böyle düşünmedim onunla ilgili. Sahip olunmanın ne demek olduğunu anlamadığımdan ve ait olmaya inandığımdan belki, ona baktığım pencere hep bu açıdandı. Ona dair emin olduğum tek bir gerçek vardı benim için: O, edebiyata ait bir kadındı. Bir şair inceliği, bir öykücü derinliği, bir çevirmen duyarlığı, bir eleştirmen adaleti gördüm ona baktığımda. Adından bunca söz ettirmesinin sebebi hiçbir zaman güzelliği olmadı, zekânın ve ilham verici olabilmenin her şeyden daha değerli olduğunu anlattı bana varoluşuyla. Kim onu nasıl gördü bilemem fakat benim gözümden Tomris Uyar böyle bir kadındı. 

Ülkü Tamer’in, Cemal Süreya’nın, Edip Cansever’in de kuşkusuz onda gördükleri bambaşka güzellikler vardı fakat Turgut Uyar… Tomris’inin içini açan adam olduğundan, ona en güzel manzaradan doya doya bakabilmenin hazzını en çok o yaşadı. 

Hiç şiir yazmadı Tomris Uyar fakat adına yazılmış onlarca şiir var. Ruhundaki incelik şair yapmadı belki onu ama, şairliğe ilham kattığı kuşkusuzdu. Şiirin duygu malzemesi eğer kadın olacaksa, bu Tomris gibi bir kadın olmalıydı elbette: Tartışmaktan çekinmeyen, sorgulayan, duyarlı, sınırları olan, adaletli, kendi içinde bir özgürlük tanımına kavuşmuş, kendi dünyasını güzelleştirmeyi başarmış, edebiyata düşkün ve dolayısıyla da insanda değerli olanın ne olduğunun farkında olan… Bunlar öyle kıymetliydi ki, ilham kaynağı olmasına yetiyordu. En büyük şansı da, iç güzelliğin dış güzellikten daha çok değer gördüğü masalarda oturmasıydı. Bu, varoluşunu mütemadiyen beslemesine yardımcı oldu. 

Hiç roman da yazmadı Tomris Uyar, fakat bin romanla anlatılamayanı aktaran onlarca öyküsü var. Şimdiki mantığın aksine hiçbir zaman da öykücülüğü romancılığa geçiş kapısı olarak görmedi. Edebiyat yaşamı boyunca basit kurgulu, yalın anlatımlı hikâyeler üreterek, Diz Boyu Papatyalar’a kadar farklı yapıdaki insanlara ve değişik durumlara, ondan sonra ise günlük hayatta sıradanlığından dolayı fark edilemeyen, dikkat çekmeyen insanlara odaklandı. Onların hüzünlerini, sevinçlerini, ıstıraplarını kendine has duyarlığıyla dile getirdi. “İnsani bir gerçekliği bir aydınlanma anı çevresinde geliştiren bir sanat türü” diye tanımladı bir yazısında öyküyü. Öykücülüğündeki kırılma noktasını ve sıradanı yalın bir dille anlatma çabasını bu cümle fazlasıyla açıklıyordu. Yenilikçi öyküler yazmaktan yanaydı hep. Var olanı geliştirmek, taze bir soluk katmak ruhunun bir parçasıydı. Okuyucuya da bu yeniliği hissettirmeyi ve bunun yanı sıra onlara yeni pencereler açmayı hedefledi. Onun öykülerinde iyi ve kötü birbirinden milimetrik bir bakış açısıyla ayrıldı hep. Bazen iyilik sanılanın kötülük getirdiğini anlatmaktan da çekinmedi. Kendisini her şeyin merkezine koyan ve sistemin çarkı olmaya hevesli insanlara seslendi çoğu zaman. Kendi öz benliklerinin sesini duymadan öleceklerini söyledi ve tek gayesi belki de: Okurunu, kendi öz sesini duymaya özendirmekti. Öykülerin hemen hemen hepsinde kötülükleri, bayağılıkları, adilikleri ve çirkinlikleri anlatmaya çabaladı. Çünkü eğer bir yaşama sevincinden bahsedilecekse, ancak bunlar bilindikten sonra, elde kalacak olan yaşama sevincini anlatmak lazımdı. 

Edebiyat zaten bu demek değil mi? Yazılan yazının üzerine enine boyuna düşünmek ve yeri geldiğinde eleştirebilmek kendini bile. Tomris Uyar’ın bu konudaki başarısının temelinde de işte bu yatıyordu. Yazarlığı ve eleştirmenliği aynı kefede taşıdığından, üzerine emek verdiği her metni belli bir süzgeçten geçirebildi. Bunu sadece öykülerine bakarak değil, salt bu konuda yazdığı eleştiri yazıları ve denemelerinde hatta günlüklerinde de görmek mümkün. Gündökümlerive Kitapla Direniş, Tomris Uyar’ın sadece yüreğini değil aklını da ortaya koyduğu yazılar bütünüydü. Edebiyatı, toplumu, insanı, sistemi ve daha bir çok şeyi, genelden detaya inceleyerek gördüklerini çekinmeden söyledi. Yaşantısında çekingen bir yapısı olmasına rağmen, yazarken bunu bir kenara bırakmayı her zaman başardı. Çünkü edebiyat çekingenliğe kucak açan bir ana değildi. Vereceği aydınlık vaatler bile olsa bir metnin, önce karanlığı anlatması gerekirdi. 

Bu kadar bilinçli bir yazma eylemi elbette ki iyi bir okurluktan gelebilirdi ancak. Ve iyi bir okurluğun edebiyat dünyasında açamayacağı hiçbir kapı yoktu. Tomris Uyar buna en güzel örneklerden biriydi. Yetinmeyen, usanmayan yapısından dolayı, kendini geliştirmek adına başladığı çevirmenlikte de, öykücülüğü ve eleştirmenliği gibi başarılı, üzerine düşünülmüş, titiz çalışmalar çıkardı. Uygulaması gereken tekniklerin yanı sıra, nitelikli bir rol biçti çevirmenliğine ve yazarın üslubunu koruyarak, yazar ve okuyucuyu en tarafsız noktada buluşturdu. Ona göre çeviri yapmak sadece sözcüğün karşılığını bulmak değildi, her yazarın bir sesi vardı ve bu sesi keşfetmek gerekliydi. 

Kendi yazarlığının hatta eleştirmenliği ve çevirmenliğinin de nitelikli bir sese sahip olduğunu söylemeye gerek var mı bilmiyorum, ama bunların hepsinin ötesinde önemli olan ve aslında hepsinin de temelinde olanın altını çizmek şart: Her şeyi aşkla yapan bir yürek. Tomris Uyar aşk dolu bir ruha sahipti. Bıkmadan usanmadan uğruna yazılan şiirler, aslında çok keskin sınırları olmasına rağmen vazgeçilemeyen bağlar; tutarlılığıyla, duygularıyla, zekâsıyla, duyarlığıyla, bilgisiyle etrafına yaydığı aşkın kokusundan dolayıydı belki de. Turgut Uyar’a kadar kat ettiği yaşam yolunda da bu böyleydi fakat bir bütün olarak aşkı onunla yakaladı. Aşk, tek bir güzel an için tüm zorluklara katlanabilme sanatıysa eğer, her şeye uzun uzun ve aynı zamanda seve seve katlandığı dönemini o yıllarda yaşadı. Şüphesiz ki aynı aşkla da sevildi. Hatta öyle sevildi ki, usta şair diyerek kalbimizde yer açtığımız Turgut Uyar, onu şiirle anlatmaktan bile çekindi. Duygularının eksik kalmasından korktu anlatmaya çalışırken. Haklıydı bu korkuda elbette: Çünkü anlatılamazdı iki kişinin arasındaki aşk, birbirlerine bile. 

Sıklıkla yeltenmeden de edinilemezdi ama. Anlatmaya ihtiyaç duyulan en mühim konuydu aşk. Bu yüzden hiç susmadı aşkın dili. Hiçbir koşul da susturamadı insanın içindekini. “Süslü bir kadeh seçiver kendine dolaptan / Uzat pencerenden dünyaya doğru / Ruhbilimsel saatine göre dolsun sonsuzdan” diye seslendi Edip Cansever koşulları umursamadan. Tomris Uyar, aldı mı o kadehi dolaptan, uzattı mı pencereye, doldurdu mu sonsuzluğu bilinmez ama Turgut Uyar “bozuk bir saattir yüreğim hep sende durur” dedi ve bir gün gerçekten Tomris’ini zamanın tükenmeyen boşluğunda bırakıp gitti. 

“Yerinde kullanılan bir sözcük, rastgele yükselen bir şarkı, nasıl kavratır yaşamayı!” diyordu Tomris Uyar, muhakkak ki yaşamı iki eliyle avuçlayıp sıkı sıkı tutacak kadar şanslıydı bu konuda. 

Ve bunun ne denli anlamlı olduğunu çok iyi bildiğinden, bize de yaşamı kavramamıza yetecek kadar sözcük bıraktı, bıraktırdı. 

DURMADAN KENDİNİ HATIRLATAN TOMRİS UYAR

Sahip olunamayan kadın diyorlar Tomris Uyar’ın hayatını anlatanlar. Oysa ben hiç böyle düşünmedim onunla ilgili. Sahip olunmanın ne demek olduğunu anlamadığımdan ve ait olmaya inandığımdan belki, ona baktığım pencere hep bu açıdandı. Ona dair emin olduğum tek bir gerçek vardı benim için: O, edebiyata ait bir kadındı. Bir şair inceliği, bir öykücü derinliği, bir çevirmen duyarlığı, bir eleştirmen adaleti gördüm ona baktığımda. Adından bunca söz ettirmesinin sebebi hiçbir zaman güzelliği olmadı, zekânın ve ilham verici olabilmenin her şeyden daha değerli olduğunu anlattı bana varoluşuyla. Kim onu nasıl gördü bilemem fakat benim gözümden Tomris Uyar böyle bir kadındı. 

Ülkü Tamer’in, Cemal Süreya’nın, Edip Cansever’in de kuşkusuz onda gördükleri bambaşka güzellikler vardı fakat Turgut Uyar… Tomris’inin içini açan adam olduğundan, ona en güzel manzaradan doya doya bakabilmenin hazzını en çok o yaşadı. 

Hiç şiir yazmadı Tomris Uyar fakat adına yazılmış onlarca şiir var. Ruhundaki incelik şair yapmadı belki onu ama, şairliğe ilham kattığı kuşkusuzdu. Şiirin duygu malzemesi eğer kadın olacaksa, bu Tomris gibi bir kadın olmalıydı elbette: Tartışmaktan çekinmeyen, sorgulayan, duyarlı, sınırları olan, adaletli, kendi içinde bir özgürlük tanımına kavuşmuş, kendi dünyasını güzelleştirmeyi başarmış, edebiyata düşkün ve dolayısıyla da insanda değerli olanın ne olduğunun farkında olan… Bunlar öyle kıymetliydi ki, ilham kaynağı olmasına yetiyordu. En büyük şansı da, iç güzelliğin dış güzellikten daha çok değer gördüğü masalarda oturmasıydı. Bu, varoluşunu mütemadiyen beslemesine yardımcı oldu. 

Hiç roman da yazmadı Tomris Uyar, fakat bin romanla anlatılamayanı aktaran onlarca öyküsü var. Şimdiki mantığın aksine hiçbir zaman da öykücülüğü romancılığa geçiş kapısı olarak görmedi. Edebiyat yaşamı boyunca basit kurgulu, yalın anlatımlı hikâyeler üreterek, Diz Boyu Papatyalar’a kadar farklı yapıdaki insanlara ve değişik durumlara, ondan sonra ise günlük hayatta sıradanlığından dolayı fark edilemeyen, dikkat çekmeyen insanlara odaklandı. Onların hüzünlerini, sevinçlerini, ıstıraplarını kendine has duyarlığıyla dile getirdi. “İnsani bir gerçekliği bir aydınlanma anı çevresinde geliştiren bir sanat türü” diye tanımladı bir yazısında öyküyü. Öykücülüğündeki kırılma noktasını ve sıradanı yalın bir dille anlatma çabasını bu cümle fazlasıyla açıklıyordu. Yenilikçi öyküler yazmaktan yanaydı hep. Var olanı geliştirmek, taze bir soluk katmak ruhunun bir parçasıydı. Okuyucuya da bu yeniliği hissettirmeyi ve bunun yanı sıra onlara yeni pencereler açmayı hedefledi. Onun öykülerinde iyi ve kötü birbirinden milimetrik bir bakış açısıyla ayrıldı hep. Bazen iyilik sanılanın kötülük getirdiğini anlatmaktan da çekinmedi. Kendisini her şeyin merkezine koyan ve sistemin çarkı olmaya hevesli insanlara seslendi çoğu zaman. Kendi öz benliklerinin sesini duymadan öleceklerini söyledi ve tek gayesi belki de: Okurunu, kendi öz sesini duymaya özendirmekti. Öykülerin hemen hemen hepsinde kötülükleri, bayağılıkları, adilikleri ve çirkinlikleri anlatmaya çabaladı. Çünkü eğer bir yaşama sevincinden bahsedilecekse, ancak bunlar bilindikten sonra, elde kalacak olan yaşama sevincini anlatmak lazımdı. 

Edebiyat zaten bu demek değil mi? Yazılan yazının üzerine enine boyuna düşünmek ve yeri geldiğinde eleştirebilmek kendini bile. Tomris Uyar’ın bu konudaki başarısının temelinde de işte bu yatıyordu. Yazarlığı ve eleştirmenliği aynı kefede taşıdığından, üzerine emek verdiği her metni belli bir süzgeçten geçirebildi. Bunu sadece öykülerine bakarak değil, salt bu konuda yazdığı eleştiri yazıları ve denemelerinde hatta günlüklerinde de görmek mümkün. Gündökümlerive Kitapla Direniş, Tomris Uyar’ın sadece yüreğini değil aklını da ortaya koyduğu yazılar bütünüydü. Edebiyatı, toplumu, insanı, sistemi ve daha bir çok şeyi, genelden detaya inceleyerek gördüklerini çekinmeden söyledi. Yaşantısında çekingen bir yapısı olmasına rağmen, yazarken bunu bir kenara bırakmayı her zaman başardı. Çünkü edebiyat çekingenliğe kucak açan bir ana değildi. Vereceği aydınlık vaatler bile olsa bir metnin, önce karanlığı anlatması gerekirdi. 

Bu kadar bilinçli bir yazma eylemi elbette ki iyi bir okurluktan gelebilirdi ancak. Ve iyi bir okurluğun edebiyat dünyasında açamayacağı hiçbir kapı yoktu. Tomris Uyar buna en güzel örneklerden biriydi. Yetinmeyen, usanmayan yapısından dolayı, kendini geliştirmek adına başladığı çevirmenlikte de, öykücülüğü ve eleştirmenliği gibi başarılı, üzerine düşünülmüş, titiz çalışmalar çıkardı. Uygulaması gereken tekniklerin yanı sıra, nitelikli bir rol biçti çevirmenliğine ve yazarın üslubunu koruyarak, yazar ve okuyucuyu en tarafsız noktada buluşturdu. Ona göre çeviri yapmak sadece sözcüğün karşılığını bulmak değildi, her yazarın bir sesi vardı ve bu sesi keşfetmek gerekliydi. 

Kendi yazarlığının hatta eleştirmenliği ve çevirmenliğinin de nitelikli bir sese sahip olduğunu söylemeye gerek var mı bilmiyorum, ama bunların hepsinin ötesinde önemli olan ve aslında hepsinin de temelinde olanın altını çizmek şart: Her şeyi aşkla yapan bir yürek. Tomris Uyar aşk dolu bir ruha sahipti. Bıkmadan usanmadan uğruna yazılan şiirler, aslında çok keskin sınırları olmasına rağmen vazgeçilemeyen bağlar; tutarlılığıyla, duygularıyla, zekâsıyla, duyarlığıyla, bilgisiyle etrafına yaydığı aşkın kokusundan dolayıydı belki de. Turgut Uyar’a kadar kat ettiği yaşam yolunda da bu böyleydi fakat bir bütün olarak aşkı onunla yakaladı. Aşk, tek bir güzel an için tüm zorluklara katlanabilme sanatıysa eğer, her şeye uzun uzun ve aynı zamanda seve seve katlandığı dönemini o yıllarda yaşadı. Şüphesiz ki aynı aşkla da sevildi. Hatta öyle sevildi ki, usta şair diyerek kalbimizde yer açtığımız Turgut Uyar, onu şiirle anlatmaktan bile çekindi. Duygularının eksik kalmasından korktu anlatmaya çalışırken. Haklıydı bu korkuda elbette: Çünkü anlatılamazdı iki kişinin arasındaki aşk, birbirlerine bile. 

Sıklıkla yeltenmeden de edinilemezdi ama. Anlatmaya ihtiyaç duyulan en mühim konuydu aşk. Bu yüzden hiç susmadı aşkın dili. Hiçbir koşul da susturamadı insanın içindekini. “Süslü bir kadeh seçiver kendine dolaptan / Uzat pencerenden dünyaya doğru / Ruhbilimsel saatine göre dolsun sonsuzdan” diye seslendi Edip Cansever koşulları umursamadan. Tomris Uyar, aldı mı o kadehi dolaptan, uzattı mı pencereye, doldurdu mu sonsuzluğu bilinmez ama Turgut Uyar “bozuk bir saattir yüreğim hep sende durur” dedi ve bir gün gerçekten Tomris’ini zamanın tükenmeyen boşluğunda bırakıp gitti. 

“Yerinde kullanılan bir sözcük, rastgele yükselen bir şarkı, nasıl kavratır yaşamayı!” diyordu Tomris Uyar, muhakkak ki yaşamı iki eliyle avuçlayıp sıkı sıkı tutacak kadar şanslıydı bu konuda. 

Ve bunun ne denli anlamlı olduğunu çok iyi bildiğinden, bize de yaşamı kavramamıza yetecek kadar sözcük bıraktı, bıraktırdı. 
2017 @ fufuokur / TÜM HAKLARI SAKLIDIR. SİTEDE BULUNAN İÇERİĞİN KOPYALANMASI, İZİNSİZ YAYINI VE PAYLAŞIMI YASAKTIR. / Tasarım: K.S